İçeriğe atla
Beyyine 8Cüz 30 · Sayfa 599

Beyyine Sûresi 8. Âyet

البينة

Sohbete sor

Cezâuhum ‘inde rabbihim cennâtu ‘adnin tecrî min tahtihâ-l-enhâru ḣâlidîne fîhâ ebedâ(n)(s) radiya(A)llâhu ‘anhum ve radû ‘anh(u)(c) żâlike limen ḣaşiye rabbeh(u)

Rableri katında onların mükafatı, içlerinden ırmaklar akan, içlerinde ebedi kalacakları Adn cennetleridir. Allah onlardan razı olmuştur, onlar da Allah'tan razı olmuşlardır. İşte bu mükafat Rablerine derin saygı duyanlara mahsustur.

Namaz Sûreleri (Cilt 1)

Terzibaba - Necdet Ardıç

~~98.8~
جَزَاؤُهُمْ عِنْدَ رَبِّهِمْ جَنَّاتُ عَدْنٍ تَجْرٖى مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ خَالِدٖينَ فٖيهَا اَبَدًا رَضِىَ اللّٰهُ عَنْهُمْ وَرَضُوا عَنْهُ ذٰلِكَ لِمَنْ خَشِىَ رَبَّهُ
~ ~ ~
(98/8) - Cezâuhum ınde rabbihim cennâtu adnin tecrî min tahtihel enhâru hâlidîne fîhâ ebedâ, radıyallâhu anhum ve radû anh, zâlike limen haşiye rabbeh.

(98/8) - Rableri katında onların mükâfatı, içlerinden ırmaklar akan, içlerinde ebedî kalacakları Adn cennetleridir. Allah onlardan razı olmuştur, onlar da Allah'tan razı olmuşlardır. İşte bu mükâfat Rablerine derin saygı duyanlara mahsustur.


Gayb da, olan Allah’a fiiller mertebesinden “imân” ve ibadet, edenlerin “ceza/karşılık, mükâfatları” altlarından

ırmaklar akan “naim/nimet” cennetleridir. Burada ebedi kalacaklardır.

Hâzır da olan Allah’a irfaniyyet, yakînlik mertebesin den, “îkan ve ubudet” ile ibadet, edenlerin “ceza/karşılık, mükâfatları” ise altlarından İlâh-i tecelli ırmakları akan, (fethulî fî ibâdî vedhulî cennetî-89-29/30-) hükmü ile zat cennetleridir. Ve onlarda bu halde ebedi kalacaklardır.

Nimet cennetlerinde yaşayanlar gene bireysel beşeri benlikleri ile orada gayrı, olarak yaşayacaklar. Zat cennetlerinde olanlar ise, daha dünyada iken, varlıklarının Hakk’ın varlığından başka bir şey olmadığını anladıkların dan kendilerinde bulunan zât-î tecellinin gereği beşeriyet-lerinin de fani olduğundan, kendilerinde bulunan Hakk ile Hakk olarak zat cennetlerinde ebedi kalacaklardır.

İşte her iki cennet ehlindende, Cenâb-ı Hakk bir bölümünden “suretlerinin zuhuru” diğer bölümünden de “zâtının zuhurları” olarak razı olacaktır. İşte bu durumda olan kullar “huşu/haşyet” ehlidir. Bir bölümü nefsî ma’nâ da bütün ihyaçları ebediyen karşılandığı için, büyük bir huzur ve güven içinde ki, huşu halindedirler.

Diğerleri ise kendi varlıklarında, daha dünya da iken buldukları, ancak o yaşama sürecine, burada başladıkları için zât-î bir huşu haşyet içinde olacaklardır. Her mertebede değişik olan huşu hallerinin bu mertebede ki hali, Hakk’ın kulunda Zâti yönden rahmaniyyet tecellisidir.


98 – Beyyine Sûre-i şerifindeki kısa yolculuğumuz böylece sona ermiş oldu, bundan sonra yolumuza 99 - Zilzâl Sûresi ile devam edelim İnşeallah.


99 - ZİLZÂL Sûresi

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ

Bismillâhir Rahmânir Rahîm

8 ayetten oluşan Zilzâl suresi, Medine’de inmiştir. Ancak üslûp bakımından Mekke' de inen surelere benzer. Zira bu surede, kıyamet günü olacak olan sıkıntı ve dehşet verici haller anlatılır. (E. H. Y.)


Sûre-i Şerif’in, kısaca sayı değerlerine bir göz atalım.

(99) Mushaf sıra numarası.

(93) Nüzül sıra numarası.

(112) Alfebetik sırası.

(30) Cüz sırası.

(8) Âyet, sayısı.

(8) Fasıla harfleri.

(350) Genel toplamdır.

Rakkamları tek tek toplarsak.

(9+9+9+3+1+1+2+3+8+8=(53)


Fasıla herfleri sekiz’dir. Aşağıdaki gibidir.

هَا هَا هَا هَا هَا) (5 adet He) Hakikat-i İlâhiyye hüvviyyeti, vahidiyyet mertebesi, (5 hazret mertebesi.)

هُ) (1 adet hu) Hakikat-i Ehadiyye hüvviyyeti, “hüvviyyet-i mutlaka” mahlûksuz, (Ahadiyyet mertebesi.)

هُمْ هُمْ) (2 adet hüm) “onlar” Hakikat-i Muhammediyyenin, zâhir Batın varlık-zuhur hüvviyyeti ile, bütün mertebelerde çoğul olarak zuhura çıkmasıdır.

Surenin hakikat-i bu hüvviyyetlere dayanmaktadır. Bunların üzerine ayrı bir kitap yazılabilir ancak yeri olmadığı için sadece ana hatlarıyle bu hakikatlere dikkat çekmiş olalım.


