İçeriğe atla
Esmâü'l-Hüsnâ

Esmâ 11

الْمُتَكَبِّر

Mütekebbir

MÜTEKEBBİR'dir kibriya sahibi,Bozamaz onunla kimse ahdini,Sende'de belirir oldunsa yakiyni,Kibriyadır örten MÜTEKEBBİR'i ancak.
Şerh

Kaynak: Esmâü'l-Hüsnâ (Cilt 1), s. 128 — M. Nusret Tura (düz. Terzioğlu Murat Deruni)

EL-MÜTEKEBBİR

Her şeyde ve her hâdisede büyüklüğünü gösteren, azamet ve yüceliğini izhâr eden.

MÜTEKEBBİR' dir kibriya sahibi,
Bozamaz onunla kimse ahdini,
Sende'de belirir oldunsa yakiyni,
Kibriyadır örten MÜTEKEBBİR'i ancak.
Cilt 1 kitabının tamamını oku
Füsûs ve Mesnevî Işığında

Ahmed Avni Konuk'un Mesnevî-i Şerîf Şerhi, Terzibaba'nın Füsûsu'l-Hikem dersleri ve külliyatı ışığında derlenmiştir.

Mesnevî-i Şerîf'te el-Mütekebbir

Mevlânâ, Mütekebbir ismini iki yüzüyle işler: Hakk'a âit olduğunda büyüklükte teklik, kulda nefse hizmet edince çiğnenmesi gereken kibir. Konuk'un şerhi bu ismin gerçek sâhibi ile sahte mazharını birbirinden ayırır.

Kibri büyüklenene karşı kullanmak. Şerhin dikkat çekici teması, Mütekebbir sıfatının yerli yerinde kullanılışıdır. Cilt 9, bir hadîs-i şerîfe dayanır:

"'Kibir mütekebbirlere karşı sadakadır' buyrulduğu cihetle, mütekebbir kimselere sıfat-ı kibr ile zâhir olmak meşrû'dur. Bu sıfatların sû'-i isti'mâli memnû'dur." (Mesnevî-i Şerîf Şerhi, Cilt 9)

Demek büyüklenmek mutlak yasak değil; büyüklenene karşı dik durmak bir sadaka sayılır. Yasak olan, bu sıfatı yerinden oynatıp zayıfa, hakka ve Hakk'a karşı kullanmaktır. Mütekebbir'in mazharı olmak, kibrini büyüklük taslayanın gururunu kırmakta harcamaktır.

Büyük başın eğilmesi gereken kapı. Cilt 6, kibrin nasıl kırıldığını bir misalle anlatır: Mûsâ (a.s.) Kuds'teki hisârın kapısını alçak yaptı, "tâ ki aslâ baş eğmek şânlarından olmayan cebbâr ve mütekebbirler, o hisâra girerken başlarını eğmeğe mecbûr olsunlar." Büyüklenen, ancak alçak bir kapıdan geçerken boyun eğmek zorunda kalır; Hak da nefsin kibrini böyle dar kapılardan geçirerek kırar. Cilt 6 büyüklenenlerin sonunu da koyar: Hak Teâlâ "o mütekebbirlerin ibâdet etmeleri için cehennemi tahsis etti" — kibrin vardığı yer, eğilmeyenin ebedî eğdirildiği yerdir.

Halîfe huzûrunda ölmüş gibi olmak. Cilt 2, kibrin tek çâresini fenâda (benliğin erimesinde) gösterir:

"Halîfe-i Hak huzûrunda, ey mütekebbir, kendi enâniyetini ve tedbîrini terk edip bir ölmüş gibi olman lâzım idi." (Mesnevî-i Şerîf Şerhi, Cilt 2)

"Kurt sîretinde olan mütekebbir", arslanın — yani kâmilin — huzûrunda "ben de varım" dediği için başı koparılır. Demek mürşid huzûrunda kibrini saklayan değil, enâniyetini tamâmen bırakan kurtulur. Cilt 9 ise mahşerden bir sahne koyar: cehennemde zayıflar, kendilerini dünyâda peşlerine taktıkları "mütekebbir rüesâsına" — büyüklük taslayan önderlerine — sığınır, ama o önderler kendilerini bile kurtaramaz. Kibrin önderliği, âhirette en çâresiz hâle döner.

Füsûsu'l-Hikem'de el-Mütekebbir

İbn Arabî, Mütekebbir'i tek başına değil, Azîz ve Cebbâr ile bir öbek hâlinde, celâl isimlerinin içinde okur. Terzibaba'nın Füsûs dersleri bu öbeğin hangi varlıkları zuhûra çıkardığını gösterir.

Azîz, Cebbâr, Mütekebbir — süfliyâtın zuhûr kaynağı. Kelime-i Tevhîd, isimlerin her birinin bir varlık çeşidi doğurduğunu anlatır:

"Kuddûsiyyet ile tecellî etti, ervâh-ı mukaddese zuhûr etti; Selâmiyyet ile tecellî etti, Rasûl-i A'zam zuhûra geldi... Azîz, Cebbâr, Mütekebbir isimleriyle tecellî etti, 'nefs' ve 'şeytan' gibi süfliyyât ortaya çıktı." (Kelime-i Tevhîd)

Demek nefs ve şeytan, yokluktan değil, Mütekebbir'in de içinde olduğu celâl isimlerinin tecellîsinden zuhûra gelmiştir. Kelime-i Nûhiyye bunu toparlar: "Azîz, Cebbâr, Mütekebbir, Kahhâr isimleri hep Celâl isminin kapsamındadır." Mütekebbir kendi başına bir kötülük değil; nefste yanlış yere düştüğünde süflî yüzünü gösterir.

