İçeriğe atla
Zilzâl 8Cüz 30 · Sayfa 599

Zilzâl Sûresi 8. Âyet

الزلزلة

Sohbete sor

Vemen ya'mel miśkâle żerratin şerran yerah(u)

Kim de zerre ağırlığınca bir kötülük işlerse, onun cezasını görecektir.

Namaz Sûreleri (Cilt 1)

Terzibaba - Necdet Ardıç

Fe men ya’mel miskâle zerretin şerren yereh. (8) Kim ki zerre tanesi kadar şer işlemiştir kötülük işlemiştir o da onu görecektir. Yâni kendisine hayrı da şerri de kim ne yapmışsa gösterilecektir. Bu kıyamette böyle olduğu gibi dünyada da gösterilebiliyor. Zâten kişi kendisi de bunları idrâk edebiliyor. Burada hayır ve şer değil maksat, cehenneme gitme şerri, cennete gelme girme hayrı değil. Bir bakıma onlarda içerisinde olmakla beraber zâten tevhid ehli yolda gidiyorken, yaptığı işin hayır mı şer mi olduğunu açık olarak idrâk etmekte. Gönlüne huzur veren, mutmainlik meydana getiren şeyin hayır olduğu. Sıkıntı veren şeyin şer olduğu geçici zorlama olduğu açıkça belirtilmektedir.

Bu Sûre-i Şerifte böylece kısaca bittikten sonra, bu hususta aklıma iki küçük hikâye geldi onları da anlatıve-relim. Gerçi onlar tefsir ile ilgili değil ama, bu surenin şiddeti hakkında bir bilgi vermekte.


Bir yörede, köyde veyahut kasabada birbirine çok yakın bir cami, bir de dergâh varmış. Camide bir imam efendi var molla. Çok güzel Kûr’ân okuyor. Yâni ayın çıkartıyor, felerini, zelerini, pelteklerini düzenini en güzel şekilde. Bir Euzû besmele çektiği zaman ayın çatlatarak en güzel şekilde. Akıcı hali ile onu öyle okuyor. Kûr’ân-ı Kerîm'i de öyle aynı şekilde okuyor. Ama diğer taraftaki Şeyh Efendi ayını çıkaramıyor, hâyı heyi birbirine karıştırıyor hıyı tıyı, sadı datı birbirine karıştırıyor.

Ama İmam Efendi bakıyor ki dergâh dolup taşıyor. Kendisinde üç kişi beş kişi var. Bu iş nasıl oluyor diye için için de kendi kendine soruyor. Belki de üzülüyor, beklide

kıskanıyor. Neyse onun kendi halinde ki hali. Ama bunu açık etmiyor, yine şeyh efendi ile dostlğunu sürdürüyor. Nihâyet bir gün, akşam namazından, ya da yatsı namazından sonra, kahveye gitmişler. Yâni istirahat için bir yere gitmişler. Sağlıktan sıhhatten günden gönülden sonra, imam efendi diyor ki efendim size bir şey sormak istiyorum. Kusura bakmayın biz ki, Kûr’ân üzerinde bu kadar seneler eğitim yaptık, eğitim gördük, boğaz talimi yaptık ağız talimi yaptık. Sesli okuduk, sessiz okuduk bu kadar cüz bu kadar hatim ettik, kusura bakmayın yâni merak ettiğim için. Sizinde durumunuz meydanda hurufatınız meydanda. Ama sizde şu kadar cemaat var bizde bu kadar cemaat var. Ben buna hayret ediyorum, bu iş nasıl oluyor. Şeyh efendi de tebessüm ediyor. Ne yapsın? O anda da imam efendi cama doğru oturuyormuş şeyh efendi de kapıya doğru. Cama doğru çıkışa doğru arkasını vermış imam efendi camdan dışarısını görebiliyor.

Şeyh efendi de kahveden içeriye doğru bakıyor otururken öyle oturmuşlar tabii. Bu hususta imam efendi bir şey demiyor. Yâni hikâyede de geçen bir hâdise değil, ama nasıl oturduklarında bilinmesi gerekiyor hikâyeyi iyi anlamak için. Şeyh Efendi, Hoca Efendiye demiş ki gel birer Zilzâl Sûresi okuyalım. Hikâye onun için buraya geldi. Zilzâl sûresini, bir sen oku bir de ben okuyayım. Bakalım Nasıl olacak ben de senin gibi okuyabilecek miyim? Yâni yanlışlarım nerede var bak o zaman sen demiş. Hoca efendi peki demiş Zilzâl sûresini okuyor. tabi orta bir halde, ama ne kadar güzel haları, zıları, ayınları hepsini çıkartıyor, güzel güzel okuyor.