Mealen:

1-Yer o yaman sarsıntı ile sarsıldığı,
2- Yer, içindeki ağırlıkları çıkarıp dışarı attığı,
3- Ve insan: “Ona ne oluyor?” dediği zaman.
4,5- O gün yer, Rabbinin ona vahyetmesiyle haberlerini anlatacaktır.
6- O gün insanlar, amellerinin karşılığı kendilerine gösterilmek üzere bölük bölük çıkacaklardır.
7- Her kim zerre kadar hayır işlemişse onu görecektir.
8- Her kim, zerre kadar şer işlemişse onu görecektir.
-------------------

Zilzal sure-i şerifesinin sohbetine başlarken şöyle bir giriş olmuştu, evvelâ onu hatırlayalım.

Bismillâhir Rahmânir Rahîm

Rabbi zidnî ilma. Elhamdülillahi rabbil âlemîn vessalâtü vesselâmü alâ Seyyidinâ Muhammedin ve alâ âlihî ve eshabihî ecmaîn.

Bu akşam 4/5/2002 Cumartesi akşamı, İzmir'deyiz. Sohbetimize kaldığımız yerden devam ediyor mevzumuz Kûr’ân-ı Kerîm'in sonunda olan namaz sûreleri. Bu akşam (99)uncu Zilzal Sûresi ile başlayalım inşallah.

Bilindiği gibi zâhirde de (99) senesi büyük zelzelelere şahit olduğumuz bir seneydi. (98) ve ondan evvelki

senelerde muhtelif sohbetlerde bu hâdiselerden biraz bahsediyorduk. Yine bu sûre ile ilgili olduğu için biraz kısaca özet olarak ona bakalım. Bu herhangi bir şekilde keramet değil, haşa veya bir şeyleri daha evvelden bilmek gibi bir şey değil. Rakkamların verdiği sayıların verdiği işaretleri çözümlemeye çalışmaktır, başka bir şey değildir. (99), yâni (1999) senesinde dostlara arkadaşlara dedim ki dikkatli olalım. Bu senelerde, o senelerde çok büyük oluşumlar olacak demiştim.

(99) senesinde neden diye sorarsan (1999) ikiye böldüğümüz zaman (19)ve (99) sayılarını elde etmekteyiz. (19) bildiğimiz gibi, Kûr’ân-ı Azimüşşanın hakîkati, İnsân-ı Kâmilin de şifre sayısıdır. (99) da bilindiği gibi Esmâül Hüsna’dır. Peki esmâül hüsna daha evvelden yok muydu? daha sonra da olmayacak mı? Tabii vardı ve tabii de olacaktır. Yanlız (99) sayısının, (99) sisteminin bir özelliği vardır. Bindokuzyüzlü yıllardan yukarıya doğru geldiğimiz zaman, atlayarak gidiyoruz Bindokuzyüzotuz, kırk, elli, altmış, yetmiş bakın daha doksandokuz sayısına ulaşılmadı, doksandokuz daha eksik. Ondokuz tamam kemâlde ama, doksandokuz eksik. Doksan, doksanbir, doksaniki, doksanüç, doksandört, doksanbeş, doksanaltı, doksanyedi, doksansekiz, doksan-dokuz. O zaman tamam olmakta.

Doksandokuzda esmâül hüsna tamamlanıyor. Bu şu demektir, Allahu a’lem/aslını Allah bilir. Cenâb-ı Hakk'ın doksandokuz esmâ-i ilâhîyesi hepsi istihkaklarının tamamını talep ediyorlar. Şimdi (1999) senesinde doksanda, doksan tane esmâ-i ilâhîye talepte bulundu, doksanbirde, bir tane daha, doksanikide bir tane daha, doksandokuzda bütün esmâ-i ilâhîye Cenâb-ı Hakk’ın zâtından kendi istihkaklarını yâni görev mahâllerini talep ettiler ve en üst makamdan en üst mertebeden, daha önce bunlar faaliyette değil miydi? Faaliyettelerdi.

Hani nasıl bir mütaahhit bir binayı yapıyorken yüzde

yirmibeş istihkak, yüzde on istihkak yapmış olduğu çalışmalarına göre alır, işte bu istihkaklarının tamamını talep ettiler. Yâni daha fazlasını talep ettiler. Hepsi aynı derecede talep ettiler. Meselâ bakanlar kurulunu düşünelim. Misal olarak veriyoruz siyaset olarak işimiz yok. Bakın başbakan bakanlar kurulunu toplandı. Doksandokuz tane bakan atadı. Bu doksandokuz tane bakan da nereye görevlendirilmiş ise, ne iş yapacaklarsa bu görevlerini yapabilmeleri için kendilerine bazı şeylerin tahsisini isteme haklarına sahipler. Aksi halde bu tahsisi vermezse başbakan onlardan bir şey de isteyemez, bunu niye yapmadın bunu, niye yapmadın diye sorma ya da hakkı yoktur.

Ama bu istihkakını verdikten sonra da, sormak ona hak oımaktadır, meselâ diyelimki, tarım bakanlığı, rençberlik yapacaklar ya, buğday vermezse tohum vermezse ekipman vermezse ilaç vermezse, kamyonlar, bunlar şunlar, köylüye dağıtacak, dağıtılacak olan gerekli teçhizatı vermezse, değil mi bakın başbakan ona maliye ekipman verecekki, çıkacak oda dağıtacak ve görevini yapacak. İşte bütün esmâ-i ilâhîye kendine ayrılan görevi yapabilmeleri için bu istihkakı (1999) senesinde talep ettiler. Bu iş kemâle erdi, işte (99) senesinde zelzelelerin dünyadaki karışıklıkların esas kaynağı burada yatıyor. Kahhar esmâsı daha evvelce bu kadar faaliyette olmadığı gibi (99) senesinde, kendisine düşen istihkakın tamamını talep etti.

