İçeriğe atla
Zilzâl 1Cüz 30 · Sayfa 599

Zilzâl Sûresi 1. Âyet

الزلزلة

Sohbete sor

İżâ zulzileti-l-ardu zilzâlehâ

(1-3) Yeryüzü kendine has bir sarsıntıya uğratıldığı, içindekileri dışarıya çıkarıp attığı ve insan, "Ona ne oluyor?" dediği zaman,

Namaz Sûreleri (Cilt 1)

Terzibaba - Necdet Ardıç

İşte sende de, Hakîkati ilâhîye sarsıntıları başladığı zaman. Yâni gönlünde muhabbet rüzgârları esip, seni sarsmaya başladığı zaman. “İzâ zülziletil ardu zilzâleha” (99/1) âyetinde bahsedildiği gibi o vuruntular, sana gelmeye başladığı zaman, senin hayâl gücün çatlamaya başlar. Hayâlindeki dünyan hayâli dünyan, yalancı dünyan, aslında olmayan, senin kendi kendine varettiğin o dünyan, kendi haline, yâni yokluk haline dönüşmeye başlar.

İşte bir şeyin birden, bir anda ortadan kalkması müm-kün değildir. Ya camisi yıkılırken minaresi yıkılır, tavanı çöker. İşte bizimde nefsani düşüncelerimizin hayâli,

düşüncelerimizin, hayâli kurgularımızın birer ikişer direklerin, ortadan kalkmasıyla, o gök kubbe yâni çatı kendimize kurmuş olduğumuz hayâli dünyanın, semânın çatısı, yavaş yavaş böyle çatlamaya patlamaya başlar. Zâten, bu bizim başımızda bizi saran hayâl kubbesidir. İşte böylece nefsin hayvani ruh tarafı, gök yüzünün insân-i ruh gök yüzünden, ayrılması çatlamasıdır.

Nefsin hayâl dünyası çatlamadıktan sonra, gerçek fezaya ulaşmamız mümkün değildir. Yâni “semâvati vel ard” deniyor ya. Bu semâvatın dünyanın aktarından kurtulamıyoruz bizde o semâ çatısı olduğu sürece. Yâni hayâlimizde var ettiğimiz kubbe çatlamadıkça, onun dışına çıkmamız mümkün olamıyor.


وَاِذَا الْكَوَاكِبُ انْتَثَرَتْ
~ ~ ~

(82/2) - Ve izel kevâkibun teserat.
(82/2) - Yıldızlar saçıldığı zaman,


İşte kevkeb yıldızlar döküldüğü zaman. Akşamki sûrede yıldızlardan Necm diye bahsetti, burada da kevkeb diye bahsediyor. İkisi de yıldız demektir. Bunun birisi izâhlara göre büyük yıldızlar, birileri daha küçük orta boy yıldızlar gibi. Necm diye bahsettiği, işte buradaki Kevkebler. Yusuf Aleyhisselâmda da bu yıldızdan, Necm değil, kevkeb diye bahsedilmektedir. Yâni “onbir kevkebin ay ve güneşin secde ettiğini.” (12/4) Onbir Necm, nücümün secde ettiğini demiyor. “Kevkeb” olarak bahsediliyor.

İşte bunlar da, akşamki mevzuda olduğu gibi bizim gönlümüzde olan bireysellik yıldızlarıdır, yâni bizce gönlümüzde yıldızlaşmış olan muhabbetlerimizdir. Meselâ birisi benim evim var der, onun kafasında onun muhabbe-

ti varsa o bir yıldızdır. Arabam şu marka, bu marka son model gibilerde. O onun başında yıldızlaşmış olur. İşi, eşi, dostu muhabbet ettiği nesi varsa, onların hepsi büyüklüklerine göre gönül âleminde, nefis semâsı içerisinde, onun yıldızlaşmış benlikleri ve muhabbetleridir. İşte bunların da hakikatleri anlaşılıp, dökülmeye başladığı zaman. Ne zaman? Nefsinin kıyameti kopmaya başladığı zaman bunlar oluyor.

Bunlar dökülmeye başlıyor. Yâni bunların oluşması için kıyamet alâmetlerinin, dışarda genel kıyametin, içerde de kendi kıyametinin derken, nefsinin kıyametinin kopmaya başlaması. Bu tür hâdiselerle gerçekleşmiş oluyor. İşte bir dervişte, şeriat mertebesinden târikat mertebesine, tarikat mertebesinden, hakîkat mertebesine geçerken, bu zelzeleleri geçirmesi, bu aşamaları yapması gerekiyor. Cenâb-ı Hakkın bahsettiği en küçük dediğimiz sûresinden en büyük sûresine, en küçük âyetinden, en büyük âyetine kadar bilindiği gibi hep bizi anlatıyor.

Zâhir ve bâtın bizlerin hallerini anlatıyor. Ama biz onları sadece dışarıda, afâki olacak, olmuş veya gelecekte olacak hâdiseler diye baktığımızdan, bir türlü kendimize tatbik edemiyoruz, kendimize döndüremiyoruz. Gelecekte meselâ, şu kadar sene sonra kıyamet kopacaksa, bizim ömrümüzde o kıyamete ulaşamayacaksa, o kıyametin bizimle ne ilgisi olabilir? Bizim üstümüzde ne tesiri olabilir? Ama Kûr’ân-ı Kerîm'in her âyetinin enfüsi olarak bizde, mutlak tesiri, ifadesi, yeri vardır. Yâni varlığımızda yaşanması gerekmektedir.

İşte o büyük kıyamet denilen, kıyamet kopmadan, genele göre, küçük kıyamet, bireye göre büyük kıyamet olan, bizde bu hâdiselerin oluşması gerçekleşmesi gerekiyor ki, bu istihaleleri, bu geçişleri, bu sarsıntıları yaparken, nefsimizin sırtımızdaki ağırlığını bir şekilde atmalıyız. Aksi halde hep onu çekmek, taşımak, zorunda kalırız ki, o da bize çok ağırlık yapar. Bizi yolumuzdan

alıkoyar. Bir insân ne kadar hafiflerse, yolculuğu o kadar kolay olur. Ne kadar üzerinde yük varsa, ağırlık varsa yolculuğu da o kadar zor, zahmetli ve yorucu olur.