Sadakallahul Aziym diyip bitiriyor. Hadi bir de siz okuyun şimdi diyor. Şeyh Efendi euzüyü çekip başlıyor, “izâ zülziletil ardu zilzaleha ve ahrecetil ardu eskaleha.” İmam efendi o anda dalgın bir hale gelmiş şöyle bir camdan dışarıya bakıyor dağlar tepeler, zangır zangır neredeyse birbirlerine girecek, dağlar aynen zelzele olduğu gibi sarsılmaya başlıyor.

Bunun üzerine Hoca efendi, anladım, anladım tamam dur, daha fazla dayanamayacağım diyor. İşte gerçekten böyle olmuşmudur olmamışmıdır bilmiyorum, belki biraz mübalağadır, ama olmuşta olabilir. Buradan çıkarılacak ders, Kur’an okumanın şuurla okumanın irfaniyetle oku-manın muhabbetle okumanın, lîsânen okumaktan ne kadar üstün derecede olduğu açıkça bu hikâyede anlatılan husustur. Diğeri ise benliğiyle okuduğundan sadece lâfzının telâffuzunu yapıyor mânâsından haberi yoktur. Özünden haberi yoktur. Tabî ki bu husus özeldedir bütün İmam fendiler ve şeyh efendiler bu hallere sahiptirler deye bir genelleme de yoktur.


O Ümmi Sinan hakkındaki rüyasında olduğu gibi. Ümmi Sinan hazretlerinin dergâhında bir molla varmış. Ümmi Sinan namazı kıldıracak ama çok iyi okuyamazmış. Biraz kaymalar oluyormuş. Ne zaman onu okusa, o molla içinden geçiriyor ah yine hazret Elhamı yuttu şu harfini kaydırdı, kaçırdı gibilerden. Böylece konuşuyormuş, tabii bu zamanla Ümmi Sinan’ın kulağına da gidiyor bir gece yine yatsıyı kılıyorlarmış, yatsıyı kılarken molla efendi yine bizim namaz sakata geldi, ama ne yapalım öyle oldu diye düşünüyormuş.

Yatsı namazı kılındıktan sonra herkes kendi köşesine çekiliyor. O molla efendi de gece yattığı zaman uykusunda bir rüya görüyor. Rüyasında bir güzel kalkıyor, yatsı namazını yeniden kılıyor ve yatıyor rüyasında bir saray görmüş, çok güzel bir saray var ama bakıyor dışından sarayın biraz sıvaları dökülmüş. Yalnız güvercinler uçuşuyor, yerden hemen birazcık çamur alıyorlar. Gagalarıyla tık tık tık tık tık tık tık tık yıkılan dökülen yerleri düzeltiveriyorlar. Sonra o sarayın içine giriyor bakıyor ki; o kadar güzel bir titizlikle zinetlenmiş, süslenmiş ki, akıllara zarar yâni dünyada bir eşi yok.

Ve ertesi sabah uyanınca bu nedir diye merak ediyor.

Tabi zuhuratın yorumu için nereye gidecek? Yine Ümmi Sinan'ın önüne oturuyor efendim müsaadenizle, akşam böyle böyle bir rüya gördüm nedir bu anlayamadım diyor. İşte o zaman Ümmi Sinan, sen bizim Elhamdları beğen-mezsin değil mi diyor? Okurken dışına bakarsın ayn’ıda sad’ınıda beğenmezsin. O demek değil tabi yerinde kullanılacak. Zâhiri de en güzel şekilde, bâtını da en güzel şekilde olacak. Ama burada tercih gerekirse bâtının daha güzel şekilde olması ön plâna çıkmaktadır. Yapılamıyorsa yâni. Zamanı olmamıştır, eğitimini alamamıştır diye hiç okumasın mı? yâni Kûr’ân-ı Azimüşşanı? Değil öyle. Ama zâhirini düzgün okuyup da bâtınını ihmal etmesi o daha zor bir hâdise, olmaması gereken bir hâdisedir. Hem zâhir hem bâtın ikisi olursa çok daha güzeldir, ama zâhiri eksik, biraz eksik olursa bâtını tamam olursa daha güzel bâtını tamam olması onu ahirette ulaştırıyor. Zâhirinin tamam olması dünyada bıraktırıyor. Ancak şöhret oluyor güzel okudu diyor diye. Mükâfatını burada alıyor ahirete fazla bir şey kalmıyor. İşte o gördüğün Kûr’ân'dır gönül sarayıdır. Dışında gördüğün o sıva döküntüleri benim eksik diye okuduğum senin tarif ettiğin yerlerdir diyor. Ama melâike-i kiram gelir onu tamamlar diyor. Neden? Çünkü iyi niyetiyle okuyor orada bir kasıt yok, benlik de yok. Hiçbir şey yok ama mânâsı ile birlikte okunduğu için mânâsının güzelliği, onun ma’nâ sarayının güzelliğini ortaya getirmektedir. Diye zuhuratı yorumlamıştır.

