İçeriğe atla
Esmâü'l-Hüsnâ

Esmâ 07

الْمُؤْمِن

Mü'min

MÜ'MİN ile imane erişirsin,Sonsuz bir tevhide girişirsin,Gerçek varlığına dönüşürsün,İman sahibi eden MÜ'MİN'dir ancak.
Şerh

Kaynak: Esmâü'l-Hüsnâ (Cilt 1), s. 119 — M. Nusret Tura (düz. Terzioğlu Murat Deruni)

EL-MÜ’MİN

وَاللّهُ وَلِيُّ الْمُؤْمِنِينَ {آل عمران/68}

( Vallah-u veliyyül mü’minîn)

3/68. “Allah Teâlâ ise mü'minlerin _veli_sidir.” Görüldüğü gibi Allah (c.c.) lühü Mü’minlerin Veli’si dir, o halde Veli olmanın ilk şartı Mü’min olmaktır. İman ehli olmayan bazı kimselerden bazı değişik haller zuhura gelse bile o hallerinden dolayı Veli’dir denemez çünkü tamamen beşeri ve nefsidir, İblis ve tebeasının işe karışmasıyla olur ve hiç bir ma’nevi yönü yoktur. Bu halin farkında olamayan bazı kişiler bu hallerden etkilenebilirler.

Yukarıdaki Âyet-i Kerîme’de görüldüğü gibi (Esmâ’ül Hüsnâ) dan üç isim vardır, biri Zât-î olan (Allah) ismidir ki Zât-ı na aittir Kulunun hissesi yoktur. Diğerleri ise Esmâ-i İlâyeden’dir ve Hakk ile Kul arasında müşterektir. İşte bu yüzden aralarında geçiş vardır. Bazan Hakk bu isimlerle Kulunda zuhur eder bazen de Kulu bu isimlerle Hakk’ta zuhur eder. Bazen de kulun kendi nefsinde bireysel olarak zuhur eder. Gerçek Velilik Hakk’ın, Kulun da, Allah ismiyle, yapmış olduğu tecel-lisi’dir, orada ve arada Kulun kulluğu kalmadığından Esmâ’ül hüsnâ’dan olan Veli ismi, Esmâ’i zâtiyye’den olan Allah ismi yönünden zuhur eder, böylece Kulunda kulluk yönüyle bulunan Veli ismi Zâtına ait olmuş olur. Çok husûsî olan bu halde ise Veli Allah’tır. Bu hal geçtikten sonra gene Kul kuldur, ancak irfaniyyet-i ile bütün bu hallerin farkındadır, farkında olması ise Onun veliliği’dir. Bu ise Kulunun veli ismiyle Hakk’ta zuhuru-dur ki, kubbelerinin altındadır. Böylece yine müşterek olan Mü’min Esmâ’sı bazen Hakk’ın Kuluna ayna olmasıyla, Kulu’nun Hakk’ta zuhuru, bazen de, Kulu’nun Hakk’a ayna olmasıyla hakk’ın kulunda ki, zuhurunu oluşturmakta’dır, Bu ise (Mü’min Mü’minin aynasıdır) Hadîs-i kudsîsi’nin faaliyyet sahasıdır. İşte daha yukarıda belirtilen, Velâyet! (zuhur hâlini kadîm hâline dönüştürmektir) ifadesinin özet açılımı budur diyebiliriz. Kulu yapmış olduğu nefs terbiyesi almış olduğu irfaniyyet hakikatleriyle nefsini tanıdıkça kendinde var olan gerçek hakikati anladığında kendinde nefsine ait bir şey kalmadığını da, anladığında işte o zaman (zuhur hâli yani “beşeriyyet-i” kadîm hâline yani “hakikatine” dönüşmektedir.)

MÜ'MİN' ile imane erişirsin,
Sonsuz bir tevhide girişirsin,
Gerçek varlığına dönüşürsün,
İman sahibi eden MÜ'MİN'dir ancak.