Hani nasıl balonlar yukarı çıkarken, ne kadar üzerlerinde kum torbaları varsa atıyorlar? Ve de gazını arttırıyorlar ki, kapasitesi yükselsin, daha yukarılara çıksın diye. Nasıl füzeler yükselmeye başladığı zaman birinci kat yakıt deposunu boşa bırakıyor, ikinci kat yakıt deposunu boşa bırakıyor? O yakıt depolarıyla birlikte kuyruğunda onları götürse hedefine ulaşamaz. Otomatik depo içindeki gaz bittiği zaman, o onda ayrılıyor. İkinci depo ondan ayrılıyor. Sadece çekirdek akıl kalıyor. O kapsül kalıyor. Böylece yol daha sür’atli gidilmeye başlamış oluyor.


وَاِذَا الْبِحَارُ فُجِّرَتْ
~ ~ ~

(82/3) - Ve izel bihâru fuccirat.
(82/3) - Denizler kaynayıp fışkırtıldığı zaman,


Akşam ki sûre-i şerifte de aynı âyet vardı. Denizler kaynaştığı vakit. Bu ne demek oluyor? Denizler kaynaştığı vakit. Yine kıyamet vaktinde dünya üzerinde fiili olarak zâhir olacak hâdiselerden birisidir. Denizlerin altında dünyanın içinde, hani kaynayan sular var ya, kaynaklar işte onlar sarsıntıyla birlikte denizlerin içine girmeye başlayacak. Mağma tabakası, ateş tabakası denizin içine doğru geldiğinde. O ateş o suları kaynatacaktır .

Zâhirde böyle olduğu gibi, bize daha çok lâzım olanı bilindiği gibi bizim beden denizimizin kaynamasıdır. Bizim bedenimizin dört ana unsurdan meydana geldiğini biliyoruz?

Bunun bir tanesi de su’dur, işte bedenimizdeki su

unsuru kaynamaya başladığı vakit. Ve bu su ahlâkının bizde kaynamaya başladığı vakit. Su’nun özellikleri var ya, onlar (hayat ve ilimdir) insânın üzerinde o su ahlâkının kaynamaya başladığı vakit. Kaynadığı zaman ne oluyor? Üzerinden safrası gidiyor, kaynatıyorlar hani madenleri kaynatıyorlar ya, curuf üste kalıyor, öz madeni altta kalıyor. İşte suyun kaynatılıp, fazla olanları gidince bize öz olanı, lâzım olanı kalıyor. Mevzulara yabancı olanlar olabilir. Kısaca bahsedelim. İnsânın yapısı genelde dört maddeden meydana gelmektedir. Toprak en alttaki ağır olanı. Onun üstündeki su. onun üstündeki ateş. Onun üstündeki de havadır . Biz bunlardan meydana gelmişiz. İşte burada bahsettikleri zâhiren dış denizler olduğu gibi, bâtınen de bizdeki su deryaları su denizleridir. Ahirete giderken bedenin fiziki hayat suyu kendi aslına giderken, bâtıni karşılığı olan ilâh-i hayat ve ilim de kendi asli deryasına muhabbetle kaynayıp fışkırarak gider.


وَاِذَا الْقُبُورُ بُعْثِرَتْ
~ ~ ~

(82/4) - Ve izel kubûru buğsirat.
(82/4) - Kabirlerin içindekiler dışarı çıkarıldığı zaman,


Burada da kabirden bahsediliyor. Kabirlerin altı üstüne geldiği zaman. Yâni alttaki kabirler üste çıktığı zaman. Burada da yine, zâhirde bu zelzeleleri belirttiği gibi, bâtında da bizim toprak halimizi anlatıyor, kabir toprak demek. Bizdeki beden toprağı, yâni beden kabrinde yaşa-yan, gizli kalmış olan, ölü âtıl kalmış olan, hakîkatimizi oradan çıkarıp yaşantıya nakletmek yaşantıya dön-dürmemizin gerektiğini bildirmektedir.

Dünya yüzüne çıkarmak, yâni yaşantıya zâhire çıkar-maktır. İşte biz bedenimizde, beden kabrinde yaşayan

rûhumuzu, böyle bir sarsıntıyla kürekle, çapayla, çıkarma- mız gerekiyor. Delmeden, kazmadan, küreklemeden, onun altı üstüne gelmez. Ya, tabî olarak zelzele olacak, altı üstüne gelecek, veya biz üstünü kazarak o nu oradan çıkartacağız ki, ikisi de aynı şeydir mesele oradan onun çıkmasıdır. Neticede beden kabrinde hapiste olan rûhu-muz oradan başka türlü çıkması mümkün değildir. Yunus Aleyhisselâmın duâsı da bize bunu belirtiyor. Yunus Aleyhisselâmı balık yuttu, bir müddet balık onun tabutu ve kabri oldu. Dünyada tabutu ile yaşayan tek insan odur.

Yunus Aleyhisselâm kendi varlığında, bir beden kabrin-deydi. Yâni rûhaniyeti cesedinin, yâni toprak bedeninin içindeydi. Toprak arzının içindeydi. Birde o toprak arzıyla birlikte balığın midesine girdi. Balığın midesi de ona bir kabir oldu. Böylece Yunus Aleyhisselâmın yaşantısında iki kabir iç içeydi. Ve işte kendisi o balık, aslında onu yutan da nefis balığı kabirleri idi.

Nefis deryasında gezen nefsi emmâre balığı. Ama içindeki rûhaniyetini hazmedemedi. Yunus Aleyhisselâmın rûhaniyetini hazmedemedi. Dışarıya çıkarmak zorunda kaldı. Ve bilindiği gibi Yunus Aleyhisselâmın oradaki duâsı “fe nâdâ fizzulumâti en lâ ilâhe illâ ente subhâneke innî kuntu minez zâlimîn.” (21/87) Balığın karnından çıkması-nın tek ilâcı kelime-i tevhid’dir.