Ya Rabbi madem benim ismim kahhar ise, o zaman bana kahredecek yer vermen lâzım. Eğer vermiyorsan, o zaman kahhar diye bir isim kaldır listenden, olmasın. Yâni böyle bir sorun da olmasın, böyle bir şeyde olmasın. En fazla tam belki yüzde yüz değil ama, o güne kadar kapasitesini daha fazla kullandılar ve hepsi aynı hakkı aynı oranda talep ettiler. Daha evvel meselâ diyelim ki doksanbeşte diğer kalan beş tane daha, kendisine tahsilat

açılmayan beş bakanlık beş görevli onu talep edemedi.

Ettiyse de kendisine verilen çekirdek kadar küçük şeylerle idare ettiler ama (99) da hepsi aynı hakka sahip oldu ve Cenâb-ı Hakk onların hepsine ne kadar hak ediyorlarsa hakkını verdi.

Meselâ râhman esmâsı da istihkak istedi tabii ki, kahhar esmâsı olmasa, râhman esmâsı faaliyete geçemez. Bir yerler yıkılacak parçalanacak ki, o da ona merhamet edip yapmaya çalışsın. Düzeltmeye çalışsın. O günler de biliyorsunuz dünyanın hiç bilinmedik yerlerinden ne kadar büyük rızıklar geldi Türkiye’ye. Büyük istihkaklar geldi, yardımlar geldi. Neden? işte bu râhman isminin diğer zamanlardan daha kuvvetli olarak zuhura çıkması neticesidir. Celâl ismi geldi denizin altını üstüne getirdi, ama cemâl ismi ile tekrar arkasını sıvadı (99) senesinde onları tamir etmeye çalıştı. Zilzal süresinin de (99)uncu sûre olması esasında rastgele bir şey değildir.

Yoksa Zilzal Sûresi'ni başka sayıya da koyabilirlerdi daha evvel veya daha sonra. Biz şimdi biraz daha devam edelim hazır buraya gelmişken. İkibin senesinde şimdi (99) da hâdise böyle, esmâ-i ilâhiyenin tamamının istikak talebinde bulunması. Dolayısıyla zıt isimlerin hepsinin birden faaliyete geçmesi ki, bu oluşumun meydana gelmesini sağlıyor. İkibinde bakın (19) da bitti, (99) da bitti, ikibinde ne görüyoruz? İki ana oluşum iki ana direk iki ana harfi, iki ana rakkam görüyoruz. Yâni ikiyi görüyo-ruz işte. Bu dünyada iki gücün oluşacağı hükmünü ortaya getirebilir veya başlayacağı, iki ana hukukun işte Rusya'nın dağılması ile ortadan kalkan blok, ikibin de batının globalleşme hükmü ile karşılanan, islamiyeti hedef gibi alması ile doğu batı ikilemenin başladığı, bir süre sonra bir ikinin, bir başka o hâdisesini de gördük. O kulelerin yıkılması ikibin de başlayan bir süreçtir.

O ikibinbir de olmuştu o değil mi? Kaynağı ikibinonun da bakın iki ana aslının büyük bir, iki varlığın büyük bir iki

varlığın gündemde olacağını gösteriyordu ikibin rakkamı. İkibinbir de rakkam nereye ulaştı sayı üç oldu. Üç’de kimin ifâdesi hıristiyanlığın ifâdesi. Dolayısıyla ikibinbir senesinden sonra dünya üzerinde on senelik bir periyod üzerinde hıristiyanlığın ağırlığının hissedileceği açık olarak görülüyordu. İkibinbir senesi îtibariyle ve de işte ne kadar açık günden güne baskı daha da çok oluşuyor ikibinbir, ikibiniki, ikibinüç bunlar birin devamı. İkibindörtte sayı değişiyor İkibinbeşte sayı değişiyor ama ikibinbirin devamı bunlar.

Yâni birli haneler onuncu seneye kadar yâni ikibinona kadar ikibinonbire kadar bu sayıyı bu süreç devam ediyor. Yâni hıristiyanlığın yeryüzünde ağırlığının hissedildiği hissedileceği devreler bu yükselişi aşağı yukarı ikibinyedi, ikibinsekize doğru süreceği zannediliyor. İkibinsekizden sonra bu baskı hafif hafif azalmaya başlar. Kalkmaz da azalmaya başlar. Nasıl bir başlama devri bir ilerleme devri birde gerileme devri başlıyor. İşte bu ikibinbirli devreler yedi sekize doğru, beş, altı, yedi, sekize doğru en yükseğine çıkar. Sonra düşer, sonra düşmeye başlar. İkibinonbirde (2011) bakın sayı, (2+1+1=4) dörttür. Dört ise İslâmın dört mertebesidir.

İşte bu tarih islâmiyetin yeryüzünde güçlenmeye başlayacağı ve daha aktif bir rol almaya başlayacağı. Daha sözü hatırı sayılır bir hale gelmeye başlayacak sayısıdır işte. İkibinoniki, ikibinonüçe geldiğimiz zaman, bunun şiddetinin çok daha fazla artacağını anlayabiliriz. Çünkü Aleyhisselatü Vesselâmın şifre rakkamı zuhura çıkmış oluyor ikibinonüçte. Ondan sonrası Allah Kerîmdir. Tabi bunlar da mutlaka böyle olacak diye birşey yoktur ama muhtemelen bu seyri takip edecektir.


Evet Zilzal süresini İnşallah yavaş yavaş okumaya başlayalım.

BİSMİLLÂHİRRAHMÂNİRRAHÎM


Mealen:

1-Yer o yaman sarsıntı ile sarsıldığı,
2- Yer, içindeki ağırlıkları çıkarıp dışarı attığı,
3- Ve insan: “Ona ne oluyor?” dediği zaman.
4,5- O gün yer, Rabbinin ona vahyetmesiyle haberlerini anlatacaktır.
6- O gün insanlar, amellerinin karşılığı kendilerine gösterilmek üzere bölük bölük çıkacaklardır.
7- Her kim zerre kadar hayır işlemişse onu görecektir.
8- Her kim, zerre kadar şer işlemişse onu görecektir.
-------------------

Diye sekiz âyet, sûre-i şerifte böylece zâhiren ifâde edilmiş oluyor. Bu mânâlar zâhir ifâdesi olduğundan böylece aklımızda ne kaldı?

