İçeriğe atla
Esmâü'l-Hüsnâ

Esmâ 74

الْأَوَّل

Evvel

EVVEL'dir herşeyin evveli,Böyle olduğuna deyin beli,Varlığı ezelidir ezeli,Her şeyin önü EVVEL'dir ancak.
Şerh

Kaynak: Esmâü'l-Hüsnâ (Cilt 1), s. 237 — M. Nusret Tura (düz. Terzioğlu Murat Deruni)

EL-EVVEL

Bütün varlıkların evveli olan demektir.

EVVEL' dir herşeyin evveli,
Böyle olduğuna deyin beli,
Varlığı ezelidir ezeli,
Her şeyin önü EVVEL'dir ancak.
Cilt 1 kitabının tamamını oku
Füsûs ve Mesnevî Işığında

Ahmed Avni Konuk'un Mesnevî-i Şerîf Şerhi, Terzibaba'nın Füsûsu'l-Hikem dersleri ve külliyatı ışığında derlenmiştir.

Mesnevî-i Şerîf'te el-Evvel

Mevlânâ, Evvel ismini takvimî bir "ilk" olarak değil, varlığın Zât'tan ilk belirişi — taayyün-i evvel — olarak işler; Konuk'un şerhi bu ilk zuhûru türlü adlarla açar.

Evvel, mutlak vücûdun ilk belirişidir (taayyün-i evvel). Cilt 8, "akl-ı küllün ademden yüz açmasını" doğrudan bu ilk belirişe bağlar:

"Akl-ı küllün ademden yüz açması, vücûd-ı mutlak-ı Hakk'ın mertebe-i ahadiyyetten mertebe-i vahdete tenezzülüdür; başka bir tâbirle, lâ-taayyün olan vücûd-ı mutlakın taayyün-i evvel mertebesine tenezzülüdür." (Mesnevî-i Şerîf Şerhi, Cilt 8)

Demek "evvel" dediğimiz şey, hiçbir belirti taşımayan Zât'ın (lâ-taayyün) ilk defa bir belirti, bir sûret aldığı andır. Zaman içindeki bir başlangıç değil; varlığın açığa çıkışındaki ilk basamaktır. Cilt 9 bunu zamanın da ötesine taşır: "Istılâhât-ı sûfiyyede mertebe-i ahadiyyete 'ezel-i evvel', mertebe-i vâhidiyyete de 'ezel' derler." Yani Evvel'in ardındaki asıl, ezelin de evvelidir; her başlangıcın önündeki başlangıçtır.

İlk taayyünün adı Hakîkat-i Muhammediyye'dir. Cilt 8, bu ilk belirişe bir başka isim verir: "Vücûdun mertebe-i vahdetten mertebe-i vâhidiyyete ve taayyün-i evvelden taayyün-i sânî mertebesine tenezzülü, bu hakîkat-i muhammediyye ve akl-ı küll mertebesidir." Demek ilk zuhûr eden hakikat, esmâ ve sıfatları üzerinde toplayan Hakîkat-i Muhammediyye'dir; "evvel" ile "Hakîkat-i Muhammediyye" aynı mertebenin iki adıdır.

Sâlikin "nefs-i evvel"i, onun a'yân-ı sâbitesidir. Cilt 6, bu "ilk"i kulun kendi hakikatine indirir: "'Nefs-i evvel'den murâd, Hakk'ın suver-i ilmiyyesinde takarrur eden vücûd-i ilmîdir, yani ayn-ı sâbitedir." Demek her insanın bir "ilk hâli" vardır: henüz dışarıda var olmadan önce, Hakk'ın ilminde durduğu ayn-ı sâbitesi. Kulun dış varlığı, bu ilk ilmî varlığın bir sûretidir.

"Ölmeden evvel ölmek" — kulun kendi evveline dönüşü. Cilt 4, "evvel" kelimesini bir sülûk ölçüsü yapar: "'Ölmezden evvel öl' hadîs-i şerîfi mûcebince, mevt-i tabiîden evvel öldürmüş oldum; onun bahâsı da Hakk'ın cemâl-i zâtîsi oldu." Demek tabiî ölüm gelmeden, benliği önce öldürmek gerekir; bu öldürülüş karşılıksız kalmaz, bedeli Hakk'ın cemâlidir. Kul, kendi sonradan-oluşundan sıyrılıp evveline — ilk hakikatine — böyle döner.