Not= Çok eskiden okuduğum bu hikâyelerin kaynak-larını hatırlayamıyorum, ancak birer ibret sahneleri olduğundan, ilgisi dolayısıyla sohbete ilâve etmeyi uygun gördüm, İnşeallah faydalı ve ibretli olur. (T. B.)


99 - Zilzâl Sûre-i şerifindeki kısa yolculuğumuz böylece sona ermiş oldu, bundan sonra yolumuza 100 - Âdiyât Sûresi ile devam edelim İnşeallah.


100 - ÂDİYÂT Sûresi

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ

BİSMİLLAHİR RAHMÂNİR RAHîM


“Âdiyât” koşan atlar demektir. İlk ayette koşan atlar üzerine yemin edildiği için bu ismi almıştır.

11. ayetten oluşan sure, Mekke’de inmiştir. (E. H. Y.)


Sûre-i Şerif’in, kısaca sayı değerlerine bir göz atalım.

(100) Mushaf sıra numarası.

(14) Nüzül sıra numarası.

(2) Alfebetik sırası.

(30) Cüz sırası.

(11) Âyet, sayısı.

(11) Fasıla harfleri.

(168) Genel toplamdır.

Rakkamları tek tek toplarsak.

(1+1+4+2+3+1+1+1+1+1+6+8=(30) Bu sayı değerlerinin bir çok bağlantıları vardır ancak fazla vaktinizi almamak için sadece genel sayıları vermekle yetinelim.


Fâsılası: ا ، د ، ر harfleridir.

Fasıla herfleri onbir’dir. Aşağıdaki gibidir.

5 adet “ا” (elif) 3 adet “ د” (dal) 3 adet “ ر” (rı) dır.

5 adet “ا” (elif) “Beş hazret mertebelerini, 3 adet “ د” (dal) yakîn mertebelerinin dedlilini, 3 adet “ ر” (rı) ise, rububiyyet, rahmâniyyet ve ruhaniyyet hakikatlerini ifade etmektedir diyebiliriz.


Mealen:

1- O harıl harıl (savaşa) koşanlara,

2- (Tırnaklarıyla yerden) ateş çıkaranlara,

3- Sabahleyin akın edenlere,

4- Tozu dumana karıştıranlara,

5- Derken bir topluluğun ortasına dalanlara yemin ederim ki,

6- Şüphesiz insan, Rabbine karşı çok nankördür.

7- Ve kendisi de buna şahittir.

8- Gerçekten o dünya malını çok sevdiği için katıdır.

9- Bilmiyor mu ki, kabirlerin içindekiler fırlatılacak.

10- Ve sinelerin içindekiler derlenecek.

11- O gün Rableri onların bütün yaptıklarından haberdardır.


وَالْعَادِيَاتِ ضَبْحًا

(100/1)- Vel âdiyâti dabhân.

(100/1)- Nefes nefese koşanlara andolsun.


Vel âdiyâti dabhân. (1) Burada o zamanlar en büyük savaş aracı atlardı. İşte bazı savaş hallerini, atların halini anlatmakta. Bu savaş atları şiddetle koşarak. Allah'ın yolunda koştukça koşanlara diye, yâni her birerlerimiz Hakk yolunda giden birer atlılardan başka bir şey değiliz. Kusura bakmayın ben söylemiyorum, âyet böyle diyor. Allah yolunda koştukça koşanlara, bizde Allah yolunda konuşuyorsak-koşuyorsak bizde bu hükmün altındayız. Yani bu oluşumun içindeyiz. Allah yolunda koştukça koşanlara, hemde bakın, soluyarak şiddetle soluyarak, seyirterek koşanlara.

Bu mânâ da bir yuvarlak mânâ veriyor tabii. Kırık mânâya geçildiği zaman kadhân soluma mânâsına geliyor soluyarak şiddetle seyirterek koşanlara. Bu hani beni israil deniyor ya. Ne demek beni İsrâil? İsrailoğulları. Peki isrâil ne demek? Gece yürüyenler demek. İşte bir bakıma bu âyet onlardan da bahsediyor. Soluyarak şiddetle seyirterek koşanlara. Üçüncü âyette sabah sabah akına çıkanlara.

Hani bilindiği gibi Yakup Aleyhisselâmın lakabıydı ya İsir. Hani gece yürüyerek kardeşinin azabından kurtulmak için, hala, teyzesinin veya dayısının yanına gitmişti başka bir şehirde. İki kardeştir onlar biri İys biri Yakub, İshak Aleyhisselamın iki oğlu. Aralarında ihtilâf çıkıyor biri ben büyüğüm biri ben büyüğüm diye. Çünkü adet olduğu vechiyle baba ortadan kalktıktan sonra, baba rahmetli olduktan sonra ailenin büyük çocuğu reis oluyor. Aile reisi oluyor, Onun etrafında toplanılıyor. Tabi bunlar da aile reisi olmak için belki bilmiyorum, kabile reisi olmak için aralarında ihtilâf çıkıyor.