Şimdi bu âyetin genel ifâdesinden hayâlimizde nasıl bir yaşantı kurgulandı? Evet ne yaptık biz şu anda? Bu ifâdeye göre biraz ilerilere gittik. Mekânı olmayan biraz ilerilere gittik. O anda yeryüzünde, yeryüzünün sarsılacağını, zelzeleler olacağını hayâlimizde bu ifâdelere göre bir kurgu kurguladık. Bu bize neyi gösterdi? Yâni zâhiri olarak ne fayda sağladı? Mümkün olduğu kadar kendimizi düzenleyelim. Düzgün hareket edelim. O günleri daha şimdiden bilelim diye bir oluşum meydana getirdi ve burada kaldı.

Bu kadar daha fazla ileriye gidemiyor. Nasıl ki diğer bütün sûre ve âyetlerin insânın bizzat kendine hitap etmesi olduğu gibi, bu âyetlerde bu sûrenin içerisindeki bu âyetlerde, bizâtihi yine bize hitab etmektedir. Yâni sadece âfakta ki bir hâdiseyi değil enfüsteki bir hâdiseyi de anlatmaktadır. Eğer biz kıyamete ulaşamayacak isek, kıyamet halini göremeyecek isek, bu âyetin bize vereceği hiçbir şey yoktur. Bu âyet kıyamette olacaktır diye zâhiren

öyle düşünürsek. Kıyametteki sarsıntıları kargaşaları bildiriyor, ama biz bugün ölmüş olsak. Bu âyetten yararlanmamış olacağız. Bu sûreden istifâde etmemiş olacağız. Ama iş öyle değil. Bildiğiniz gibi yaşayan insâna gelen bu Kûr’ân-ı Kerîm yaşadığı sürece, yaşadığı sürede kendisine yol gösterici olmalıdır. O zaman birey olarak bizim üzerimizde bu âyetlerin tesiratı nedir? Onu araştırmamız kendimizde bulmamız ve yaşayan Kur’an’a ulaşmamız gerekiyor. İşte gerçek Kûr’ân-ı Kerîm okumak budur her âyeti kerîmenin hakikatini kendinde bulabil-mektir. Böylece iki kardeş birbirine ulaşmış olur.

Tekrar başa geçelim.


Esteizü Billâh.

İzâ zulziletil ardu zilzâlehâ. (1) İzâ ne demekti hocam? “vakit” demektir.

Daha gelemedik mi oraya? Cenâb-ı Hakk burada zamanla ilgili bir şey olduğu için evvelâ bize izâ ifadesiyle zamanı hatırlatıyor. Hani Kûr’ânı Kerîm'de Âdem Aleyhisselâmdanda bahsederken “o vakti hatırla ki;” (2/30) Yâni Cenâb-ı Hakk sana bir ufuk açıyor. İzâ o gitti ve gelecek olan o vakti hatırla ki “İzâ zulziletil ardu” yeryüzü sarsıldığı vakit. Nasıl? “Zilzâlehâ” “sarsıldıkça sarsıldığı vakit.” Burada gerçi mazi ifâdesiyle söyleniyor. Dehşetle sarsıldıkça sarsıldığı vakit. Sarsılacağı vakit gelecekte olan bir hâdiseyi anlatıyor. Yeryüzü o zamanı hatırla ki; Ey kulum ben seni şöylece ikaz ediyorum. Bir zaman gelecek ki yeryüzü sarsıldıkça sarsılmaya başlaya-cak, ama maziye atması, sarsıldıkça sarsıldığı, vakit anı da içine alıyor. Geçmiş vakti ve şuan gibi sarsıldıkça sarsıldığı vakit. Yâni senin vücut arzın yâni beden toprağın beden arzın sarsıldıkça sarsıldığı, vakit bu vakit değil. Böyle bir vakit gelecek sana diyor. Bu vakitte dikkatli ol. Peki ne zaman gelecek bu vakit?

İşte bu sarsıntı kahhar isminin sende tecelliye başlamasıyla, olacaktır, kahhar isminin herhangi bir şekilde belki o kimse kahhar isminin zikrini etmeyebilir. Ama fiili olarak manen kahhar tecellisi sana geldiğinde şu veya bu şekilde sarsıldıkça. Varlığın vücut mülkün, beden mülkün, sarsıldıkça sarsıldığı vakit. Bu bizlerin ki muhabbet fırtınalarıyla, ilim hareketleriyle, daha evvelce kesin olarak bildiğimiz hükümlerin aslında bir mutlak ifâdesi olmadığı, daha başka ifâdelerinde bulunduğu, anlatıldığı zaman, bu husus anlaşıldığında, bizim idrâkimiz de sarsılmaya başlıyor. Genel yapımız kaymaya başlıyor. Ayaklarımız yerden kaymaya başlıyor. Yerinde duramamaya başlıyor.

