İçeriğe atla
Esmâü'l-Hüsnâ

Esmâ 12

الْخَالِق

Hâlik

HALİK'tir dilediğince Halk eder,Mahlûkunu hep sena eder,Cümle varlığı içten dıştan yeder,Hâlk eden halk olan HALİK'tir ancak.
Şerh

Kaynak: Esmâü'l-Hüsnâ (Cilt 1), s. 21 — M. Nusret Tura (düz. Terzioğlu Murat Deruni)

Ey benim Halim ve Selim Allah'ım... Müsâade-i ilâhiyenle kardeşlerime Senin bize öğrettiğin ve Sana karşı kullanmamızı istediğin "Allah" ism-i şerifinden bir miktar bahsedeyim:

ALLAH-HÂLİK

Kalemi kâğıda bastığımız anda bir nokta yazmış oluruz. O noktaya vahidiyet noktası derler; bütün harflerin ve adaletlerin aslı, o noktadır. Başlangıçta onunla başlandığı gibi satırların, cümlelerin, hatta kitabın sona enliği zaman yine nokta kullanırız.

Termometrenin içinde civanın hava ile birleştiği yer de bir noktadır. Bu nokta 10 derece yükselse, her derecesi aklın bîr derecesini gösteren en üstteki mertebeye akl-ı evvel denir. Hani şu Hazret-i Peygamber (s.a.v.) Mi'rac gecesi Cebrail aleyhisselâm ile (yâni kendi kemâle ermiş akıllarının bir melek şeklinde tecessüm ederek vahiy ve Kur'ân-ı Kerîm'i parça parça getirdiği zaman) Cebrail "Yâ Muhammed, ben daha yukarı çıkamam, yanarım" dediğinde, Efendimiz, "yanarsam, ben yanayım" deyip aşk ile huzur-u ilâhiyyeye çıkıp her tarafı seyir ve temâsâ ettikten sonra avdet ettiği nokta gibi hep o noktadır. Buna ruh-u muhammedî, akl-ı küll dahi derler. Yani Hakîkat-ı İlâhiyeye, Hakîkat-ı Muhammediyeye akıl yolu ile gidilmez; ancak aşk ile Efendimizin (s.a.v.) gittiği ve gösterdiği yoldan, Hakk'ın kelâmı olan Kur'ân-ı Kerîm'in nurunun ışığı altında onun vârislerinin gidip geldikleri yoldan gidilebilir. Bu hâle "mi'rac" denir ki, her kimsenin kârı değildir. Hidayet, riyazât, mücâdele, mücâhede, şiddetli istek işidir. Bu ilme ilm-i ledün ve tasavvuf denir. Termometrenin noktası sıfıra indimi o zaman beşerin aklı; akl-ı cüz'î, akl-ı maaş ismini alır. Bunun vazifesi; ne yesem, ne giysem, nereyi gezsem, hangi romanı okusam, kiminle lâk lâk etsem v.s. bunları düşünmekten ibarettir.

Sıfırdan aşağı dereceler, nefis ve şeytan nâmı altında fenalıklarla tezahür eder. Kimi kafese koysam, dolandırsam, şunu çalsam, şunu soysam, süte su katsam, kumar oynayıp para kazansam, vaktimi ilimle ibadetle geçireceğim yerde gezip tozsam, çapkınlık yapsam v.b. diye düşünür. Kendi ufak bir menfaati için cana kıyar, şerefe kıyar, başkasının emeğine kıyar, memlekete kıyar, herşeyi feda eder.

İnsanlar bir parça Cenâb-ı Hakk'a yanaşsalar, ibadet ederek, doğru yol üzerinde Efendimiz (s.a.v.)’in buyurduğu gibi, "Nefsini bilen Rabbîni bilir" sözüne uyarak kendilerini bilseler, nasıl içki içerler, nasıl kumar oynarlar, çoluk çocuğunun rızıklarını, şereflerini nasıl ellere verirler, nasıl hırsızlık yaparlar, nasıl adam öldürürler? Şüphesiz, Cenâb-ı Hakk'ın Âdil ve Müntakim sıfâtları tecelli edecektir. Bu âlemde inleye inleye can verecek; öteki âlemde de ruhu türlü hayvanlar şeklinde tecessüm ederek, onlarla halleşecektir. İşte sıfırın üstündeki mertebelerin sonuna ermek sûretiyle kişi (ا) elif sırrına mazhar oluyor.