İşte Yunus Aleyhisselâm’ın söylediği, bize de duâ olarak gelen, o günden onun duâsıdır. Aynı zamanda duâ olarak bize gelen O’nun sünnetidir. Buradaki hakîkat, ise kelime-i tevhid olmadan, karanlık nefs kabrinden rûhumu-zun kurtulması mümkün olmadığı açıkça belirtilmektedir. Ve ne deniyor, “fe nâdâ fizzulumâti en lâ ilâhe illâ ente subhâneke innî kuntu minez zâlimîn.” (21/87) Nefs karanlıklarından nida ederek, ben zâlimlerden oldum. Zu-lûm ehli oldum, deniyor. Neden? Nefsani hakîkatlerini idrâk edemeyip, bâtıl olarak bıraktığından, zuhura çıkara-madığımdan, nefsime zulmettim deniyor.

Buradaki nefs-i emmâre nefse zulum değil, nefsi hakiki yâni ilâhî varlığına ulaştıramadığı içindir. “Nefs o şeyin hakîkatidir,” diye izâh edilmiştir.

Kendi hakîkatini ortaya çıkaramadığı için, ona zulmet-miş oldu. Dolayısıyla oradan kurtulmak için bu duâyı yaptı. Ve o duâ neticesinde yunusun içinden, midesinden kurtulabildi. İşte beden varlığı, beden dünyası beden arzı, yâni bizim için şu beden toprağı, beden arzı, bizim için, bizler için, gerçekten, gerçekten şu varlığımız çok mühim çok değerli bir mekanizmadır, çok değerli bir alettir. Evvelâ şunu iyi bilmeliyiz ki, bu varlık bizim kendimiz değildir. Bu varlık biz değiliz. Bu sadece bizim aracımız, arabamız. Ruhumuzun bindiği bir at, bir deve, bir otomobildir, nasıl düşünürsek öyle kabul edelim. Hacca götüren deveyi, eğer iyi kullanırsak bizi oraya götürür.

Eğer iyi kullanmazsak, bizi cehenneme götürür. İşte bu beden devesini böyle düşündüğümüz sürece, ondan faydalanmamız mümkündür. Ama onu kendimiz zannetti-ğimiz sürece, onun dışına çıkmamız mümkün değildir. Aksi halde biz onu sırtımızda taşımaktayız. O siccinde, yâni beden hapisanesinde ömrümüzü sürdürüp, orada ölmemiz yâni, hapisanede ölmemiz gerçekleşmiş olur. İşte Âdem Aleyhisselâm da, hayâl âleminden, diğer ifâdeyle hayal cennetinden, yeryüzü arzına indirilmesi, kendi hayâlinden, kendi gerçek fizik bedenine, toprak arzına indirilmesidir. Gökyüzü cennetinden, toprak arzına indirilmesi. Derken bu ne demektir? Şuurlanarak kişinin kendi varlığının hakîkatini idrâk etmesidir.

Venefâhtü” (15/29) olarak varlığına indirmesini anlaması, bunu idrâk etmesidir. Bunu idrâk etmediği zaman kişi, dünyasıda hayâldir kendiside hayâldir, Rabbi'de hayâldir, nefside hayâldir, bütün bildiklerinin hepsi de hayâldir. Kusura bakmayın. Belki biraz ağır ifâde gibi oluyor ama ne yazık ki, veya ne güzel ki, işin gerçeği budur. Bunu idrâk etmediğimiz zaman, biz mutlak olarak

daha henüz Âdem olmuş değilizdir. Âdem olmamız için “Venefahtü” (15/29) hakîkatinin bu beden mülküne inmesi gerek, buraya konması gerektir. Gönül âleminde, sonra onun faaliyete geçmesi gerekli ki, Âdemi hakîkatlerler o mahâlde hayat bulmaya başlasın. Bir yerde bir kafes, istediği kadar kafes olsun, kafes içerisinde kuş yoksa o kefes neye yarar? Öten bülbülün sesi o kafesinden çıkar mı? Çıkmaz çünkü içinde kuş yoktur.

Evvelâ o kafes olacak, sonra o kuşu gönül kuşunu oraya koyacaksınız. Ondan sonra o kuşun gelişmesi sağlanacak sonra da sesi çıkacaktır. Bunlar tabî mîsaldir. Buna gönül kuşu, rûh kuşu da diyorlar. İşte o kuş bizde vardır ancak beden kabrinde hapistir. (82/4) – “Kabirlerin içindekiler dışarı çıkarıldığı zaman,” hür olacaklardır.


عَلِمَتْ نَفْسٌ مَا قَدَّمَتْ وَاَخَّرَتْ ~ ~ ~

(82/5) - Alimet nefsum mâ kaddemet ve ahharat.
(82/5) - Herkes yaptığı ve yapmadığı şeyleri bilecek.


O nefs bildi ki ne takdim etti? Ne geriye bıraktı? Veya bunu kendi de tahmin edebilir. Cenâb-ı Hakk'ta onun geriye ne bıraktığını, önden ne gönderdiğini hepsini bilir. Burada evvelâ bilmemiz lâzım gelen şey bizim kendi varlığımız, kendi kimliğimizdir. Bunu oluşturduktan sonra neler yapabildik? Neler yapamadık? Sonra özeleştiriye geçerek yapabildiklerini ne kadar yaptıysa, neyi yaptıysa, günde kaç saat? Ne kadar ibadet ettiyse bunları zâten kendisi de bilebiliyordur. Allah hepsini daha iyi biliyor ayrı konu da. Ama kişi de o gün yaptığı fiillerini biliyor. Çünkü bunları kendi nefsinde yaşamıştır.