Neden? Çünkü daha evvelce muhkem diye kurduğumuz binanın aslında çokta muhkem olmadığı, birçok yerlerde delikleri olduğu, ve bu binanın yeniden yapılmasına gerek olduğunun anlaşıldığı zaman, sarsılmaya başlıyoruz. Bazı şeylerde şüpheye düşüyoruz. Acaba yanlış mı yapıyoruz? Bu kadar zamandır bunu böyle bildiğimiz halde böyle değilmiş. Veya daha ilerisi de varmış diye kıstas ölçülerimiz değişmeye başladığı zaman, bizdeki hem vücut arzı, hem de ilim varlığımız sarsılmaya, silkelenmeye başlıyor.

izâ zülziletil ardu zilzaleha” senin beden yeryüzün sarsıldıkça sarsılmaya başladığı vakit. “Ve ahrecetil ardu eskaleha.” İşte bu halde senin yeryüzün içindeki ağırlıklarını dışarıya çıkardığı vakit. Hani mahşer kıyamet gününde zelzeleler olduğu vakit. İçinde altınlar madenler bütün nesi varsa, gazlar vesaire hepsi dışarıya çıkacak. O ifâdede ama o gün öyle olacağı, biz bu güne bakıyoruz ve “Ve ahrecetil ardu.” Arz ihraç edecek yâni çıkartacak. “Eskâlehâ” ağırlıklarını dışarıya çıkartacak veya çıkarttığı vakit. Peki bunlar neydi? Yeryüzü ağırlıklarını dışarıya çıkarttığı vakit. İşte belirli bir hükümlerle bizde oluşmuş, bazı kesinleşmiş, kireçleşmiş bilgilerin, veyahut duyuşların duyguların sarsıldığı zaman şüpheye tereddüte düşüldüğü

20!

zaman. Bunların yerine yenilerinin konması gerektiği zaman. Nasıl? Yeni bina yapmak için evvelâ o binayı yıkıyorlar. Yeni bina oluşması için, nasıl büyük sarsıntılar geçiriyor. O kepçeler greyderler geliyor. Mevlânâ Hazret-leri bu babda ne demiş?

Eğer yenisini yapamayacaksan, eskisini yıkma” kendini eskisinden de mahrum etme. Bırak o sarsılmadan kendi hayatını yaşasın. Ona yeterli olan o binası ile, o beden arzında kendisi rahat yaşasın. Ama orada rahat değil ise bu sarsıntılara, bu yıkılışlara, bu uğraşmalara biraz dayanması gerekecektir.


Bu girişten sonra şimdi sure-i şerifin sonsuzluğunda kanat açıp gönül semasında idrakle yükselmeye gayret edelim.


بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ

Bismillâhir Rahmânir Rahîm


إِذَا زُلْزِلَتِ الْأَرْضُ زِلْزَالَهَا

(99/1)- İzâ zulziletil ardu zilzâlehâ.

(99/1)- Arz, o şiddetli sarsıntısı ile sarsıldığı zaman.


İlgisi olması bakımından bu hususta yapılmış bir sohbetide buraya almayı uygun buldum İnşeallah faydalı olur.


Soru: Zilzal suresinde halimiz nedir?

Cevap: Bir bakıma o, hâlin hükmü altında kalmaktır.

“İzâ zülziletil ardu zilzâleha” İşte o zaman dışarıya atıyor.

“ve ahracetil erdu eskaleha” Celâl tecellisi geldiği zaman arz içindekini dışarıya çıkarabiliyor, yoksa oradaki dağlar muhkem olarak dursa içindekini çıkaramaz. İşte çocuklar da oluşan dağlar, içinde oluşan nefis benlikleri, çevreden aldığı görüşlerle tabii ayrıca kendi iç bünyesinde ama çocuğun farkında olmadan gelişen gelişimleri vardır, şimdi biz onu zavallı, garip, acayip yani muhtaç görüyoruz, halbuki o rol oynuyor bizimle rolünü oynuyor. Onun içerisinde öyle gelişmiş bir idrak program var ki, bu bölümde çocukluk rolünü oynuyor, bir müddet sonra birey rolünü sonra gençlik, orta yaşlılık, yaşlılık rolünü oynayacak müthiş bir oyunculuk, hepsi öyle bütün bebekler öyle gözüküyor. Nasıl bunun bir kaynağı var mı diye düşünürsek, bunun ifadesi bazı çocukların beşik deyken konuşmaları vardır. İsâ (a.s) beşikteyken, (19/30) - Bebek şöyle konuştu: “Şüphesiz ben Allah’ın kuluyum. Bana kitabı (İncil’i) verdi ve beni bir peygamber yaptı.”

(3/48) – “Allah ona kitab (okuma ve yazmayı,) hikmeti ve Tevrat ile İncil'i öğretecektir.” Diye açık olarak söylüyor ama görüntüsü çocuk neden? İçinde kabiliyet, asalet var. İşte o içerisindeki kabiliyet ilk zuhura çıkması tabii bir süreçmiş gibi geliyor aileye sanki bu çocuk çocukluktan büyüyor gibi zâten büyüktür, küçülüyor kendini küçük gösteriyor sonra güya büyüyormuş gibi kendi haline dönüşüyor.

Soru: Günahsız bebeklerin başına gelen sıkıntıların hastalıkların acı çekmelerinin sebebi bizim sınavımız mıdır?

Cevap: Bir bakıma bizim sınavımız, bir bakıma da bizi

inandırmak için haline ben de sizin gibiyim, sizin acınız tatlınız olduğu gibi benimde var ben daha konuşamıyorum ama halim bu, gibilerden belirtiyor yani insan cinsinden olduğu anlaşılıyor, insan cinsinden neslinden aynı görüntüleri verdiği için, şimdi bu yeni gelen çocuklar başka türlü görüntüde olsa şüphelenilir, insan mı bu melek mi diye;

Soru: Kusursuz olmaması mı gerekiyor? Hastalıktı huysuzluktu vs.