İkinci harf (ل) lâm'dır. Buna lâm-ı velayet derler. İkinci (ل) lâm'a lâm-ı risâlet derler ki Efendimizin bize bildirdiği ilmin çerçevesi dahilinde ma’nâdan haberler alır. Ve sonra (b) be harfini geçerek makâm-ı Kâb-ı Kavseyn denilen ba-yı, hüviyeti devrederek ebediyete intikal eder. İşte kâmil insânın yolu da budur.

Cenâb-ı Allah'ın 99 güzel ismi vardır; onları da sonra anlatmak isterim. İsm-i Celâl denilen Allah ism-i şerifini evliyaullah hazerâtı şöyle anlatırlar:

İsm-i Zât, müstecem'u cemiü's-sıfâttır. Esmâ-i mütekâbile ve sıfâtı mütezadde cem'inin ehadiyetine derler. Bunun daha fazla izaha tahammülü yoktur.

Gazetelerde hastalık bahislerinde anlatırlar. Sonra da "Bir doktora müracaat ediniz" derler; siz de böyle yapın... Hastalar, hekimin tavsiyelerine riayet ederek "yap" dediği şeyleri yaparlar, "yapma" dediğini yapmazlarsa şifa ve sıhhat bulurlar. Gönül hastaları da hekimin tavsiyelerine riayet etmelidirler. Bu âlem iptilâ âlemidir. Herkes bir yol tutturmuş gidiyor. Bu gidiş hedefsiz bir gidiştir. Avının gölgesine bakarak koşan bir avcı gibi…

Akıllı kimseler hayal peşinde değil, hakîkat peşinde koşarlar. Gönlünüzün derinliklerinde hakîkatinizin menbaını bulun. Oradan temasa daha faydalıdır.

Şimdi müsaadenize arz ediyorum. "Tanrı" demekle "Dieu" demekle tam ve hakikî ma’nâsiyle "Allah" anlaşılmış olur mu? Herkesin kendi ismi vardır, onunla çağrılır. Başka bir isimle çağırılırsa hiç kimse dönüp bakmaz. Siz ona o ismi takmışsınız ama bakalım sahibi o ismi kabul edecek mi? İşte muhterem kardeşlerim ibadette, ezan okumada veya Kûr'ân-ı Kerîm'den istifade de Türkçe veya herhangi bir başka lisana tercümesinden netice almak kısır bir iştir. Arapçadaki fesahat ve şumûl hiç bir lisanda yoktur. Nasıl ki her mesleğin bîr hususiyetti vardır ve bir ihtisas işidir. Din işi de böyledir. Her aklı ermeyen her işe karışmamalıdır. Bir alman, bir ingiliz kendi dininin kısırlığını, aczîyetini anlar müslüman olur. Yani İslâm dinini incelemek için arapçayı öğrenir. Çünkü bu gayesi için lâzımdır ona. O kimse Türk oldum demiyor. Türkçe öğrenmeyi tercih etmiyor. Türklük, slavlık, cermenlik birer kavim isimleridir. Protestanlık, katoliklik, mesihîlik ve islâmlık ise birer din isimleridir.

Bir tarihte de alaturka ve alafranga müzik hakkında tercih ettiğin nedir dîye sorarlardı. Düşündüm ikisinin de zevkli ve zevksiz olanı vardı. Fakat umumiyet itibariyle alafranga müzik "vücûdu" harekete geçirir, şevke getirir, oynatır. Bunu tercih eden hoplar, zıplar. Fakat alaturka müziğin ma’nâları derin olanları "ruhları" çûş-u hurûşa getirir.