Füsûsu'l-Hikem'de el-Evvel

İbn Arabî, Evvel'i ilk tecellî (tecellî-i evvel) ve ilk belirleniş üzerinden işler; Terzibaba'nın Füsûs dersleri bu mertebenin adlarını sıralar.

Zât'ın ilk tenezzülü: taayyün-i evvel. Fusûs Mukaddimesi bu mertebeyi açıkça tanımlar:

"Bu mertebe, zât-ı lâ-taayyünün taayyün sûretiyle zuhûr ettiği ilk tenezzül mertebesidir. Buna 'taayyün-i evvel' ve 'ilm-i mutlak' da derler. Buna 'vahdet-i hakîkî' mertebesi de denir; çünkü bu, 'vâhidden ancak vâhid sudûr eder' sırrının yeridir." (TB. Fusûs Mukaddimesi)

Demek Zât hiçbir belirti taşımazken, kendini ilk defa "bilen, vâkıf olan" bir mertebeye iner; bu ilk iniş taayyün-i evveldir. Aynı mukaddime onu "kābiliyyet-i evvel" de sayar: "Buna 'tecellî-i evvel' de derler; zîrâ o, lâ-taayyünden evvelen zuhûr etti. 'Kābiliyyet-i evvel' de derler; zîrâ o, cümle mahlûkātın mâddesidir; bütün kābiliyetler ondan zâhir olur." Yani her şeyin imkânı, bu ilk belirişte toplanmıştır; sonraki bütün varlıklar onun açılmasıdır.

İlk belirişin onlarca adı vardır. Kelime-i Ya'kûbiyye, ehl-i hakîkatin bu tek mertebeye verdiği isimleri tek tek sayar: "Âlem-i ceberût, taayyün-i evvel, tecellî-i evvel, mertebe-i vâhidiyyet, akl-ı evvel, cevher-i evvel, hakîkat-i muhammediyye, rûh-ı küllî, kitâb-ı mübîn, âlem-i esmâ, a'yân-ı sâbite…" Demek "Evvel", müstakil bir isim değil; ilk zuhûr mertebesinin pek çok adından biridir. Hepsi aynı tek belirişi gösterir.

İlk tecellî Allah ismini doğurur. Kelime-i Yûnusiyye bu ilk tecellînin neyi açtığını söyler: "Zât-ı Hak mertebe-i ahadiyyette zuhûra meyletti; zâtı ile zâtına tecellî etti. Bu tecellî ile zâtında bilkuvve duran esmâ ve sıfatların sûretleri ilm-i ilâhîde peydâ oldu; ve bu tecellî ile zât-ı ahadî mertebe-i vâhidiyyete tenezzül edip ismi 'Allah' oldu." Demek ilk tecellî, gizli duran isimleri ilmî varlığa çıkarır ve Zât'a "Allah" adını kazandırır; isimlerin başlangıcı bu evveldir.

Terzibaba Külliyatında el-Evvel

Terzibaba, Evvel ismini tenezzül mertebeleri arasında yerleştirir, fakat asıl üzerinde durduğu, insanın "hem evvel hem âhir" oluşudur.

Evvel, yedi iniş mertebesinin ikincisidir. Mü'minûn Sûresi şerhi, Vücûd'un çokluğa inişini yedi basamakta sıralar: "Yedi yol, Vücûd'un yedi tecellî mertebesidir: lâ-taayyün (ahadiyyet), taayyün-ü evvel (ulûhiyyet), taayyün-ü sânî (vâhidiyyet), mertebe-i ervâh, mertebe-i misâl, mertebe-i şehâdet ve mertebe-i insân; Cenâb-ı Hak bu yollardan geçerek çokluk âleminde zuhûr eder." Demek taayyün-i evvel, hiçbir belirtisi olmayan Zât'tan hemen sonra gelen ilk durak; ulûhiyetin, yani "Allah" isminin mertebesidir. İniş buradan başlar.