Cevap: Kusurlu olabilir kusurlu da doğabilir ama o da insan seyrinin olağan hadiselerinden biridir. Zâhiren baktığında bir teknolojik harika yani maddi ma’nâ da bakıldığında nasıl kendi kendini her yönden geliştiriyor hücre yapısı büyüyor bir tarafı uzar 1,5 metre bir tarafı kalır kısacık rastgele olmuş olsa nasıl bir ölçü hesap var ki bir oraya verirken, bir buraya da veriyor uzarken iki tarafı da o hücreyi hangi milimetrik sahayı veriyor yapıştırıyor, akıl şaheseri hepsi birbirleriyle iletişim içinde ve de aklı külle bağlı onlar beynine işte bir bakıma kanser hücresinin oluşması aklı külle irtibatını kesen hücre, evvelâ onu bulmak lâzım kanseri çözmek için o hücrenin aklı külle bağlantısını kesen hadise ne, o bulunsa çok kolay bulunur kanser hastalığı iletişimlerini kesen bir hadise var, orda bir üretme kabiliyeti var, o ürüyor sadece ürüyor ama sayısız hesapsız aklı külle bağlantılı bir üreme olmadığı için anarşik üretim oluyor orda ve hasta yapıyor, o şekilde olunca ilgisi kesiliyor başıboş kalıyor ne yapacağını bilmiyor.

_Aslında bütün hücreler çoğalmaya meyilli içinde bir dur sinyali var dur sinyali kaybolursa kontrolsüz çoğalma ya başlıyor.

Aklı külden ayrılıp müstakil faaliyete geçip kontrolsüz üretim yapıyor sokakta ki anarşistler gibi.

Soru: kontrolsüz akıllarda kanserli hücreler gibi mi?

Cevap: aynı aklı kül olan anayasaya uymuyor uysa zâten bunların hiçbirisi olmaz, işte hep itidal üzere bir hayat gerekiyor, kanser olacak sebepleri ortadan kaldırmak, ama kişi kendini tabii bir seyir ile hayatını sürdürmüş ise, hiçbir eksikliği yok ise, ama gene de kanser olmuş ise, bu kaza i mutlaktır. O zaman ondan neden vücuduna bakmadın diye sorumlu olmaz, ona soru sormazlar ama kişi çok güneşte kalmış, biliyorsa da ne getirecek veya içkiyi sigarayı çok içmiş, kanser de olmuşsa onun sorumlusu kendisidir. ayrıca onun başka sorumluluğu da vardır, kendisi hasta olduktan sonra tedavi süresi varya, sigara ve içkiden kanser olanların mesuliyeti çok fazladır, halka karşı olan mesuliyetleri hepimize karşıdır, çünkü onların bir bakıma bakımları bizim paramızla tedavi ediliyor, bizim verdiğimiz üç beş kuruş vergi, ne yapabiliyorsak o kişiye gidiyor.

Halbuki bu kişi için değil devlete gidip halka dönük hizmet olması için verdiğimiz vergiler, ve gerçekten de ellerinde olmadan hasta olanların tedavisi için biz yardım etmiş oluyoruz vergilerimizle. bir zaman gelir bizde hasta oluruz başkalarının vergileri ile de biz bakılmış oluruz, sosyal yaşamın devamı sağlanır. İşte bir kimse tabii olarak elinde olmadan rahatsız olup hastalanır, işte o tedavi ona helâl olur, ama kendi kusurları tarafından hasta olmuş, birçok ameliyatlar geçirmiş, devlete fatura çıkmış ise, ona helâl olmuyor, çünkü başkalarının hakkını yemiş oluyor, fakirlere olacak yardım, kendi suçundan dolayı o kişiye gitti, sosyal yaşam bunu ayırmadığı için olur bunları çocuklara baştan anlatmak lâzım hasta olduğu zaman başkasının hakkını yemesin diye.

_O zaman mükellefiyetimiz çok artıyor (Ay.. abla) Evet zarar vermememiz lâzımdır, hem kendimize hem başkasına, efendim ben parasını veriyorum sigarada içerim içkide içerim, ben hür bir insanım parasını da veririm, demek insanı kurtarmıyor. O zaman sat evini

tedavini gör, kim kimin hakkını nasıl yiyor, ve burada bir şey oluyor, o kişi kendisi için ödenen bedeli geriye döndüremediği için, Cenâb-ı Hakk diğerlerinin amel defterine sevap yazıyor, o kişiler yani tedavisinden yaralanılan kimselere Cenâb-ı hakk sevap yazıyor, yoksa adaletsizlik olur, ben vergimi devlet için verdim ise, devletin koruması için, bu vergiyi polis asker için silâh alması hastane yapılması için verdim, onun içinde almıyorlar mı zâten? O kendi kendini zehirleyecek benim paramla tedavi olacak, bize ne kendi çoluk çocuğu versin, kendim ettim kendim buldum. Bu husus ayırt edileme-yince Cenâb-ı Hakk o kişileri de mahrum etmiyor, çünkü o her ne kadar nefsi emmare olarak yaşamışsa kendini harap etmişse de Allah ın kuludur. Bir bakıma o zaman Cenâb-ı Hakk o kulların sevabını vermek suretiyle. diyetini ödüyor Soru: zekâtını kendiliğinden vermeyenler bu şekilde vermiş mi oluyor?

Cevap: Evet bu şekilde vermiş olur ama zekât hükmünü kaldırmaz hiç bilmeyen insan bile vermiş olur Allah ın adaleti var işte burada.

Soru: Kulun dahli olduğu zaman esmanın hükmü ile kulun dahli olmadığı esmanın hükmü nedir? ( Ni..) Cevap: İnsanların üzerinde insanların bir hasleti hususiyeti olarak Cenâb-ı Hakk ın esmaül hüsnası mevcut, aslında bütün âlemlerde de mevcut, ama insan da faal olarak mevcut yani insanın idrakiyle faal olarak mevcud. Âlemde ise fıtri faal olarak mevcut. İnsanlar birer birey olması dolayısıyla esma-i ilâhiye insanlarda faal olarak mevcuttur, kişinin faaliyeti ile birlikte idrakli ise faal olarak mevcut bir bilinç ile, bu tabii bilenlere göre bilmeyene göre kendi alışmış oldukları hayatları içerisinde hayatlarını sürdürüyorlar, mühim olan irfan ehlinin Cenâb-ı Hakkın istediği insan sistemi görüntüsünü çizmektir.