MÜ'MİN AYNASI

Mü'min'dir Allah'ın (c.c.) zuhur aynası,
Hakk ve kulun ortak olur aynası,
Bazen Hakk, bazen kul mürur aynası,
Mü'min'ül Mü'min'in Allah (c.c.) aynası.
İki ayna, elma Hakk'ı bildirir,
Ellerini meyva gibi dildirir,
Hakk'a ayna arif pası sildirir,
Kulunun sinesi Hakk'ın aynası.
Cilala aynanı yavaş dingince,
Sırât-ı Müstâkim nefse ilgince,
Sıratullâh dikey mi’rac bilgince,
Allah (c.c.) ile seyir aşkın aynası.
Tozunu havanda tokmak dövünce,
Cenâb-ı Hakk habib diye övünce,
Âlemlere rahmet irsal edince,
Zuhuru Muhammed (s.a.v.) insân aynası.
Özümün özü nuru yayınca,
Zulmetin aslı "Hu" anlayınca,
Zâtı'nın elini selâmlayınca,
İlâhi Hakîkat Kâ’be aynası.
Oturdum mescidde direğin dibine,
Dahil edilince sûre-i Fethine,
Habibten en güzel ders ümmetine,
Allah'ın (c.c.) ahlakı Cemâl aynası.
"Nusretiyle Aziz" olan rahmeti,
Dinleyen, dillendi bildi Ahmeti,
Dilenmiş olan saatte okunur kameti,
Seyrettiğim Mü'min, Mü'min aynası.
Nefsinin yıldızı benlik sönünce,
Vehim ve hayâli gönlün görünce,
Zuhur hâli kadim hale dönünce,
Gönle tulu etti Veli aynası.
Allahu ekberle uruc edince,
İmam kâ’besine döndü kendince,
Uydum efendime (s.a.v.) cemaat bendince,
Dur Rabb-in namazda Esmâ aynası.
Kavuşma vaktinin müjdesi bakın,
"Men reani" dedi, âleme yakîn,
"Fekad real Hak" nefsinden sakın,
Muhammedi Mi’rac Necm'in aynası.
Allah (c.c.) ve Resül (s.a.v.) den, dinlerim Duhân,
Mübarek gecede inince Kûr'ân,
Kadir gecesinde Rabb'imle Handan,
İnsânı uyaran Zât'ın aynası.
Bedri münirin de bugün bayram,
Üçyüz onüç Resül indi kelâm,
Sakin oldu eshab verdi selâm,
İnsân-ı kâmil'dir Muhammed aynası. (s.a.v.)
Cilt 1 kitabının tamamını oku
Füsûs ve Mesnevî Işığında

Ahmed Avni Konuk'un Mesnevî-i Şerîf Şerhi, Terzibaba'nın Füsûsu'l-Hikem dersleri ve külliyatı ışığında derlenmiştir.

Mesnevî-i Şerîf'te el-Mü'min

Mevlânâ, Mü'min ismini en çok "ayna" sırrı üzerinden işler; Konuk'un şerhi bu ismi hem Hakk'ın bir tecellîsi, hem de kulun emniyet bulduğu bir kapı olarak açar.

Mü'min mü'minin aynasıdır. Şerhin en çok döndüğü tema, meşhur hadîs-i şerîftir. Cilt 2, bunu doğrudan Hakk'ın tecellîsine bağlar:

"Hakîkî mü'min olan sûfîlerin kalbleri, 'Mü'min' şerîf ismi ile tecellî buyuran Hakk'ın aynasıdır." (Mesnevî-i Şerîf Şerhi, Cilt 2)

Demek "Mü'min mü'minin aynasıdır" sözündeki birinci Mü'min, Cenâb-ı Hakk'ın ismidir; kulun kalbi de o ismin yansıdığı ayna. Sâlik bir ârifin karşısında oturunca, aslında o aynada Hakk'ı seyreder; bu yüzden böyle bir meclis "tahâret-i mâneviye" (iç temizliği) verir.

Mürşid, müridin aynasıdır. Cilt 3, aynı hadîsi bir başka vecheden okur: "Birinci 'mü'min'den murâd mürşid, ikinci 'mü'min'den murâd müriddir; mürşid-i kâmil, müridin bâtınının aynasıdır. Mürid o aynada kendisini müşâhede eder." Çünkü mürşidin cemâl-i mânevîsi, "sıfât-ı nefsâniyye ve kesret tozlarından âri ve musaffâdır" — tozsuz ayna nasıl net gösterirse, kalbi pak olan kâmil de müridine kendi hakikatini öyle gösterir.