Yapamadıklarını da biliyor. Ölüm anı geldiği zaman veya mahşere çıktığı zaman, aşağı yukarı kendi halini tahmin edebiliyor. Ama bunlar, bu değerlendirmeyi kim

yapabiliyor? Kendine arif olanlar ancak, dengeli olarak yapabiliyor. Onun dışındakilerin böyle bir ölçü kurması da zâten mümkün değildir.


يَا اَيُّهَا الْاِنْسَانُ مَا غَرَّكَ بِرَبِّكَ الْكَرٖيمِ
~ ~ ~

(82/6) - Yâ eyyuhel insânu mâ ğarrake birabbikel kerîm.

(82/6) - (6-8) Ey insan! Seni yaratan, şekillendirip ölçülü yapan, dilediği bir biçimde seni oluşturan cömert Rabbine karşı seni ne aldattı?


İkram sahibi olan Rabbından seni ney meşgul etti de geriye kaldın? Ey insânoğlu “mâ garreke” seni ney gururlandırdı? Kibirlendirdi de ikram sahibi olan Rabbından sen gaflette kaldın? Cenâb-ı Hakk'ın bilhassa insânlara o kadar büyük ikram, kerîmleri var ki, ikramları var ki bunu sayfalar ve kitâplar dolusu, yazılara döksek yazarak bir sürü kalemleri tüketsek, yine de kayda almamız mümkün değildir. Rabbımızın bize olan ikramını, insânoğluna olan ikramını, dünyaya olan ikramını, âlemlere olan ikramını, saysak bitirmemiz mümkün değildir ömürlerimiz de yetmez. Hani Mekke-i Mükerreme diyorlar ya ismine. Mekke bir şehrin ismidir. Zât-i şehrin ismidir. “Mükerreme” ikram edilmiş şehirdir. Bakın Mekke-i Mükerreme dünya üzerindeki mahâllerin, Cenâb-ı Hakk'ın en çok ikramda bulunduğu şehir mânâsınadır. Bakın evvelâ Kabe-i Muazzamayı insânlık âlemine, orada ikram etti, sonra Âdem Aleyhisselâmını yine orada ikram etti, İbrahim Aleyhisselâmını, İsmail Aleyhisselâmını orada ikram etti. Hacer valideyi orada ikram etti. Hz. Resullullah ki âlemlerin sultanını da orada ikram etti. Ve yüce Kelâmını İnsanlık âlemine ve âlemlere. Gene orada ikram etti.

Bakın hep o mahâlde ikramını verdi. Sonra mübarek geceleri, Ramazan, beş vakit farz, islâmın beş emrini insânlara olan bu büyük lutuflarını orada ikram etti. İşte bu hep Cenâb-ı Hakk'ın evvelâ insânlara, sonra diğer mahlûkata olan ikramıydı. Gördüğümüz, yaşadığımız, yaşamımıza sebep olan tüm varlıklar, Cenâb-ı Hakkın bizlere, insânlara ikramıdır. Gökyüzünde, yeryüzünde gördüğümüz en küçük varlıktan en büyüğüne kadar hepsi insânlar için var edildi ve ikram edildi.

Cenâb-ı Hakk buyurdu? Ey Habîbim bütün âlemleri senin için halk ettim. “Levlâke levlâke Lema halaktül-eflâk” “eğer sen olmasaydın olmasaydın bu âlemleri halk etmezdim.” Ama seni de kendim için halk ettim. Eğer idrâk edebilirsek, ne büyük şereftir. Ve bu özel olarak Aleyhissalatü Vesselâm Efendimize (s.a.v) olan bu hitap ve taltif, özel olarak en geniş mâ’nâda O nadır ama biz de Ondan bir nûr almak sûretiyle, Ondan yansıyan bir nûr olmak sûretiyle, her birerlerimizde kendi kapasitemize göre bu ikramlardan hissemizi almaktayız. Yâni bizde bu hususlara hissedarız.

Almaktayız derken, Cenâb'ı Hakk'ın ikramıyla bunlar bize veriliyor. Ama biz alamazsak sorumlu biz oluyoruz ne yazık ki. İşte son anda bak ne kaydettin? Ne takdim ettin? Ne götürdün? Neler kaybettin? O zaman bak görürsün.


اَلَّذٖى خَلَقَكَ فَسَوّٰیكَ فَعَدَلَكَ~ ~ ~

(82/7) - Ellezî halekake fesevvâke feadelek.
(82/7) - (6-8) Ey insan! Seni yaratan, şekillendirip ölçülü. yapan, dilediği bir biçimde seni oluşturan cömert Rabbine karşı seni ne aldattı?


“Alimet nefsun mâ kaddemet ve ahharet.” Neyi takdim etmişse, neyi idrâk edipte sahip olup takdim

etmişse, onu da bilir, yapamadığı veya gafletinden dolayı geride bıraktığını da bilir ve onun içinde ah eder. Çok ah eder, vah eder. Keşke tüh daha çok çalışsaydım. Daha çok gayret etseydim diye. Ey insânoğlu seni ne meşgul etti? Böyle oyaladı? Bu kadar büyük ikram karşısında ne oldu sana da bunlardan istifâde etmedin? Gaflette kaldın? Yoksa sana bundan daha büyük bir ikram mı vardı? Bir başka Rab tarafından, yahut büyük biri tarafından haşa böyle birşey söz konusu değil ama. Netice buraya geliyor. O zaman Rabbı yoksa ne vardı insân için en önde gelen? Nefsi vardı.