O kadar ileriye götürüyorlar ki bu ihtilafı, Yakup

Aleyhisselâm fazla çekişmemek için kendi memleketinden ayrılmak zorunda kalıyor ve geceleri yol alıyor kardeşi görmesin diye. Birbirleri ikiz olduğu için hangisinin önce doğduğu bilinmiyor pek. Hatırda kalmamış ama ikisi de aynı haklara sahipmiş gibi görünüyorlar. Ama ben önce dünyaya geldim iki dakika, üç dakika diye büyüklük iddiasında bulunuyorlar kardeşler. Yakup Aleyhisselâm ben büyüğüm diyor ama fazla çekişmeyi uzatmadan oradan ayrılmaya karar veriyor. Çünkü kardeşi onu öldürecek kadar ileriye gidiyor. Habil Kabil gibi.

Geceleri serin de yürüyor, gündüzleri de gözükmesin diye bir orada bir ağaç altında ya da bir taşın gölgesinde istirahat ediyor. İşte gece yol yürüdüğü için ona İsr deniyor. İsra sûresinde de Efendimiz (s.a.v) için belirtildiği gibi. “Subhânellezî esrâ bi abdihî”  “kulunu gecenin bir vakti yürüttü.” (17/1) Onun (Yakup) (a.s.) oniki tane çocuğu oluyor. On iki çocuğundan da birer sülâle meydana geliyor. Yakub Aleyhisselâmın bunlardan gelen oniki sülâleye beni İsrâil, yani Yakub oğulları deniyor. Yakub Aleyhisselâmın İbrâni lugatındaki ma’nası, abdullah ve saffetullah demekmiş. Yâni Allah'ın saf kulu ma’nâsında. Bunu da eklediğimiz zaman, yâ beni İsrâil lâfzının tercümesi, “Ey gece yürüyen saf temiz kullarımın çocukları.” Hadi bakalım şimdi kim oldu bunlar? İşte bizler olduk.

Yani dervişler olduk, gece yürümek demek, miraca çıkar gibi Efendimizin mânâ âleminde zikirlerle, tevhid-lerle, dersleri ile, gece namazları ile, teheccüt namazları ile yol almak. Efendim evin dışına bile çıkmıyoruz, evin içindeyiz nerede yol alacağız. Seccade üstünde? Gönül âleminde yol alacağız mertebeler içerisinde. İnsânın içinde de o kadar uzun yollar var ki. Dışarıda ne kadar yol varsa içerde daha da fazlası vardır. İçerde o yollar katedilmeden dışarıda katedilmeye çalışılıyor. İşte bundan da bahsediyor burada, “Vel âdiyâti dabhân.” “Andolsun ki

Allah yolunda koştukça koşanla-ra.” Gönül âleminde zikir ettikçe edenlere. Ve soluyarak Lâ ilâhe illâllah diye yol alanlara.


فَالْمُورِيَاتِ قَدْحًا

(100/2)- Fel mûriyâti kadhân.

(100/2)- Sonra hızla çarparak kıvılcım saçanlara.


Fel mûriyâti kadhân. (2) Kıvılcımlar saçanlara. Onu izahında öyle diyorlar, Atların nalları vardır ya taşlara vurdukça kıvılcım çıkartır. işte bu kıvılcım şiddetle hucuma kalkanlarda ancak bu kıvılcım oluyor. Ya da yavaş yürürken de düşme tehlikesi geçirdiğinde. Ama yine de orada sertleşme vardır, yani daha güçlü bir hareket vardır. işte bir kulda Hak muhabbeti ile, aşkla zikri yapıyorken kıvılcımlar çıkartıyor gibi, gönlünden kalbinden muhabbet ateşleri çıkartıyor.


فَالْمُغِيرَاتِ صُبْحًا

(100/3)- Fel mugîrâti subhân.

(100/3)- Sonra sabah vakti ansızın akına çıkanlara andolsun ki.


Fel mugîrâti subhân. (3) Sabah vakti akına çıkanlara demek namazını kılıyor. İşte gece hazırlığını yapıyor. Yani yüzünü ak çıkartıyor. Aka çıkartıyor. O gece dersini yaptıktan sonra gündüze de geçtiği zaman huzurlu olmuş oluyor. Vede böylece bir hayli de yol almış oluyor.


فَأَثَرْنَ بِهِ نَقْعًا

(100/4)- Fe eserne bihî nak’en.

(100/4)- Böylece onunla tozu dumana kattılar.


Fe eserne bihî nak’ân. (4) İnce ince tozu dumana katanlara deniyor. Tozu dumana katanlara demek, kişinin kendi beden varlığından tozu toprağı dışarıya atması. Tozu dumana katması odur. Tabi hareketli zikir yapıyorsa tozu dumana kattı derler ya.


