İçeriğe atla
Esmâü'l-Hüsnâ

Esmâ 75

الْآخِر

Âhir

AHIR'dır çünkü her şeyin sonu,Kim böyle hep tanımassa onu,İyi anlaşılmaz bu konu,Her şeyin sonunu getiren AHIR'dır ancak.
Şerh

Kaynak: Esmâü'l-Hüsnâ (Cilt 1), s. 238 — M. Nusret Tura (düz. Terzioğlu Murat Deruni)

EL-AHİR

Bütün varlıkların ahiri olan demektir.

AHIR' dır çünkü her şeyin sonu, Kim böyle hep tanımassa onu, İyi anlaşılmaz bu konu, Her şeyin sonunu getiren AHIR'dır ancak.

Cilt 1 kitabının tamamını oku
Füsûs ve Mesnevî Işığında

Ahmed Avni Konuk'un Mesnevî-i Şerîf Şerhi, Terzibaba'nın Füsûsu'l-Hikem dersleri ve külliyatı ışığında derlenmiştir.

Mesnevî-i Şerîf'te el-Âhir

Konuk'un şerhinde Âhir, "son gelen" değil, varlığın bittiği yerde dahi bâkî kalan isimdir; çoğu yerde Evvel ile bir çift olarak işlenir ve ikisinin aslında bir olduğu söylenir.

Hak, mahlûkun yok oluşunda da onun âhiri olarak vardır. Cilt 5, ismin asıl anlamını koyar:

"Hak Teâlâ, mahlûkattan herhangi birinin tekevvününden evvel mevcûd olduğu gibi, onların fenâsı ve zevâli hâlinde de o mahlûkun âhiri olarak mevcûttur. İmdi Hak 'müntehâsız Evvel ve Âhir' olunca, Hakk'ın hâlikıyyet sıfatıyla tecellî etmediği bir ân olmaz." (Mesnevî-i Şerîf Şerhi, Cilt 5)

Demek Âhir, mahlûk var olmadan önce de, yok olduktan sonra da bâkî kalan vücûddur. Her şey gelir geçer; gelmeden önce Evvel, geçtikten sonra Âhir hep O'dur. Bu yüzden Hakk'ın yaratışında bir başlangıç da bir bitiş de yoktur; halk ezelî ve ebedîdir.

Evvel âhirdir, âhir evveldir. Cilt 11, ikisini ayrı sanmayı bir görüş kusuru sayar:

"Bu ikilik, şaşı olanın görüşünün vasfıdır; yoksa evvel olan âhirdir, âhir olan evveldir." (Mesnevî-i Şerîf Şerhi, Cilt 11)

Evvel ile Âhir'i iki ayrı uç gibi görmek, şaşı gözün bir tek şeyi iki görmesine benzer. Aslında ikisi tek bir Zât'ın iki söylenişidir; öncesiz olan, aynı zamanda sonrasızdır. Cilt 8 bunu kulun diline koyar: "Evvel ve Âhir sensin; biz ortada hiçin hiçiyiz ki beyâna gelmez." İki uçta da Hak vardır; kul, o iki uç arasında bir "hiç"tir.

Fikirde evvel olan, amelde âhir gelir. Cilt 3, Evvel-Âhir çiftini âlemin kuruluşuna uygular: "Evvel olan, amelde âhir geldi; âlemin yapısını ezelden böyle bil." Bir işte önce tasarlanan, en son ortaya çıkar. Hakk'ın ilminde evvel olan insân-ı kâmil, yaratılışın işinde en sona bırakılmıştır; sonda gelen, aslında başta murâd edilendir. Âhir, "en geç" demek değil; "kasdın aslı" demektir.

"Âhir bunu bildim ki cihân hep sen imişsin." Cilt 3, ârifin idrâkini bir beyitle anlatır: "Senden bu cihân içre nişân ister idim ben; âhir bunu bildim ki cihân hep sen imişsin." Sâlik önce âlemde Hakk'ın izini, bir işâret arar; en sonunda anlar ki aradığı âlemin kendisi zaten O'dur. Burada "âhir" hem "nihâyet anladım" hem de o nihâyette görünen Âhir ismine bir işârettir — hakikî fâil, fiillerinin zuhûr yerinde gizlenip en sonunda kendini gösterir.

Füsûsu'l-Hikem'de el-Âhir

İbn Arabî, Âhir'i en derli toplu hâlde Kelime-i Âdemiyye'de işler; "Evvel-Âhir-Zâhir-Bâtın" âyetini şerh ederken ismin en ince yönünü açar.

Emrin tamamı O'na döndüğü için O Âhir oldu. Kelime-i Âdemiyye, Âhir'in neden Hakk'a verildiğini açıklar:

"Emrin küllîsi, bize nisbet olunduktan sonra O'na rücû' ettiği için, O 'Âhir' oldu. Böyle olunca O, ayn-ı evveliyetinde 'Âhir' ve ayn-ı âhiriyetinde 'Evvel'dir. Hakk'ın evveliyeti mukayyed bir evveliyet olsaydı, mukayyed için Âhir olması sahîh olmazdı; zîrâ mümkin için âhir yoktur, çünkü mümkinât gayr-ı mütenâhîdir." (Kelime-i Âdemiyye)

Burada ince bir nokta var: mümkün varlıkların (eşyânın) sonu yoktur, çünkü sayıca tükenmezler. O hâlde "Âhir" sıfatı eşyâya değil, ancak her şeyin sonunda kendisine döndüğü Hakk'a yakışır. Bütün iş O'ndan çıkıp yine O'na vardığı için, Hak hem başta hem sonda durur — başlangıcının tâ kendisinde Âhir, sonunun tâ kendisinde Evvel'dir.