Mü'min ismi emniyet bahşeder. İsmin asıl mânâsı "güven veren"dir; Cilt 2 bunu kalbin emniyetine bağlar:

"'Mü'min' olan Hak Teâlâ, kalbi sâf olan mü'minde bu isim ile zâhir olduğu vakit, ona şeklerden emn bahşeder; onun esrârı, yakîn ile ona mekşûf olur." (Mesnevî-i Şerîf Şerhi, Cilt 2)

Şüpheden emin olmak, Mü'min isminin kulda zuhûrudur. Burada bir şart da konur: "Kalbi sâf olmayan bir mü'mine ilâhî esrâr inkişâf etmez." Yani bu emniyet, kuru bir inanç değil, kalbin saflığıyla açılan bir yakîn hâlidir.

Sûret değil mânâ matlûbdur. Cilt 2 (beyit 2929), mü'minin nazarını bir misalle koyar: "Eğer mü'min altından yapılmış bir put bulursa, onu putpereste vermez." Maksat sûret değil mânâdır; mü'min, altının kıymetini görür ama onu bâtıl bir mâbud olarak bırakmaz. İnsân-ı kâmile de sûreti için değil, taşıdığı mânâ için îtibâr edilir.

Mü'minin niyâzı makbûldür. Cilt 13, Mü'min ismini kulluk ve duâ tarafından açar: "Mü'min, mahbûb-ı ilâhî olduğundan niyâzı ve sadâsı da makbûl-i Hak'tır." Hatta Hak Teâlâ, mü'min kulun "sesini kesmemesi, niyâzına devâm etmesi için" hâcetini geciktirir. Duânın geç kabûlü bir red değil, sevilen kulun sesini uzun dinleme arzusudur.

Füsûsu'l-Hikem'de el-Mü'min

İbn Arabî'nin derslerinde Mü'min ismi müstakil bir fasıl başlığı değildir; daha çok "mü'min kul" ve îmânın hakikati üzerinden, bir de Mü'min (Ğâfir) Sûresi'nden alınan âyetler vesilesiyle geçer.

Îmân, ayn-ı sâbitenin sûretidir. Kelime-i Lûtiyye & Üzeyriyye, bir kulun mü'min oluşunu kendi ezelî hakikatine bağlar:

"Bir kimsenin ayn-ı sâbitesi, yokluk hâlinde Hâdî isminin sûreti üzere düzenlenmiş bulunmuş ise, vücûd-ı hâricîsi hâlinde dahi hidâyet sûretiyle ve mü'min olarak zâhir olur." (TB. Kelime-i Lûtiyye & Üzeyriyye)

Demek îmân sonradan giyilen bir elbise değil; kulun ayn-ı sâbitesinde (ezelî hakikatinde) Hâdî isminin nakşı varsa, o kul dünyaya mü'min olarak gelir. Allah Teâlâ bunu "ezelde onun sûret-i ilmiyyesinden bildi."

Celâl, varlığı asla döndürür. Kelime-i Yahyâviyye, Mü'min Sûresi'nin meşhur âyetini celâl tecellîsiyle okur:

"Celâl, varlıkları evveliyete döndürmek için yok eder. Nitekim 'Bugün mülk kimindir? Vâhid ve Kahhâr olan Allah'ındır!' (Mü'min, 40/16) buyurur; âyetteki isimler celâlî isimlerdendir." (TB. Kelime-i Yahyâviyye)

Burada dikkat çekici olan, "Mü'min Sûresi"nde geçen bu âyetin Mü'min isminin değil, Vâhid ve Kahhâr'ın celâl yüzünü taşımasıdır. Sûrenin adı emniyetten gelir; içindeki bu âyet ise çokluğun vahdette eriyişini gösterir.