Cenâb-ı Hakkın isimleri bütün âlemde de vardır yalnız orda faal ama fıtri faal, yani faal olduğu yerde esma ilahiye o görüntüde ama, görüntü ne olduğunun farkında değil, gerçi “yusebbihu lehu ma fissemavati vel ard” (59/24) derken her varlık âlemde ne varsa onu tesbih etmektedir, ancak oradaki tesbihi kendi tesbihi ile vardır, tek tür bir tesbih, insan da ise bütün esma-i ilâhiyye faaliyettedir. Oradaki ise fıtri faaliyettedir, tek türlü bir esmanın zuhurudur, aksi halde o varlık olmaz, esmanın kendi aslı olmasa varlık zuhura gelmez.

İşte insan da bu husus bilinçli ve fıtri olarak çeşitlilik olarak (99) isim olduğu bildirilmiş bütün varlıklarda Allah ın isimlerin zuhur mahallinden başka bir şey değildir. İşte bunu en geniş şekilde idrak eden Efendimize (s.a.v.) Cenâb-ı Hakk “cevâmiül kelim” lâfzını takmış, yani bütün kelimelere câmî-toplu, bütün esma-i ilâhiyyeler kendisinde en kemâlli şekilde mevcuttur, ma’nâsında dır. Bu esma-i ilâhiyylerin insan üzerinde kişi farkında olmadan fıtri olarak faaliyeti vardır, duyguları itibari ile beşeri ma’nâda ki küçük aklı ile yapmış olduğu her şey bir ismin zuhuru olarak çıkmaktadır, ancak bir kimse irfaniyet sahasında dolaşıyor ise men-kim’liğini zuhura getirmek istiyorsa! “ben kimim”? Diye düşünüyorsa işte kendi yapısını meydana getiren bu esma-i ilâhiyyenin üzerindeki etkisini birazda olsa bilmesi gerekiyor, ve üzerinde onun zuhurları olduğunu bütün hareketlerinin bir esma tarafından zuhura geldiğini, yani o esmanın hakikati sahası içinde oluştuğunu ancak idrak etmeye başlıyoruz, işte böyle olunca da biz esma ilâhiyyeyi bir bakıma kontrol altına almış oluyoruz.

Diğer şekli ile esma-i ilâhiyye bizi kontrol ediyor. bilmemiz şuurlanmamız aslında onlar bize verilen askerler gibidir, hem de silâhlı asker, Kahhar esmasında her türlü silâh vardır, Rahman esmasında her türlü yiyecek rahmet, Lâtif esmasında her türlü letafet, Hâdi esmasında her türlü hidâyet, Mudil esmasında her türlü delâlet vardır.

Kişinin kendi bünyesinde, yavaş yavaş esma-i ilâhiyye tezahür ediyor, karnı acıkıyor acz esması karnı doyuyor, gani esması, zuhura geliyor, ihtiyaçlarını çıkartıyor.

Kabz esması çıkartamıyor sıkıntı geliyor, Bast esması zuhura gelir o sıkıntıyı giderir. Kişinin yaptığı her bir hareket bir esmaya bağlı bir ismin hususiyetinde zuhura çıkar. O isim olmasa her hangi bir hareketi yapamaz zâten bunun gibi bebekte Kelâm esması da mevcuttur, çevre-den duyduğu kelimelerle ve ilk öğrendiği kelimede en sık duyduğu kelimeler olmakta, ne kadar sık bir kelimeyi duyarsa onun aklında gönlünde beyninde yer ediyor ve tekrarlamaya başlıyor, İşte böylece ondaki kelâm sıfatı, Sem-i sıfatı ile birleşerek lisana dönüşmeye başlıyor, ama onda bu “istidadı ezeli” istidadında var, yok ise zâten olması da mümkün değildir, işte o çocuğun 1 ya da 1,5 yaşında konuşması ne kadar dehşetli bir hadisedir, o çocuğun dilini damağını mahrecini kim nerden eğitiyor, öğretiyor, melâike i kiram dersmi veriyor? Ancak bünyesin de kendisine hakk tarafından aktarılmış olan nefha-i ilâhiyye esma-i ilâhiyyenin hepsi mevcuttur, güzel bir ortamda bu esma ilâhiyye çok dengeli ve güzel olarak ortaya çıkar, aksi halde bir ailede hangi esma ilâhiyye fazla ise çocuk o aile ağırlıklı anlayışa ulaşmış olur. Bir ailede vurucu kırıcı bağırıcı bir anlayış varsa o çocuk Kahhar esması rabbı hükmü altında oluşmuş olur, ama rahmet güzellikler ile bir aile varsa, o çocuk Cemâl isminin rabbı hükmü altında gelişimini sağlıyor ve hayatı da Celâl dağıtmak değil, Cemâl dağıtmak oluyor.

Cemâlden kastım, huzur uyumlu olması şimdi bu çocuğun hiçbir ilmi eğitim almadığını düşünelim, sadece fıtri olarak, aileden gördüğü şekli ile, hele aile dünyaya dönük değerle yaşıyorlar ise, şu ev, şu araba güzel, çarşıda şunlar var gibi, çocuğa aşılanıyorsa tabii bu bilerek yapılan bir şey değildir, ailenin kendi fıtri yaşamı

çocuğa kopyalanıyor, böylece dünyevi ağırlıklı bir yaşam içerisinde buluğ çağına ermiş olan bir kimsenin, “esma-i ilâhiyyesi,” “esmâ-i nefsiyye” üzere oluşmuş oluyor, böylece ilâhi olan isimler, beşerileşmiş nefsileşmiş oluyor en mühim yer burasıdır.

Soru: Kişi Celâli bir evde yetişip fıtratı üzere Cemâl sâkin bir yapı üzere olabilirmi?