فَوَسَطْنَ بِهِ جَمْعًا

(100/5)- Fe vesatne bihî cem’an.

(100/5)- Sonra da onunla topluluğun ortasına daldılar.


Fe vesatne bihî cem’ân. (5) Düşman topluluğunun içinede dalanlara. Nasıl, gece ibadetleri yaptı, sabah yola çıktı. işte ateşler çıkarttı ve hayatın içine daldı topluluğun ortasına daldı. Bir karışık işlerin içerisine girdi. Düşman topluluğunun içine dalanlara diyor ama burada düşman kelimesi yok. Burada genel görünüm içinde bu kelimeyi koyması gerekiyor. “Fe vesatne bihî cem’ân” o topluluğun içerisine, ortasına girmesi. Fenâfillâh gecesinden baka billâh gündüzüne çıkarak, nefs ve zulmet askerlerinin arasına kelime-i tevhid kılıçları ile girip ortalığı tozu dumana kattılar.


إِنَّ الْإِنسَانَ لِرَبِّهِ لَكَنُودٌ

(100/6)- İnnel insâne li rabbihî le kenûd.

(100/6)- Muhakkak ki insân, Rabbine gerçekten çok nankördür.


İnnel insâne li rabbihî le kenûd. (6) Cenâb-ı Hakk onlara bu kadar güzel özellikler, güzellikler ve kendinden varlık verdiği halde niye ki, bu insân bu kadar inkarcı oluyor. Nankör oluyor.?


وَإِنَّهُ عَلَى ذَلِكَ لَشَهِيدٌ

(100/7)- Ve innehu alâ zâlike le şehîd.

(100/7)- Ve muhakkak ki o, buna elbette şahittir.


Ve innehu alâ zâlike le şehîd. (7) Ve İnnehü muhakkak ki o alâ zâlike işte böyle ve şehit, bu olanların hepsine de şahittir. Yâni Cenâb-ı Hakk kendine neler lütfetmiş ise yaplması yapması gereken neler varsa bunların hepsini de bilmektedir. Böyle olduğu halde niye inkâr da ayak direr?


وَإِنَّهُ لِحُبِّ الْخَيْرِ لَشَدِيدٌ

(100/8)- Ve innehu li hubbil hayri le şedîd.

(100/8)- Ve muhakkak ki, onun mal sevgisi gerçekten kuvvetlidir.


Ve innehu li hubbil hayri le şedîd. (8) Ve bu şiddetle mala da düşkündür. “Ve innehu li hubbu” muhabbet eder “le şedid.” Şiddetle mala muhabbet eder, düşkünlüğü vardır. Bu sebebten malın peşinde koşar, aslın da “mal-mail” “meyledilen” dir bu yüzden insanda mal sevgisi genellikle diğer sevgilerden üstün gelmektedir. Selâhattin

Uşşaki Hz. Dediği gibi, “ittika malı elden çıkarmak değil gönülden çıkarmaktır” kişinin mal sahibi olması kötü bir şey değildir, ancak onun kölesi olması istenilen bir şey değildir.


أَفَلَا يَعْلَمُ إِذَا بُعْثِرَ مَا فِي الْقُبُورِ

(100/9)- E fe lâ ya’lemu izâ bu’siramâ fîl kubûr.

(100/9)- Artık kabirlerde olanlar çıkarıldığı zaman, mal sevgisi bilmiyorlar mı ki?


E fe lâ ya’lemu izâ bu’sira mâ fîl kubûr. (9) İnsan kabirden dışarıya çıkarılacağını bilmez mi? Yani kendisine mahşerde kıyametten sonra neler olacağı bildirildiği halde. Yâni kabirden tekrar çıkıp diriltileceğini bildiği halde. Niye böyle nankörlük yapar? Bunları bilmez mi? Hiç geleceğini düşünmezmi?


وَحُصِّلَ مَا فِي الصُّدُورِ

(100/10)- Ve hussıle mâ fîs sudûr.

(100/10)- Ve göğüslerde olanlar toplanıp izhar edildiği zaman.


Ve hussıle mâ fîs sudûr. (10) Hasıl olur bunlar, gönlünde sadrında ortaya gelir. Yâni gönüllerinde-sadırlarında ilmen ve ahlâkan neleri varsa bunların hepsini bilir. Ve bunlar ortaya çıkartılır.


إِنَّ رَبَّهُم بِهِمْ يَوْمَئِذٍ لَّخَبِيرٌ

(100/11)- İnne rabbehum bihim yevme izin le habîr.

(100/11)- Muhakkak ki onların Rabbi, izin günü mutlaka onların herşeyinden haberdar olandır.