Her mertebe bir öncekine göre zâhir, sonrakine göre bâtındır. Aynı fasıl, Evvel-Âhir çiftini Zâhir-Bâtın ile birlikte okur: "Her mertebe vücûd-ı mutlakın tenezzülünden zâhir olmuştur; her mertebe kendisinden evvelki mertebeye nisbeten 'zâhir', evvelki mertebe de ona nisbeten 'bâtın'dır." Bu dört isim — Evvel, Âhir, Zâhir, Bâtın — ayrı dört şey değil; tek vücûdun iniş mertebelerinde aldığı dört yüzdür. Hangi mertebeden bakarsan, bir yön evvel, öbürü âhir görünür.

Fikirde evvel, fiilde âhir — mimâr misali. Kelime-i Hûdiyye, Mesnevî'nin "evvel-i fikr amelde âhir geldi" beytini bir temsille açar: "Bir mimâr birisi için köşk yapmak istese, önce o köşkün sûretini zihninde tasarlar; bu sûret mimârın fikridir ve köşkün hâricî vücûdundan evveldir." Fikir baştadır ama bina sonda kurulur; demek evvel olan fikir, amelde âhir olarak görünür. Âlem de böyledir: Hakk'ın ilmindeki evvel sûret, yaratışta en sona çıkar.

Terzibaba Külliyatında el-Âhir

Terzibaba, Âhir'i hep Evvel-Zâhir-Bâtın dörtlüsüyle birlikte anar; ismin Zât'a delâlet eden bir yüz olduğunu, kâmil kulda bu dörtlünün birleştiğini söyler.

Evvel ve Âhir, Zât bakımından birbirinin aynıdır. Kelime-i Yûsufiyye dersi, isimler arası farkın nereye kadar gittiğini sorar:

"Evvel ismiyle Âhir ismi arasındaki ayrılık ne nisbette bulunur? Bildin ki esmâ Hakk'ın zâtının aynıdır; çünkü zât bakımından cümlesi birleşmiştir. Gafûr, Zâhir, Bâtın, Evvel ve Âhir isimleri, Hakk'ın zâtına delâlet etmeleri itibâriyle birbirinin aynıdır." (Kelime-i Yûsufiyye)

Demek Evvel ile Âhir mânâ yönünden ayrı görünse de, Zât'a bakan yüzleriyle tek şeydir. İsimlerin çokluğu, Zât'ın birliğini bozmaz; hepsi aynı Zât'ı işâret eder. Bu, Mesnevî'nin "evvel âhirdir" hükmünün Terzibaba dilindeki karşılığıdır.

Âhir'in bir bitişi yoktur. Mir'at-ül İrfân şerhi, ismi her türlü sınırdan ayırır:

"Evvel O'dur amma bu evveliyet için bir başlangıç düşünülemez; kezâ Âhir de O'dur ama bu Âhir için bir bitiş tevehhüm edilmesin — yani bitiş diye bir şey yoktur." (Mir'at-ül İrfân ve Şerhi)

Günlük dilde "âhir" sona, bitişe bakar; oysa ism-i ilâhî olan Âhir'de bitiş yoktur. O, "deymûmiyet" (süreklilik) sıfatıyla âhirdir; sonu olan değil, her şeyin sonunda bâkî kalandır. Aynı şerh ekler: "Âhir harflerinin varlığı O'dur" — yani sonu söyleyen harf bile yine O'nun vücûdundan vardır.

Kâmil kulda evvel ile âhir birleşir. Sâd Sûresi şerhi, bu birleşmeyi sâlikin makâmına taşır: "Bu mertebede kul, cem ile farkı aynı anda idrâk eder; zâhir ile bâtın, evvel ile âhir, ezel ile ebed onun hakikatinde birleşir. Nihâyetinde ise yalnızca Hayy ve Kayyûm olan Allah'ın hakikî varlık olduğunu müşâhede eder." Şaşı gözün ayrı gördüğü Evvel ile Âhir, kâmilin tek bakışında birleşir; o, başı ve sonu aynı anda tek bir hakikatte görür.

Değerlendirme

Üç kaynak Âhir'i Evvel ile ayrılmaz bir çift olarak okur. Mesnevî onu mahlûkun yok oluşunda bile bâkî kalan vücûd, "müntehâsız Âhir" olarak açar; Evvel ile Âhir'i ayrı sanmayı şaşı görüş sayar ve fikirde evvel olanın amelde âhir geldiğini söyler. Füsûs, ismi en ince noktasından koyar: mümkün için son yoktur, bu yüzden Âhir ancak her şeyin kendisine döndüğü Hakk'a yakışır; O, evveliyetinin aynında Âhir, âhiriyetinin aynında Evvel'dir. Terzibaba külliyatı Âhir'i Zât'a delâlet eden bir yüz sayar — Evvel ile aynı, bitişi olmayan, kâmil kulun tek bakışında Evvel'le birleşen isim. Hepsinin ortak hükmü şudur: Âhir yalnız "son" değil, her şey geçtikten sonra bâkî kalan ve bütün işin kendisine döndüğü isimdir; Evvel'den ayrı değil, onun öbür yüzüdür. Bu ismi evvel ile bir çift olarak; tamamlayıcısı olan zahir ve batin ile, bâkî kalış yönüyle ise baki ile okumak gerekir.