Nefsinin küçücük oyunları Cenâb-ı Hakk'ın bu kadar büyük ikramlarına perde oldu, ve bu ikramlardan istifâde edemedi. Nefsaniyeti öne geçirmek sûretiyle nefsinin peşinde koştuğundan, Hakk'ın ikramlarını arayıp ta tahsil etmeye çalışmadı. Allah cümlemizi muhafaza etsin. “Ellezi.” O öyle bir rab ki sana bu kadar ikramlarda bulunan Rabbın, Rabbül Âlemîn öyle bir Rab ki “Halâka ke.” “Seni halk etti” seni teshir etti, düzenledi. “Feade leke” seni “dengeledi.” Yâni öyle güzel bir sistem üzerinde seni halketti ki, “ahseni takvim” (93/4) üzere bundan daha güzeli zâten mümkün değildir, gerçekten de öyle, Cenâb-ı Hakk insân oğlunu son derece mükemmel, her yönüyle zâhir ve bâtın mükemmel olarak halketti, şükürler olsun. Bizler de “ya eyyühennasü” hükmü altında olduğumuzdan. Yâni ey insânlar zümresi altında olduğumuzdan, en büyük ikramı da bizlere yaptığından, şükründen aciziz. Ne kadar şükretsek, yine azdır, yine yetmez, yine yetmez. Ama hissemizi, nasibimizi almamız gerekmektedir, olabildiği kadar Cenâb’ı Hakk ne buyuruyor du hani?

Amener Rasûlu de “Lâ nuferriku beyne ehadin min rusulih” (2/285) daha ilerde “Lâ yukellifullâhu nefsen illâ vus'ahâ” (2/286) biz herhangi bir nefse gücünden fazla yüklemeyiz. İkramını verir verir de, alabildiğin kadar

alırsın. Daha fazlasını almadın diye sorguya çekmeyiz deniyor âyette. İkramı namütenahi yaymışız ama, her kez kabiliyetine göre alır. Ancak burada ince bir nokta vardır, alma inkânımız olduğu halde, gafletten ilgisiz kalıp alamazsak, oradan pişmanlık, sorumluluk duyacağız. İşte “Halaka ke” “seni halk etti.” “Fesevvake“tesfiye etti” düzenledi. “Feadelek” dengeledi. Yâni her yönüyle ehli kemâl haline getirdi. Bakın iki ayak üzerinde durmamız bile çok büyük bir ölçü, ve sistem neticesinde oluşan, bir hâdisedir. Ayağımızın altı ne diyelim? Şöyle kırk santim kadar bir yere basıyor.

Yirmi santimde yan tarafı. Küçücük bir sathın iki metrelik bir direği ayakta tutması çok zor bir hâdisedir. Çivilenmemiş olduğu halde, biryere yapıştırılmamış olduğu halde. Nasıl bir parça tansiyonumuz düşüyor, biraz dengemiz bozulunca, pat diye elimizde olmadan arkası üstü sırtüstü, yüzüstü, bilemediğimiz bir şekilde yere yuvarlanıyoruz. Bakın şu kadarcık bir şey bile ne kadar büyük ikram içinde olduğumuzu gösteriyor.

Eğer biz iki ayakla yürümeyiz de dengemizi tesfiyemizi Cenâb-ı Hakk öyle yapmasaydı, diğer mahlûkat gibi dört ayak üzerinde yürüdüğümüzü düşünelim. Aynı akla sahibiz, dört ayakla gidiyoruz. Yaşantımızdan hareketleri-mizden, yaptığımız işlerden Bu randımanı alabilir miyiz? mümkün değil. Değil mi? Azıcık düşünelim Cenâb-ı Hakk bizi dört ayak üstünde öyle tesfiye edemezmiydi? Kim ne diyebilirdi ki? Ama bu kaabiliyete bu dengeye sahip olamazdık. İşte bu bize Cenâb-ı Hakkın ikramları olan kullandığımız fakat hiç farkında olmadığımız ikramlarıdır.

Bir nefes. Sağlıkla alınan bir nefes insâna ne kadar büyük ikramdır. O nefesi alamayanlar, onun kıymetini biliyor. Bir göz görme hassası kendilerine az verilen kimseler onun kıymetini biliyor. Bir el bir parmak tutamıyorsa o biliyor, onun eksikliğinin ne olduğunu. Ama bizde bütün sistemlerimiz çalışır halde olduğu zaman, biz

bunların hiç farkında olmadan, tabii olarak kullanıyoruz.

Değerini bilemiyoruz dolayısıyla. Ama ne zaman herhangi bir azamızda, bir sıkıntı bir inkıta oluyor, ay ayağım, ay başım o zaman ne olduğunu anlıyoruz.

İşte saymakla bitiremeyeceğimiz Cenâb-ı Hakkın ikramları karşısında acaba biz ne yapıyoruz? Bunun ücretini, ödemek mümkün değildir. En azından şükrünü yapabiliyor muyuz? Bu zamanlarımızı nerde geçiriyoruz. Zaman da ayrıca Cenâb-ı Hakk'ın bir ikramdır. Zamanımız olmazsa zâten yaşama imkânımız yoktur. Bu zamanımızı nerede harcıyoruz. Hani hadisi şerifte Efendimiz (s.a.v) buyuruyorlar ya:

“Beş şey gelmeden evvel beş şeyin kıymetini iyi bilin! 

  1. İhtiyarlık gelmeden, gençliğin,
  2. Hastalık gelmeden, sıhhatin, 
  3. Fakirlik gelmeden, zenginliğin, 
  4. Ölüm gelmeden, hayatın, 
  5. Meşgûliyet gelmeden evvel boş zamanın kıymetini bilin.”

Diye bizi beş şeyden ikaz ediyorlar. İşte Kûr’ân-ı Kerîm'in muhtelif yerlerinde, muhtelif Hadisi şerif bablarında, hep bizleri ikaz, ikaz iyiye doğru yöneltmek için çalışan Hz. Rasûlüllah Aleyhisselâm Efendimiz (s.a.v) ve Ashâbı kiram ve Cenâb-ı Allah'ın bizâtihi kendisi, Cibril-i Emin vasıtasıyla ikaz ettiği, bizler acaba bunlara ne kadar kulak veriyoruz da ne kadar tatbikine çalışıyoruz? Allah hepimizi şuurlu, ikram edileni kabul eden, ve gereğini yapan varlıklardan eylesin.