İnne rabbehum bihim yevme izin le habîr. (11) Muhakkak ki, Rabları onların bu hallerinden her şeyi ile haberdardır. Yâni mahşer günü kim kabrinden dışarıya çıkarılırsa, daha önce yaptığı neleri varsa Rabları bunların hepsinden haberdardır. Zaten başka yerlerde de kendile-rine, amel defterlerinin verilmesiyle “İkra’ kitabeke.” (17/14) “kitabını oku. Bugün sana bu haber olarak yeter” kendilerine denildiği gibi her birerlerimiz bunları mahşerde etmiş olacağız. Oldukça zorlu bir süre olacaktır. Bu günden oraya hazırlanmak en büyük meşguliyetimiz olmalıdır, akl-ı selim bunu yapmaya çalışır çünkü ne yaparsa kendine yapmış ebedi hayatını kurtarmış olur.


100 - ÂDİYÂT Sûre-i şerifindeki kısa yolculuğumuz böylece sona ermiş oldu, bundan sonra yolumuza 101 – KÂRİA Sûresi ile devam edelim İnşeallah.


101 – KÂRİA Sûresi

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ

BİSMİLLAHİR RAHMÂNİR RAHîM

“Kâria” kelimesi, kapı çalan anlamına gelmektedir. Burada mecazi anlamda kıyametin yakın olduğu ifade edilmektedir.

11 ayetten oluşan Kâria suresi, Mekke’de inmiştir.

Mushaftaki sıralamada 101., nüzul sırasına göre ise 30. suredir. (E. H. Y.)


Sûre-i Şerif’in, kısaca sayı değerlerine bir göz atalım.

(101) Mushaf sıra numarası.

(30) Nüzül sıra numarası.

(52) Alfebetik sırası.

(30) Cüz sırası.

(11) Âyet, sayısı.

(11) Fasıla harfleri.

(235) Genel toplamdır.

Rakkamları tek tek toplarsak.

(1+1+3+5+2+3+1+1+1+1+2+3+5=(29) Bu sayı değerlerinin birçok bağlantıları vardır ancak fazla vaktinizi almamak için sadece genel sayıları vermekle yetinelim.


Fâsılası : هـ ، ث ، ش harfleridir.

هـ (he) harfi (9) adet, ث (se) harfi (1) adet, ش (şın) harfide (1) adet mevcuttur.

(9) adet he, beş hazret, dört makam, mertebelerinin temsilcisidr. Ayrıca (9) Mûseviyyet “tenzih” mertebesini ifade etmektedir. Bu Bu sure-i şerifin, daha ziyade tenzihi yönde idrak edilmesinin gereğini belirtmektedir.

Peltek (se) ise bu mertebelerin batın sessiz idraklerinin olması lüzumunu ifade etmektedir.

(Şın) ise diğer taraftan bütün bunların şehid-şahid’lik mertebesinden idrak edilmesinin hatırlatılmasıdır diyebiliriz.


Mealen:

1 - 3- Kâria! (Çarpacak kıyamet) Nedir o kâria? Kârianın ne olduğunu sen bilir misin?

4- O gün insanlar yayılmış pervaneler gibi olurlar.

5- Dağlar atılmış renkli yünler gibi olur.

6 , 7- O gün kimin tartıları ağır basarsa o, hoşnut olacağı bir hayat içindedir.

8, 9- Kimin tartıları hafif gelirse, onun anası da (varacağı yer, sığınacağı durağı) hâviye (uçurum)dır.

10- O uçurumun ne olduğunu sen nereden bileceksin?

11- O, kızgın bir ateştir.


Karia Sûresi birinci âyet o isimle başladığı için o ismi almıştır. “El kâriatu” kapı çalan, gürültü demek, yâni kıyamette kopacak gürültü. Yâni zelzelenin burada gürültüsünden bahsediliyor. Diğer âyetlerde fiilinden bahsediliyordu. Yani fiilin oluşumundan, burada oluşundan

meydana gelen gürültüden bahsediliyor. Demek ki o anda yeryüzünde çok büyük gürültüler sarsıntılar olacak. Eğer öyle olmamış olsaydı gürültü lâfzı burada ifâde edilmezdi, buraya konmazdı.


الْقَارِعَةُ

(101/1) El kâriatu (101/1) Kâria.


Önceki sûrelerde kıyâmetin fiillerinden bahsedilirken burada o oluşumlardan meydana gelecek olan gürültüden bahsedilmektedir.

Bu gürültü “afâki ve enfüsi” olmak üzere iki türlüdür yani “nefsinde ve senin dışındaki âlemde” olacak gürültüdür. Bilindiği gibi gürültü ansızın gelen ve bir sisteme bağlı olmayan ses ve görüntü değişikliğidir.


مَا الْقَارِعَةُ

(101/2) Mel kâriatu.

(101/2) Kâria nedir?


Bizlerde de bireysel olarak daha önce bahsedilen sarsıntılar olduğunda, ama az ama çok bunların gürültüsü olmaktadır.