Firavun — rubûbiyeti kendine isteyen mütekebbir. Kelime-i Mûseviyye, ismin nefsânî zuhûrunun en açık örneğini koyar: ateşten çıkmayacak taifeler arasında "Allah Teâlâ üzerine mütekebbir olanlar; Firavun ve emsâli gibi ki, rubûbiyeti Allah Teâlâ'dan nefyedip kendi nefsi için iddiâ eden kimse" sayılır. Mütekebbir'in en tehlikeli hâli, büyüklüğü Hakk'tan çekip alıp kendine mâl etmektir — Firavun'un "ben sizin en yüce rabbinizim" deyişi tam budur.

Cehennemde celâl isimlerinin sahası kalmaz. Kelime-i Muhammediyye bir incelik ekler: şerîate uyup nefs-i emmâreyi dengeleyen kimsede "Kahhâr, Cebbâr, Mütekebbir gibi isimler artık kaldırılmış olur, çünkü orada sahaları yoktur." Nefsin kibri pişip kırılınca, bu isimlerin süflî tecellîsi yerini bulamaz. Kelime-i Âdemiyye aynı terbiyeyi gösterir: akıl, gönül ve irfâniyet devreye girince "Azîz, Cebbâr, Mütekebbir, benlik, kibir" yavaş yavaş izole edilir, yerine Rahmân ve muhabbet kalır. Demek sülûk, bu ismi söküp atmak değil, onu nefsin elinden alıp yerli yerine koymaktır.

Terzibaba Külliyatında el-Mütekebbir

Terzibaba, Mütekebbir'i en somut hâliyle işler: hem büyüklük yalnız Hakk'a yakışan bir örtü, hem de kulda iblisliğin kapısı.

Kibriyâ ancak Mütekebbir'i örter. Necdet Divânı, ismin Hakk'a âit yüzünü över:

"MÜTEKEBBİR'dir kibriyâ sâhibi, bozamaz onunla kimse ahdini... Kibriyâdır örten MÜTEKEBBİR'i ancak." (Necdet Divânı)

Demek gerçek büyüklük (kibriyâ) yalnız Hakk'ındır; o büyüklüğü ancak Hakk'ın kendi azameti taşır ve örter. Kul bu büyüklüğe ortak olmaya kalkınca taşıyamaz, altında ezilir.

İçerideki iblisle dışarıdaki iblisin buluşması. Bakara Sûresi şerhi, ismin insandaki varlığını açık koyar: "Azîz, Cebbâr, Mütekebbir isimleri bizde de mevcut... bu Esmâ-i İlâhiyye'nin insandaki mevcûdiyeti iblislik yönünü ortaya çıkartıyor; eğer bu olmazsa insan eksik olur." Terzibaba bu isimleri insandan söküp atmaz; onlar olmadan insanın imtihanı eksik kalır. Tehlike, "içerdeki iblisle dışarıdaki iblis buluştuğu" anda, yani kul bu kibri dış destekle besleyip Hakk'ı dinlemez hâle geldiğindedir.

İblîs'in üç ismi nefse çevirişi. Hicr Sûresi şerhi, secde etmeyen İblîs'in hâlini üç ismin yanlış kullanımına bağlar: "kendisini üstün görmesi 'Azîz' esmâsının, kibre kapılıp secde etmemesi 'Mütekebbir' esmâsının, kendi irâdesini Hakk'ın emrinin üstünde tutması 'Cebbâr' esmâsının nefsânî yönden zuhûrudur." Demek İblîs yeni bir kötülük îcâd etmedi; ilâhî isimleri hakîkat yönünden değil nefsânî yönden kullandı. Kıyâmet Sûresi şerhi bunu bir tasvire döker: büyüklenen kişi "ehli olduğu Mütekebbir esmâsının yanına, yani rabbi olan İblîs'in yanına caka sata sata gider." Mü'min Sûresi ise varış yerini gösterir: "Cehennem kapıları Azîz, Cebbâr, Mütekebbir kapılarıdır."

Değerlendirme

Üç kaynak Mütekebbir'i tek bir hükümde birleştirir: büyüklük gerçekte yalnız Hakk'a yakışır; kulda bu isim ya yerli yerinde bir sadaka, ya da nefse hizmet eden bir iblisliktir. Mesnevî onu büyüklenene karşı dik durmaya, alçak kapıda boyun eğdirilen kibre ve halîfe huzûrunda fenâya bağlar. Füsûs, Mütekebbir'i Azîz ve Cebbâr ile bir celâl öbeği sayar; nefs ve şeytanın bu isimlerden zuhûra geldiğini, Firavun'un büyüklüğü Hakk'tan çekip kendine mâl edişini, sülûkle bu isimlerin nefisteki sahasının kaldırılışını gösterir. Terzibaba külliyatı ise bu üç ismi insandaki iblislik kapısı olarak işler — onlar olmadan imtihan eksik, fakat dış iblisle buluştuğunda helâk edicidir. Hepsinin ortak hükmü şudur: Mütekebbir'in büyüklüğü Hakk'ın örtüsüdür; kul bu örtüyü kendi üstüne çekince kibirleşir, onu yerine bırakınca kulluğa erer. Bu ismi aziz, cebbar ve kahhar ile bir celâl öbeği olarak; nefsin terbiyesindeki yerini ise fena ile okumak gerekir.