Meselâ, yüksek sesle Kûr'ân-ı Kerîm'in okunması, mevlid-i şerifler, Mevlânâ âyinleri herkesi huzur ve hûşû içinde bırakır. İnsan hafifler ve o hâli daima arar. Neden? Çünkü ruh vücudtan, kesafet âleminden kurtulmuş, âlem-i ma’nâya uçmuştur. Şimdi size sorarım: Asıl olan ruh mudur? Ten midir? Teni, yani cesedi incelersek, anâsır denilen dört maddenin, — yani ateş, hava, su ve toprağın— itidal üzere birleşmesinden hâsıl olan bîr halita olduğunu görürüz. İçinden ruh olan sultanı çıkardınız mı, geriye hissiz bir varlık kalır. Kesseniz, yaksanız ses bile vermez; hissi yok, canı yok, sanki bir taştır. Nerede o ağız ki, güler, söyler, şakır. Nerede o yiyen, içen, konuşan, neşe tadan varlık, ne oldu? O vücudun suyu suya, havası havaya, ateşi güneşe, kalan madde de toprağa döndü; yani herşey aslına gitti. Demek saltanat ruhun imiş ki o da aslına gitti. Ruh cesetle birleşir, gönül denen bir evlâd sahibi olurlar. Gönül gördüğü herşeye takılır. Onu sever, babası olan ruhun himayesine girerse ibadetle hakka erer. Cesed olan validenin hükmüne girerse yaşamak ve eğlenmek için ne yapmak lazımsa yapar.

Beşikten mezara kadar gönül, ruh ile nefsin mücadele, muharebe sahnesidir. Nefis demek, vücudun yani hayvani vücudun, ruhun, aklın cazibesinden ayrılıp süfliyete, ebedî olmayan fanî varlıklara çeken kuvvet demektir.

İşte insanlar bir miktar nefis mücadelesi ile ve bu mücadele nisbetinde hakîkat yolunda ilerlerler ve vâsıl olabilirler. "Sırat-ı müstakim" dedikleri budur. Herkes gece yatar yatmaz, kendisini mahkeme-i kübrâ huzurunda farzederek muhasebe-i nefs dedikleri bir soruşturma ile vicdanına karşı muhakeme etmelidir.

Meselâ, Rabbi ona sorar: "Ey Osman, ben sana hayat verdim, sıhhat verdim, ilim verdim, servet verdim, sen bugün ne yaptın? Verdiğim nimetlere karşı nasıl şükrettin? Arkadaşlarına, komşularına çoluk çocuğuna, fakîrlere karşı nasıl hareket ettin?" Osman eğer "Yâ Rab! Sen bin lira maaşımı arttırmıyorsun ki, komşum 1500 lira alıyor" diye söze başladı mı, işte nankör oldu gitti. İnsan bir amirinin karşısında bile böyle konuşmaz. İlk insan Âdem aleyhisselâm da milyonlarca senenin sonunda arz üzerinde, mâden, nebat, hayvan derecelerinden geçerek tekâmül ede ede vücuda getirildi. O, erkekli-dişili insanlardan biri idi… Havva anamız da tabiî ki, onun gibi idi… Ama Âdem iki kısımdır: Biri insan sûretine erişmiş âdem, diğeri o sûretlerin içinde kendini idrak eden âdem-i ma’nâ ki namaz kılarken ayakta (elif), rukûda (dal), secdede (mim) şekillerini tekrarlayarak, âdemlîğini vücud ile de itiraf ederler.

İnsan bu demektir. Ma’nâsı göz bebeği; yani kâinat bütün devir hareketleriyle, varlıkları ile çalışmış çabalamış öz olarak o insanı vücuda getirmiş, demek olduğunu bilen, anlayan kimse demektir. Ondan yüksek vücud mertebesi yoktur. Bu vücud, ruhun bineğidir. Yani devesidir. Buna iyi bakmazsanız, geçici olan bu âlemde hakîkat şehrine varamazsınız; yedireceksiniz, içireceksiniz, üşütmeyeceksiniz, üstüne binerken heybelerinizle, ağır eşya ile yormayacaksınız. Arz üzerinde Âdem aleyhisselâm kendisi gibi bir vücuda daha rastladı; fakat onun vücudunda ve ahlâkında kendisinden farklı bazı değişiklikler gördü. Cennet gibi olan o muhitte arkadaşlıkları günden güne ilerliyordu. Men edilen muhabbet ve muaşaka meyvasına el uzatmak hamlesi, Âdem'den geldi. Esasen sol kaburga kemiklerinin altında bulunan kalp ve bu kalpteki kadına muhabbet arzusu, kaburga kemiğinden yaratıldı, şeklinde ifade edilmiştir.