Terzibaba Külliyatında el-Mü'min

Terzibaba, Mü'min ismini esmâ seyrinin başlangıç kapısı yapar: aynalık bu isimle açılır, diğer bütün isimler o açılan aynada seyredilir.

Aynalık Mü'minlikle başlar. Tasavvuf İzâhları, esmâ müşâhedesinin ilk şartını koyar:

"Mü'minlikle aynalık başlıyor; mü'min hakikatini idrak edende, diğer esmâ-i ilâhiyye seyredilmeye başlanıyor. Mü'min hakikati ortaya çıkmayınca aynalık ortaya çıkmıyor, aynalık ortaya çıkmayınca da Cenâb-ı Hakk'ı seyr olmuyor." (Tasavvuf İzâhları)

Demek Mü'min ismi, kalbi Hakk'a ayna kılan ilk isimdir. Bu ayna faaliyete geçmeden, ne diğer isimler seyredilir ne de Hak müşâhede edilir. Terzibaba bunu netleştirir: "Allah'ın Mü'min esmâsı, mü'min olan gönülde zuhûra çıkar; bu ayna faaliyete geçtikten sonra Cenâb-ı Hakk'ın diğer esmâlarını o aynada seyretmek mümkün olur."

Ne aynısı ne gayrısı. Aynı eser, kulun Hakk'a aynalığını ince bir ölçüyle koyar: "Cenâb-ı Hakk'ın Mü'min esmâsıyla îmân ehli olan, mü'min vasfını almış olan Hakk'ın aynası olmaktadır; ayrıca aynısı olmaktadır — aynı zamanda, ne aynısı ne de gayrısıdır." Mü'min kul, Hakk'a ayna olduğu için O'ndan ayrı değil; fakat kul olduğu için de O'nun aynısı değil. Tevhîdin bu ince çizgisi Mü'min isminde belirir.

Lâfzî mü'minden Hakk'an mü'mine. Mü'minûn Sûresi şerhi, îmânın iki derecesini ayırır: "Yakîne ulaşıncaya kadar kişi 'lâfzen mü'min' — taklîdî îmân sâhibi — iken, buraya varınca 'Hakk'an mü'min', yâni hakîkaten mü'min olur; Hakk esmâsının zuhûru olur." Önce dille söylenen, taklitle taşınan bir îmân vardır; yakîn gelince o îmân hakikate döner ve kul Mü'min isminin gerçek mazharı olur. Tasavvuf İzâhları bunu tamamlar: "Hakk'an mü'min, bütün hakikat-i ilâhiyyeyi idrak ederek îmân etmektir."

Hak, mü'min kulun gönlünde tecellî eder. Aşk ve Muhabbet Yolu, ismi bir yakınlık hâline çevirir: "O azîmüşşân, mü'min kulunun gönlünde tecellî etmektedir; Hak bize 'damarlarınızdan yakınım' diyor." Mü'min ismi, Hakk'ı uzakta değil, kulun kendi gönlünde, kendi damarından yakın gösterir; emniyet de bu yakınlıktan doğar.

Değerlendirme

Üç kaynak Mü'min ismini "ayna" ve "emniyet" ekseninde birleştirir. Mesnevî onu hem Hakk'ın tecellîsi (mü'minin kalbi Hakk'ın aynası), hem mürşid-mürid ilişkisi, hem de şüpheden emin kılan yakîn olarak açar. Füsûs, mü'min oluşu kulun ayn-ı sâbitesindeki Hâdî nakşına bağlar; Mü'min Sûresi'nin âyetini ise celâl tarafından okur. Terzibaba külliyatı Mü'min'i esmâ seyrinin başlangıcı yapar: aynalık bu isimle açılır, kul Hakk'a "ne aynısı ne gayrısı" olarak ayna olur, taklîdî îmân yakînle "Hakk'an mü'min"e döner. Hepsinin ortak hükmü şudur: Mü'min yalnız "güven veren" değil, kulun kalbini Hakk'a ayna kılan, böylece bütün esmânın seyredildiği ilk kapıyı açan isimdir. Bu ismi muheymin, ayan-i-sabite ve tevhid ile birlikte; celâlî karşılığını ise el-Kahhâr ile okumak gerekir.