Bu kadar ikram var iken, biz bunlarla ilgilenmeyip kıymetini bilmiyorsak, bu ikramları reddediyoruz demek-tir. Bu da açık ve aşikar bir şey. Baba oğluna oğlum şunu al, şunu al, şunu al, şunu al, ben sana bu kadar çok şeyler

verdim derken, çocuk onları görmezden gelirde, ilgilen-mez bakmaz geçer giderse, ne oluyor o zaman? Baba burada herhangi bir görevini yapmamaktan kurtuluyor ama evlât evlâtlığını yapmamış olduğundan, neticede kendi sıkıntıya giriyor.


Ellezî halakake fe sevvâke fe adelek. (7) Bakın ne kadar açık bir hitap ki “halâka ke.” Seni halk etti. Yâni Cenâb-ı Hakk vacibul vucud hazretleri Ellezi o öyle bir Allah ki “halâka ke” bakın ne kadar yakın seni halk etti. Bire bir konuşması var, ötelerde değil. Cenâb-ı Hakk'ın hitabı uzaklardan değildir korkmayın. Gerçi mânâ âleminden geliyor ama. Mânâ âlemide zâten uzaklarda değildir. “Fesevvake” bakın hep muhâtab. Kim okuyorsa okuyanı muhatap alıyor. Dinleyeni de aynı zamanda muhatap alıyor. Seni halketti seni düzenledi. Seni dengeledi. Hâliki muhtar olan Rabb-ımızın bizlerle olan yakınlığı ne kadar açık ifade edilmektedir.


فٖى اَیِّ صُورَةٍ مَا شَاءَ رَكَّبَكَ~ ~ ~

(82/8) - Fî eyyi sûratim mâ şâe rakkebek.

(82/8) - (6-8) Ey insan! Seni yaratan, şekillendirip ölçülü yapan, dilediği bir biçimde seni oluşturan cömert Rabbine karşı seni ne aldattı?

(82/8) - Dilediği her hangi bir surette terkîb etti


Seni hangi sûrette, bakın nasıl bir şekilde terkib etti? Tertip etti. Yâni senin terkibini meydana getirdi. İlaç terkipleri gibi. Meselâ bir asprin hangi kimyasal terkiplerden meydana geliyorsa, onun ismi asprin oldu ve

yahut gripin oldu, veyahut baş ağrısı, ayak ağrısı, ismini aldı, veya soğuk algınlığı gibi, şeylere ne diyorlar? Antibiyotik. Şu veya bu şekilde antibiyotik ismini aldı. Neden,? bir karışım şeklinde neticesinde. İşte Cenâb-ı Hakk öyle bir terkip sûretinde meydana getirdi ki, “mâ şâe” dilediği şekilde bizleri tertip etti. Terkip etti. Hem tertip etti, hemde terkip etti. İşte demin bahsettiğimiz gibi vucudumuzu dört ana unsurdan terkip etti.

Toprak. Daha üstünde su. Daha üstünde ateş. Daha üstünde hava mertebe olarak. Bedenimizi bundan terkip etti. Ruhumuzu nerden terkip etti? Ruhumuz dediğimiz zaman ne bileceğiz, rûhumuz hakkında? Bakın bize bir hayat veriyor, bir can veriyor yaşıyoruz. Yere yattığımız, ellerimizi yanımıza uzattığımız zaman. Bakın beden aynı beden, nerde hadi bakalım hani konuşuyordu ya? Hani tad alıyordu? Tuzlu tatlı diyordu. Aman acı diyordu, yemeyeyim ben bunu aman zehirli diyordu.

Nerede o? İşte bunun içerisinde, bunun varlığında, bize hayat veren, ayrıca bir varlığımız var ki; işte o bizim gerçek varlığımız. Bu beden çukura atılıyor gidiyor. Soran var mı? Ne oluyor bunun akıbeti diye. Sormaya gerek yok, çünkü anasına gidiyor. Özlediği yere gidiyor. Aslına gidiyor yâni. Toprak toprağa gidiyor. Su zâten suya karışıp gidiyor. Hava havaya karışıp gidiyor. Nefesimiz havaya karışıp gidiyor. Ateşimiz ateşe gidiyor.

Geriye ne kalıyor? Nerede hani o güzel güzel sûret? O güzel şekil gülen, oynayan yerine göre ağlayan hislenen duygulanan kişi nerede? Varlık nerede? Demek ki onun kişiliğini kişilik yapan, varlığını varlık yapan, onun içinde başka bir cümbüş varmış. İşte o cümbüşü yâni o hayatı. Hayy esmâsının zuhurunu meydana getirdiği hali “ma şae” bizi yâni o nasıl dilediyse öyle terkip etti. Bizim elimizde birşey yok. Dünyaya geldik annemiz babamız bize kulak mı taktı tornavidayla? Bunu duyuşu şu oranda olsun, çok hassas duysun diye. Hassas bir duyu organı mı

taktı? Güzel koku alsın diye burun aleti mi taktı? Kol mu taktı anne baba bize tahtadan, ayak mı taktı? Hiç birşey yapmadı kimse, kimseya hiçbir şey yapmadı. İşte Cenâb-ı Hakk kendi dilemesiyle hangi kulunu ne şekilde zuhura getirtecekse o tertip üzere meydana getirdi.

Hani akşamda konuşuluyordu ya. Sistem aynı ama şekillerimiz hepimizde değişik. Hani bu günkü gibi. Parmağımızın çizgileri bile haritası bile değişik. Bakın şu kadarcık, küçücük bir alana yüz milyardan fazla şekil sığdırıyor, Cenâb-ı Hakk Âdem Aleyhisselâm’dan kıyamete kadar gelecek insânların sayısını, tahminen yüz milyar olarak hesap etmişler. Tabi allahû âlem. Ama en azından yüz milyar, bakın şu kadar yere veyahut şu kadar çehreye yüz milyar, değişik sistem vermiş. Bakın kimse kimsenin aynı değil. Ama hepimiz birbirimizin aynı. Ama kimse birbirinin aynı değil. Hem iç bünye duygusal olarak hemde dış bünye fiziksel olarak.