İnsanın hakikati hem evveldir hem âhir. Gülşen-i Râz Şerhi bu ismin insandaki en ince yüzünü açar:

"Bu evvel ki âhirin aynı oldu; bu bâtın ki zâhirin aynı oldu. Cenâb-ı Hakk'ın ilk tecellîsi, Hakîkat-i Muhammedî denilen sıfat bölgesi oldu; bu nedenle insan evvel oldu. En son zuhûr etmesi ise beşeriyeti yönüyle en son meydana gelmesidir. İnsanın gerçek hâli, geniş mânâda ilk olarak zuhûra gelmesidir; dolayısıyla ilk ve son o oldu." (Gülşen-i Râz ve Şerhi)

Demek insan, beden olarak âlemin en sonunda yaratıldı; fakat hakikati — Hakîkat-i Muhammediyye — bütün zuhûrun en başında, ilk tecellîde duruyordu. Bu yüzden insan zâhiren "âhir", bâtınen "evvel"dir; Evvel ile Âhir onda birleşir. Zümer Sûresi aynı asla "Âdem-i Hakîkî, Hakîkat-i Muhammediyye, Akl-ı Evvel" der ve onu "vâhid olan Hakk'ın nefsi" diye anar.

Kulun ilk hâli, dünyaya gelmeden önceki istidâdıdır. Kelime-i Sâlihiyye & Şuaybiyye dersi, bu "evvel"i kulun kaderine bağlar: "Tecellî-i gaybî ile kalb-i ârif, vücûd-ı aynîsinden evvel ayn-ı sâbitesinde nasıl bir istidâd üzerine idiyse — yani vücuda gelmezden evvel ayn-ı sâbitesinde nasıl bir istidâdı varsa — Hak o istidâdı atâ eyler." Demek kula verilen, gelişigüzel değildir; onun daha var olmadan önceki ilk hâlinin, ezelî istidâdının karşılığıdır. Evvel, kulun kendi hakikatinin başlangıç noktasıdır.

Cemâl ile celâlin ilk öğrenilişi. Hicr Sûresi şerhi, insanın iki çeşit isimle tanışmasını bir "evvel-sonra" sırasıyla anlatır: "Âdem ve Havvâ daha evvel cennette melekî bir yaşam sürerken mânen Cemâlî esmâ ile yaşıyor, yalnız onları biliyordu; ağır olan toprak bedene girdikten sonra zorlanmaya başladılar, böylece Celâlî esmâyı da tecrübe edip öğrendiler." Demek insanın ilk hâli sırf cemâl idi; celâli ise sonradan, toprak bedenin imtihanıyla öğrendi. Kemâl, bu ikisini birlikte bilmektir.

Değerlendirme

Üç kaynak Evvel'i aynı yere koyar. Mesnevî onu mutlak vücûdun ilk belirişine (taayyün-i evvel), Hakîkat-i Muhammediyye'ye ve kulun "nefs-i evvel"ine — ayn-ı sâbitesine — bağlar; "ölmeden evvel ölmeyi" de kulun kendi evveline dönüşü sayar. Füsûs, Evvel'i Zât'ın ilk tenezzülü olarak tanımlar, ona verilen onlarca adı (akl-ı evvel, tecellî-i evvel, a'yân-ı sâbite) sıralar ve bu ilk tecellînin "Allah" ismini doğurduğunu gösterir. Terzibaba külliyatı ise ismi iniş mertebeleri içine oturtur ve asıl vurguyu insana yapar: insan beden olarak âhir, hakikat olarak evveldir; Evvel ile Âhir onda birleşir. Hepsinin ortak hükmü şudur: el-Evvel, zaman içindeki bir "ilk" değil, Zât'ın çokluğa inişindeki ilk belirişin adıdır; ve bu ilk hakikatin âlemdeki aynası, zâhiren en son gelen insandır. Bu ismi ahir, hakikat-i-muhammediyye ve ayan-i-sabite ile birlikte; "Allah" isminin doğduğu ilk tecellî olarak cami ile okumak gerekir.