Meselenin özüne geliyoruz. Çocuklar dünyaya gelmeye başladıkça, onları beslemek ve idare etmek, cennetten cehenneme gelmek gibidir.

İlk insanı biliyorsunuz: Âdem aleyhisselâmdır. Din kitaplarında yazdığı veçhiyle sol kaburgasından da Havva validemiz yaratıldı. Âdem babamız ruh olarak milyonlarca sene bekledi, taştan toprak, topraktan bitki, bitkilerden hayvanlar, istihalelerle tekâmül ede ede dünyada peyda oldular.

Mâdeniyattan bitkilere intikal için “mercan” kanalından; bitkilerden hayvanlara intikal için "nahil (hurma)" berzahından; geçilmiştir.

Bu suretle Âdem ve Havva, Allah'ın celâl ve cemâl ellerinde çamurdan yaratılmış oldu. Herbiri bir taraftan rızk ararken, birbirlerini kaybediyorlar, Havva "Âdem" diye, Âdem de "Rabbim" diye ağlıyor. Ve nihayet, her firâkin sonu vuslattır. Her aşkın sonu mâşukâ erişmektir.

Zelâm âbad-ı hicran olsa ey dil meskenin şad ol
Cihanda bundan âlâ müjde-bahşâyı nihân olmaz dedikleri gibi.

Gecenin gündüzü geliyor, buluşuyorlar, Cenâb-ı Hakk dualarını kabul ediyor, ama Âdem'e soruyor: "Sana yeme dediğim şeyi niçin yedin?" Âdem, mahcup, edebli, hayâlı önüne bakıyor; tekerrür eden suale "Yâ Rabbim, şeytan Havva'yı, Havva da beni kandırdı ona uyduk, affet" diyor.

Rabbimizin şiddetli bîr suali daha: "Ben sana emir vermesem kanmanızda mazur olabilirdiniz. Kat'î emir verdiğim halde niçin yediniz?" Cevap yok. Cenâb-ı Hakk, yine soruyor: "Şeytana sana secde etmesi için emir vermiştim, 'o topraktan, ben ateşten yaratıldım ateş topraktan üstündür, secde etmem' dedi. Halbuki zürriyetinizin çoğalması muradımdır. İnsanlar men edildikleri şeylere haris olurlar. Nazar-ı dikkatinizi oraya çekmek için, 'o ağacın meyvasından yemeyin' demiştim. Size yemek hususundaki hareket kudretini kim verdi?" dediği zaman, Âdem, utancından yere bakarak "Yâ Rabbe'l-Âlemîn, bizleri yaratan sensin, bizim bir isimden başka varlığımız yoktur. Âlem Senin, vücud senin, kudret senin... Ben bunları biliyordum, fakat Sana olan sevgim, saygım sonsuzdur. Bir kulun, efendisine karşı 'Sensin' diyerek, kabahatliyi göstermesi laneti mucip bir harekettir. Şeytan da bazen bu yüzden huzurundan kovulmuştur. Bundan ibret aldım, nasıl hoşa gitmeyen bir cevap verebilirdim?" Cenâb-ı Hakk memnun kalıyor, "İşte" diyor, "Benim bir emanetim var. Dağlar, taşlar bu emanetimi kabul etmediler, 'taşıyamayız' diye korktular. İlim, aşk, idrakten ibaret olan bu emanetimi sana veriyorum. Daima seninle beraberim. Senden sonra senden âsi, azgın evlâtlar da gelecektir. Fakat şeftin sülâlenden bir de peygamberlerimin sonuncusu olan mefhar-i mevcudat, ekmelü't-tahiyyât, hâtemü'l-enbiya, sultanü'l-evliya habibim Muhammed Mustafa'mı göndereceğim, onunla iftihar edebilirsin" diyor.

İşte muhterem kardeşlerim. Aynı ananın, aynı babanın sülâlesindeniz. Aynı Sultanın uşaklarıyız. Aynı Rabb-in kullarıyız. Nasıl birbirimizi kandırırız, soyarız, öldürürüz. Hepimiz bu âlemden bir kervan gibi gelip geçmekteyiz.