(1) (A, uzun okunur) Ansızın gelen belâ. Kıyâmet.

(2) Belâ ve musibetten hıfz-ı İlâhiye dâir okunan dua ve âyetler.

(3) Peygamberimiz'in (s.a.v.) düşman üzerine saldığı asker grubu.

(4) Pek şiddetli rüzgâr. (İnternet bilgisi)


قَارِعَ “Kâria” “Kaf” kudret kâfıdır, Önündeki “Elif” Ulûhiyet kudretini ifade etmektedir, “Rı” Rahmaniyyet hakikatidir, “Ayn” ise Göz olarak bunların müşahedesini ifade etmektedir.

Takdiri İlâhiyye, insanların hiç ummadıkları bir zamanda ansızın tecellilerini zuhura getirmektedir.


وَمَا أَدْرَاكَ مَا الْقَارِعَةُ

(101/3) Ve mâ edrâke mel kâriah.

(101/3) Kâria'nın ne olduğunu sana bildiren nedir?


Ve mâ edrâke mel kâriah. (3)

O gürültünün sen ne olduğunu bilir misin? Nasıl bir gürültüdür.? Nasıl zelzele olduğu zaman zeminden hop hop vurarak görültü geliyor. İşte bunun çok daha şiddetlisini düşünelim. O görltüyü sen yaşayabildin mi? İdrak edebildin mi? Gibilerden. İşte bizlerde de bu bireysel zelzeleler olduğu zaman, bu görültüler bizde de vücut mülkümüzde kopuyor. Ama az, ama çok yine kopuyor.

Bu gürültü “afâki ve enfüsi” olmak üzere iki türlüdür yani “nefsinde ve senin dışındaki âlemde” olacak gürültüdür. Hakk ve irfaniyyet yolculuğunda “enfüsi-nefsimizde” olan gürültüleri eğer idrak sahipleri isek duyar anlar ve “derk-idrak” ederiz. Ancak “afâki-dışımızda” bizden sonra olacak olan kıyamet gürltülerini ancak ilmi

bilgiler yönünden, dinimizin bizlere bildirdiği şekli ve miktarı kadar bilir, “derk-idrak” ederiz. Çünkü gelecekte olacak olan o hadiselerin azametini, bu günkü kıyas ve bilgilerimizle mutlak ma’nâ da, idrak etmek yaşamadıkça mümkün değildir.


يَوْمَ يَكُونُ النَّاسُ كَالْفَرَاشِ الْمَبْثُوثِ

(101/4) Yevme yekûnunnâsu kel ferâşil mebsûs.

(101/4) O gün insânlar dağılmış pervâneler gibi olurlar.


Yevme yekûnun nâsu, kel ferâşil mebsûs. (4) Sen insanları göreceksin, yayılmış pervaneler gibi her tarafa dağılmış olacaklar. Sağa sola atılmış pervaneler gibi göreceksin. Yâni o gürültünün sesinden ve zelzelenin dehşetinden, şiddetinden.

Îmânı olmayan ve türlü batıl inançlar içinde olan kimseler, bu inançlarının hiçbir değerinin olmadığını o korkulu ve gürültülü günlerde açık olarak anladıklarında, nereye yöneleceklrini bilemediklerinden, kendilerine bir güven ve çıkış kapısı aramak için, karasız bir halde darmadağınık olacaklardır.

Îmân ehli olanlar ise, îmânlarının gereği olarak, pervanelerin ışığa koştukları gibi îmânlarının gereği olan aşkları ile rablarının canibine varlıklarından dağılmış olarak koşacaklardır.


وَتَكُونُ الْجِبَالُ كَالْعِهْنِ الْمَنفُوشِ

(101/5) Ve tekûnul cibâlu kel ıhnil menfûş.

(101/5) Ve dağlar (atılmış rengârenk yünler) gibi olur.


Ve tekûnul cibâlu kel ıhnil menfûş. (5) Dağlar da o gün o sarsıntıdan, o gürültüden dökülmüş renkli mum parçaları gibi, kabuklar gibi atılacak. Hani eskiden “hallaçlar” vardı ya, onlar pamuğu atarlardı, “hallaç pamuğu gibi” sözü darb-ı meseldir. işte. O koca koca görmüş olduğunuz dağlar, taşlar, topraklar ağır element olarak bildiğimiz şeyler top gibi olacak böyle sağa sola atılacaklar. Bir başka âyette daha diyor ya. “Bir de o dağları görür câmid/mâden sanırsın, halbuki onlar bulut geçer gibi geçer.” (27/88) Buradan da anlaşıldığı gibi, dağların bütün bir parça olmadığı atomlardan meydana geldiği, bulut gibi yoğunlaşmış bir varlık olduğu ve o gün aslının ortaya çıkacağını böylece dökülüp gideceğini öğrenmiş olmaktayız.