İşte Cenâb-ı Hakkın tekliği burada da, kendini göstermekte. Kendi tek, var ettği herşey de tek. Dışarıya çıktığınız zaman, araziye çıktığınız zaman aynı iki tepe bulamazsınız. Aynı iki ova bulamazsınız. Aynı iki ağaç dahi bulmak mümkün değildir. İsterseniz bir ağaçtan aşı alın. Aynı ağaçtan iki ağacı aşılayın. İkisi birbirinin aynı olmaz. Neden? çünkü hep yek hep tek. Nusret Babam bir şiirinde şöyle diyordu. Böyle zar atıyoruz, ne hikmetse bize “hep yek,” yek, tek, tek, geliyor, diyordu.

Tabi zar attığı falan yok tu, o sahadaki espriyi anlatıyordu. Hani bazısı altı gelsin, beş gelsin yâni büyük rakkamlar gelsin diye bakıyor, ben diyor bir atıyorum bir bir geliyor diyor. Hep tek, tek geliyor diyor. Bize hep tekler düşüyor diyordu. Böylece hayatın her türlüsünde tevhid hakikatlerini yaşıyor olduğunu anlamış oluyoruz.

Size birde küçük hikâye anlatayım bilenler vardır ama yeni arkadaşlarımızda var, onlarda öğrenmiş olurlar. Espri olsun diye. Tek, tekten olduğu için. Nusret babamın küçük

iki tane kız torunu vardı, o zamanlar bizim torun kadar büyüklükte idiler. İşte ben onlara ziyarete giderdim. Otururuz sohbet vakti gelsin diye beklerken. Yahut bir ara olur, yemek arası olur gibilerde. O kızlar beni çok severler, kimisi boynuma çıkar kimisi kucağıma gelir. Necdet amca hadi bize masal anlat derlerdi. Bende onlara bir şeyler anlatırım çocuklar eğlenirler, onlara da bir değişiklik oluyor idi.

Bir gün onlar gene o çocuk safiyetiyle, Necdet amca ne olur bize bir masal anlat dediler, bende oturun bakayım, size şimdi bir masal anlatacağım, yalnız çok iyi, dikkatli dinleyin dedim. Onlar kulak kesildiler. Ben, “bir varmış bir yokmuş” dedim. Bu cümleyi değişik tonlarda tekrar ettim. Nusret babamda karşıda oturuyor elinde gazete, gazete okuyor, yâni haberleri okuyor idi. Durdum tekrar, “bir varmış bir yokmuş” dedim. Şimdi çocuklar merakla arkadan ne gelecek diye bakıyor. Ben gene “bir varmış bir yokmuş.”Bir varmış bir yokmuş,” diye tekrar ediyorum. Şimdi çocuklar arkadan ne gelecek, bir varmış bir yokmuş diye merakla bekliyorlar. Bunu değişik tonlarda üç dört sefer tekrar ettikten sonra;

Nusret babam şöyle gazeteyi okurken, gazeteyi biraz aşağı indirip, üstünden baktı, “kızım bir varmış iki yok-muş” diyecek ama bir türlü diyemiyor dedi.

Bunlar işin espri tarafıdır ama, içinde gerçekler vardır. Bir varmış bir yokmuş. “Bir varmış iki yokmuş” demek lâzımdır. Bu âlamde zâten aslında birden başka birşey yoktur. Allah onlardan razı olsun, Allah yattıkları yeri cennet etsin. Onların hiçbirisinin Haklarını ödememiz mümkün değildir.

İşte böyle çok güzel bir sûret içerisinde de halk etti. Ve devam ederek.


~~82.9~
كَلَّا بَلْ تُكَذِّبُونَ بِالدّٖينِ~ ~ ~

(82/9) - Kellâ bel tukezzibûne bid dîn.
(82/9) - Hayır, hayır! Siz hesap ve cezayı yalanlıyorsunuz.
-------------------

Hayır hayır, seni bu dini yalanlamaya ne sevketti? Niye sen, Cenâb-ı Hakk bu kadar ikramda bulunmuşken, yuka-rıdaki hâdiselerde birgün başına geleceğinden, bunlardan, gaflette kalıp ta, niye dinden uzaklaşıyorsun? Kişinin dinin den uzaklaşması demek, kendinden uzaklaşması demek-tir, özünden uzaklaşması Rabbından uzaklaşması demek-tir. Bu hakîkatten uzaklaşmaya, seni kim sevkediyor,? Hangi güç seni alabiliyor bu kadar ikramın dışına çıkarta-biliyor? diye ihtarda bulunuyor. İşte herbirerlerimizde bunları düşünürsek, neyin bize mani olduğunu, hangi şeyin üzerimizde tesirli olduğunu kolayca anlayabiliriz.

Özeleştiri yaptığımız da. İkindiyi kılacağımız zaman, işyerinde olabiliriz. Mani olabilir, bu makul bir manidir. Ama akşam eve geldiğimiz zaman, yatsıda evde olduğumuz zaman, bizi yatsı namazını kılmaktan ne mani oluyorsa, işte bu âyet onun hükmü altına girmekte, yâni o bu âyetin hükmü kapsamı ikazı içerisine girmektedir. Sabah kalktığımız zaman işe gitmezden evvel, varsa beş dakika vaktimiz, bu dört rekat namazı kılmamıza ne mani oluyorsa, yemek içmek mi? Giyinmek mi? Onun muhab-betinin üstüne ne çıkıyorsa, ona mani oluyor demek ki. İşte onu biz tespit edebiliriz, ama açık yüreklilikle nefsimize kaydırmadan nefsimizi öne çıkartmadan. Gerçekçi olarak.