Cevap: Olabilir. “O ölüden diri çıkarır, diriden ölü çıkarır” (30/19) - olarak söyleniyor ama bunlar ender olan hadiselerdir, fir’avn’un kucağında mûsâ (a.s.) çıkması gibi nemrutun bahçesinde İbrâhim (a.s.) ın çıkması gibi birde kureyş kabilesinden, ebu leheb in çıkması gibi bunlar mümkündür, çünkü böyle istisnai durumlar olmasa o zaman o hüküm kesin olur, yani iyiden iyi kötüden kötü çıkar, bu da hakkın sonsuzluğuna sığmaz. Devreye gerçek bir irfaniyet yolu girerse, bulunabilirse nefsi olan o esma-i ilâhiyyeler birer ikişer, rahmaniyete dönüştürülür, ancak burada bahsedilen iki aileden biri, Celâli diğeri Cemâli yaşam içerisinde, Cemâle daha yakın olan ailelerdeki çocuklar buraya daha çabuk intibak ederler.

Zâten bir hayli yol almışlardır, yani aileden aldıkları terbiye onlara bir hayli yol aldırmıştır, uyumları daha kolay olur. Celâli şekilde hayat sürdürenler biraz daha Hakk’tan uzaklaşırlar, hatta hiç de bulamayabilirler, çünkü Mudil rabbı hasları onları hükmü altına almıştır, nefsi ma’nâ da hükmü altına almış olanların çıkması oldukça zor olur, tabii istisnai olarak Cenâbı Hakk ın rahmeti bir yerde gönülden esecek.

Tekirdağ da seneler evvel böyle bir arkadaşımız vardı, bizden iki yaş kadar büyüktü, bu kişinin yapmadığı yoktu, her türlü dünyalık nefsi yol vardı, hatta o zamanlar “Elizabeth Taylor” diye meşhur bir artist vardı, ona aşıktı ona mektuplar yazar, fötr şapkalar kullanır, o zamanların son modası olan kıyafetler giyer, tam inkar ehli idi.

Bir gün nasılsa câmiye Cumaya gitmiş, “aslında babasının iş yeri de câminin tam karşısında idi” hutbede imam kürsüye yumruğunu vura vura söylediklerinden etkilenmiş sanki benim kafama vurdu diye etkilenip dönüş yaptı, eski hâlinden üzerinde hiç biri kalmadı, üzerine beyaz bir gömlek giydi, iki tekerlekli seyyar araba ile muhallebi satmaya başladı, sonra kur’an okumaya başladı câmi de ezanlar okumaya başladı, daha sonra Eyüp sultan camiinde hademe oldu, senelerce Eyüp sultanda ezan okudu, aslında “konuşurken biraz kekeme idi” ancak ezan okurken hiç dili tutulmazdı, bir gün bana sormuştu! “denizin suyu neden tuzludur” Nakşiliğe bağlanmış idi. “Nuh tufanı olduğu için azab suyu da ondan acıdır” demişti. Halbuki deniz suyu bizim için rahmettir, ilim suyudur, o yönüyle meseleyi sınır içinde bağlıyor.

Bir mecmuada okumuştum “deniz suyu tuzludur ama içindeki olan balık tuzsuzdur, ancak tutsuz da yenmez.” işte Allah ın kudreti tuzludan tuzsusu, ölüden diriyi sudan eti çıkarıyor.

Esma-i ilâhiyyeyi nefsi ma’nâ da kullanmaya başlayan kimse bundan çok mes’uldür, çünkü esma-i ilâhiyye yi bize hayatımızı sürdürmek için Cenâb-ı Hakkı bulmak için bir köprü olarak verdi. Esma-i ilâhiyye bizde olmasaydı Cenâb-ı Hakkı bulmak mümkün değildir nereden nasıl bulunacaktı? işte buradaki mesele, bu dünyada nefsileş-miş olan esma-i ilâhiyenin halini, asli hali olan esma-i ilâhiyye ye döndürmektir, işte o zaman kişi Abdullah olmakta, Allah ın gerçek kulu olmaktadır, neden? çünkü esmaül Hüsna onun üstünde-varlığında zuhura çıktığı için, diğer şekliyle esma-i ilâhiyye yi Hakk’tan ayırdığı, kopardığı, nefsanileştirdiği için “abd-i nefs” olmakta ve ondan doğan çocuklara da “veledi nefs” denmektedir.

Esmaül hüsnanın hakikatiyle yaşayanların çocuklarına da “veledi kalb” denmekte iseviyet mertebesininde bir bakıma hakikati budur, gerçi bu hakikat daha Âdemiyette başlıyor ve İseviyet mertebesinde fiilen yaşanmış, o mertebeden gösterilmiş oluyor. Fiziki babası olmadan bir varlığın ortaya çıkması ne müthiş bir hadisedir.

Bu hakikat-i iyi değerlendiremeyen batılılar, Ona Allah’ın oğlu, Baba oğul aynı birdir deyip ilâhlık-rabb’lık atfettiler. Aslında O zât-i tecellinin zuhuru olduğundan dünya tarihinde ilk defa zât-i ve kuds-i tecelli onun üstün de olduğundan diğer insanlara göre değişik bir konumda idi, Batılılar bu zât-i tecelliyi sadece bir yere tahsis etmiş olduklarından “maddeci putperest panteizimci” oldular.

Muhammediyyet bu hâle, evet Îsâ (a.s.) da Allah’ın kuds-i tecellisi vardır ama! Aslında bütün âlemde de vardır, İrfaniyyet gözü ile “nereye baksan hakkın vechi oradadır” (2/115) o zaman “panteizm” olmuyor “ilâhiyeizm” oluyor. Esmanın hususiyyeti icabı bütün âlemde o yerin gereği olarak zuhur ve tecelli etmektedir.

Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(9)