Hadiseye enfüsi yönden baktığımızda, nefs dağımızın içinde bulunan nefsin bütün renklerinin ortaya çıkacağını ve bunlar ortalığa savrulup bundan sonra bir hükümlerinin kalmayacağının ifadesi olduğu anlaşılmaktadır.

Yünden kasıt, nefsi levvâme olduğundan o gün, daha evvelden isyan içinde olan nefsler, kendilerini daha ahrete gitmezden evvel levm-pişmanlık, ederek o süreye kadar yaptıklarından kendileri müthiş bir şekilde pişmanlıklarını açık olarak ortaya getirecekler, ve bu halden kutulmak için, bir o tarafa bir bu tarafa savrulup kurtuluş arayacaklardır.


فَأَمَّا مَن ثَقُلَتْ مَوَازِينُهُ

(101/6) Fe emmâ men sekulet mevâzînuhu.

(101/6) Fakat, artık kimin tartıları ağır gelirse.


Fe emmâ men sekulet mevâzînuhu, (6)

Amma tartıları ağır gelenler. Yâni, teklifat-ı İlâhiyye yi ve tavsiyyeyi Muhammediyye yi yerine getirerk sırat-ı müstakim üzere hayatlarını sürdürenlerin terazileri ağır basanlar.


فَهُوَ فِي عِيشَةٍ رَّاضِيَةٍ

(101/7) Fe huve fî îşetin râdiyeh.

(101/7) İşte o, râzı olduğu bir yaşayış içindedir.


Fe huve fî îşetin râdiyeh.(7) Radiye makamını idrak etmiş kimseler kendi mertebe-lerine göre gerek İrfan ehli zat cennetlerinde, gerek ef’al ehli nimet cennetlerinde, “razı” olduğu bir yaşam içindedir


وَأَمَّا مَنْ خَفَّتْ مَوَازِينُهُ

(101/8) Ve emmâ men haffet mevâzînuhu.

(101/8) Ve amma, kimin tartıları hafif gelirse.


Ve emmâ men haffet mevâzînuhu (8) Ama tartıları hafif gelenler. Yâni günahları ağır, sevapları hafif gelenler.


فَأُمُّهُ هَاوِيَةٌ

(101/9) Fe ummuhu hâviyeh.

(101/9) Artık onun anası (onu saracak olan), haviyedir (cehennem ateşidir).


Fe ummuhu hâviyeh (9) Sûre-i Şerifte belirtilen bu ifâdeler ile genel bir kıyâmet sahnesinden sonra cehennemliklerin gideceği yerden bilgiler verilmektedir.

Yani günahlarının ağır geldiği kimselerin gideceği yer anası, varacağı yerde haviyeh. Ateştir yani cehennemdir.


وَمَا أَدْرَاكَ مَا هِيَهْ

(101/10) Ve mâ edrâke mâhiyeh.

(101/10) Ve onun (haviyenin) ne olduğunu sana bildiren nedir?


Ve mâ edrâke mâhiyeh. (10) Yani sen onun ne olduğunu idrâk ettin mi? Yâni mahiyenin ne olduğunu mahiyetini idrak ettin mi? Ciddi ma’nâ da bu hususu dikkate aldınmı?


نَارٌ حَامِيَةٌ

(101/11) Nârun hâmiyeh.

(101/11) (O) kızgın, yakıcı bir ateştir.


Nârun hâmiyeh. (11) Bu âyet-i kerîme de. Kızgın ateştir diye genel bir cehennem sahnesi çizilmektedir.

Kişiler yapmış oldukları nefsi emmâre istekli fiillerinin neticesinde üzerlerinde ağırlaşan günah yükleri kendilerini aşağıların aşağılarına indirir ve böylece “haviye” ismi verilen yer onları karşılar ve onun içine girerler. Böylece

orası onların anaları-saran kucaklar olur, İşte cehennem-haviye onları ananın çocuğunu sevdiği gibi sever. Ancak bu sevme haviye tarafından istenen bir şey isede, sevilen tarafından dayanılmaz bir ızdıraptır. Haviyenin görevi ve hazzı yakmaktır. Böylece onların üzerşnde “muntakim” imside faaliyete geçmiş olur. Bir tarafın hazzı tadışı, diğer tarafında acıyı tadışıdır, işte bu tadışlar devam edip gider.

Ölümü tadış ne suretle olmuşsa, bir defadır. Bu tadışlar ise istense de ölememek hükmünden meydana gelen devamlılık üzere olan bir yanma ve hüsran tadışıdır.


101 – KÂRİA sûre-i şerifindeki kısa yolculuğumuz böylece sona ermiş oldu, bundan sonra yolumuza 102 – TEKÂSUR Sûresi ile devam edelim İnşeallah.


102 – TEKÂSUR Sûresi

Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(4)