وَاِنَّ عَلَيْكُمْ لَحَافِظٖينَ~ ~ ~

(82/10) - Ve inne aleykum lehâfizîn.
(82/10) - Halbuki üzerinizde hâfızlar var


Ve inne muhakkak ki aleyküm sizin üzerinizde le hafizin hafazalar vardır. Muhafaza edici melekler vardır. Nedir bunlar? Kirâmen kâtibîn katip melekler vardır. Hani insânın bir omuzunda bir melek, bir omzunda bir melek vardır derler. Biri günahları yazar, biri sevapları yazar. İşte onlardan bahsediyor ve de bunu şüpheye mahâl bırakmadan kat’iyetle olduğunu söylüyor. Ve inne muhakkak ki aleyküm sizin üzerinizde le hafızîn muhafaza edici hıfz edici melekler vardır. Bunlar nedir?


كِرَامًا كَاتِبٖينَ~ ~ ~

(82/11) - Kirâmen kâtibîn.
(82/11) - Kiram kâtibler var


İkram edilmiş meleklerdir. Yâni buradaki ikram insânın yaptığı fiillerin neleri ifâde edebileceğini ayırma hassasına vakıf olanlar demektir. Çünkü bu ilmi onlar bilmemiş olsalar, bizim yaptığımız fiilleri yanlış değerlendirirler. Bizim yaptığımız fiiller neyi ifâde ediyorsa şifre olarak onlara ikram edilmiş. Yâni bu bilgi verilmiş, o bilgiye göre ayrıştırıp onları yâni ayırmak sûretiyle, günahları bir tarafa, sevapları bir tarafa yazıyorlar, yâni ayırma kabiliyetine sahipler, bu ikram verilmiş. Bu ilim verilmiş onlara, ayrıca ilimde verilmiş, ayrıca yazma, çizme ilmide bilgisi de verilmiş.

Ama bu harfleri mi kullanıyorlar yazarlarken, lâtif bir başka mors alfabesi gibi bir başka sistem mi kullanıyorlar? Onu biz bilmiyoruz şu anda yalnız “ıkra’ kitabek” (17/14) “kitabını oku bugün sana bu yeter” denildiğinde kişi, bunu okuma kabiliyetinde olması lâzım geldiği anlaşılıyor. Yâni okuyabilecek durumda olması lâzım ki, oku diyorlar. Bir çocuğa öğretildikten sonra oku denir, öğretmeden neyi

okuyacaksın? Ama şimdi siz diyeceksiniz ki, Kûr’ân’ın ilk geldiği kelime de oku idi, ama elde bir şey yoktu, neyi okuyacaktı. Neyse orasına sonra başka bir zamanda bakarız. yâni sistem olarak evvelâ öğretiliyor, sonra oku deniyor. o kitâplarda bize verildiği zaman bütün insânlığa da bu kitâplar, verileceğinden arapçayı bilmeyen başka insân topluluklarına bu kitâp hangi lîsânda gelecek? Arapça mı gelecek nasıl gelecek? Bize nasıl gelecek? Kûr’ân mânâsında mı yoksa Türkiye olarak kullandığımız Türk lugatı şeklinde mi gelecek? Tabî ki, başka nasıl olabilir yâni biraz mantıklı düşünürsek, arapça gelirse, Çinli de Arapça bilmedikten sonra bakıp bakıp ne olduğunu anlayamacak. O zaman değerlendiremeyecekte, ama burada ne takdim ettiğini, ne bıraktığını bilecek diyor. O kitabı okuduğu zamanda, bunları anlayacaktır.

Demek ki her millete kendinin lîsânında kitabı gelecek ama, Cenâb-ı Hakk onlara ve bütün insânlara, aynı lîsânı öğretmekten aciz mi? Değil. Birer sistem gibi bir anahtar beynimizde çeviri, verir. İnsâna oraya şifre olarak koyuverir. Arapça olarak bizde herşeyi okuyabiliriz. Bu da ayrı bir sistem, yâni ayrı bir düşünce tarzı olasılıktır. ”Sünnet Allahu Lâ tebdilâ” (35/43) “Allah'ın yolunda değişiklik bulamasın,” dediğine göre demek ki, her millete kendi lîsânına göre o kavmin şeriatı üzere melekler yazacaklar, diğerlerine islâm şeriatı üzerine sevap günah yazmazlar. Çünkü İslâm gelmezden evvel geçen kavimler vardır. Onlarında kitâpları verilecek mahşerde, O zaman islâmî hukuktan değil, tevrati ve incildeki, suhuflardaki hukuktan ölçü alınarak hesap kitâp yazılır. O melekler onlardan yazacak, veyahut yazdılar. Bakın, araştırmaya başlayınca işin içinden neler çıkıyor değil mi?


يَعْلَمُونَ مَا تَفْعَلُونَ~ ~ ~

(82/12) - Yağlemûne mâ tef'alûn.

(82/12) - Onlar yapmakta olduklarınızı bilirler.


Bakın geldi işte. “Ya'lemune” onlar bilirler. Muhakkak ki siz ne işlemişseniz o Kiramen Katibin melekleri bunları bilirler yâni değerlendirirler.


اِنَّ الْاَبْرَارَ لَفٖى نَعٖيمٍ
~ ~ ~

(82/13) - İnnel ebrâra lefî neîm.
(82/13) - Şüphesiz, iyiler Naîm cennetindedirler.


İşte ebrar, berr, teberru etmiş, beraat etmiş olanlar naim, nimetler içerisindedirler, yâni naim cennetinde nimet cennetindedirler. Kirâmen kâtibînin yazmış olduğu kitâpların neticesinde varacakları yer gösterilmekte, “innel ebrare” muhakkak ki berr teberru etmiş olanlar, “lefî naîm” nimet cennetleri içindedirler. Burada ebrar niye salihan demiyor da ebrar diyor? Mukarrebun demiyor da, ebrardan bahsediyor. Aslında bu ebrar beri, teberru beraat etmiş, yâni günahlarından kurtulmuş olarak genel o durumda olan insânların vasfı ebrar oluyor. Ama bunların içerisinde birçok mertebeler de vardır. Demin dediğimiz gibi salâh, salihler mertebesi de vardır.

Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(4)