Dört mevsimiyle, yıldızlarıyla, güneşiyle, suyu ile havası ile toprağı ile âlem aynı âlemdir. Biz ise bir yolcuyuz çıplak geldik, çıplak döneceğiz. Nihayet yüz senelik bir ömrümüz vardır. Birbirimizi incitmeye değer mi? Bir zarara, bir harekete uğrarsak bir sevdiğimiz ölse aynı cihan bize zindan olur.

Bir işte kazanan, muvaffak olan, yeni evlenip yuva kuran gençler için bu, aynı âlem-i cennettir. Demek ki bu âlem bazı kimselere cehennem bazı kimselere cennet, bazı kimselere de aşk, huzur, vuslat, idrak yeridir.

Bugün kü cennet-i irfana dahil olsalar uşşak,
Yarın ki vaad olan huri veya gılmanı neylerler.

Anın için cenâb-ı Mevlânâ, Kâdir-i Mutlak hazretlerine buyurmuşlar ki, "Ey sevgilim, bu güzel cennet gibi âlemde bu ilkbahar günlerinde gönlüm Senin aşkında dolu oldukça bütün bunlar neye yarar gözüm. Onları görmez. Senden gözümü ayırıp onlara bakmam. Dünya derdine düşüp de Senden gafil isem, bu âlem yine bana yaramaz. Bir zindan demektir. Fânî geçici bir varlıktır. Sensiz, aşksiz bir âlemi ne yapayım?" İşte sevgili kardeşlerim; her akşam kendinizi hesaba çekiniz, elinizden dilinizden kimse incinmedi ise iyilik yolundasınız. Eğer kabahatlarınız olup da onları tekrarlamamaya gayret ediyorsanız nefsinizle mücadele halindesiniz; eğer kabahatleriniz artıyorsa vicdan azabı yakanıza yapışır. Cehennemin azabına hazır olunuz. Tövbelerinizi kabul eden her hareketinizi gören, bilen o büyük Varlık'tan tövbe ve istiğfar da etmezseniz öteki âleme varmadar dertler, belâlar sizi yakalayacaktır. "Ölürken yedi yorgan paraladı' derler ya! İşte o adalettir, Müslümanlık yolu hiçbir zaman tenbellik yolu değildir. Size bir hikâye anlatayım da dinleyin:

Bir adam Mûsâ peygamber zamanında diyor ki: "Yâ Mûsâ Ben bundan sonra senin Rabb-ine ibadet etmeyeceğim, Onu tanımıyorum; söyle benim rızkımı kessin." Hazret-i Mûsâ, Tûr dağında Cenâb-ı Hak ile konuşmaya gidiyor, konuşuyorlar; bu küstah kulun ifadesini söylemeye utanıyor. Kavminin arasına gitmek için müsaade isteyeceği sırada, o sedayı lâhûtiyi işitiyor: "Ey Mûsâ, sana bir rızkını kesrnekliğim için bana haber göndermişti. Bana söylemeye unuttun. Ona söyle ki eğer o kulluktan geçtiyse, Ben Rezzâk-ı âlemim… Onsekizbin âlemin Halikıyım. Ben Rabb ve Rezzâk sıfatlarımdan vaz geçmeyeceğim, benim Sabûr ism-i şerifim de vardır. Âsî kullarımın tövbelerini beklerim" buyuruyorlar.

Hazret-i Mûsâ kavmi arasına avdet ettiğinde, herkesin muvacehesinde Cenâb-ı Hakk'ın bu âsî kula olan sözlerini söylüyor. Âsî kul ise, "aman ya Mûsâ; senin ne büyük âl-i cenâb Rabb-in varmış. Demek benim küstahlığımı da hoş karşılıyor. Çabuk bana dinini öğret; Ona ölünceye kadar kullukta devam edeceğim" diye tövbekar oluyor. Eskisinden daha fazla, daha memnun ibadete başlıyor. Diğer bir adam da "madem ki Cenâb-ı Hak ve tekaddes hazretleri 'Ben Rezzak ve Kerim'im' diyor, ben çalışmayacağım artık. Bakalım benim rızkımı da verecek mi?" diye bîr ormana giriyor. Ormanda bir sığır dolaşırken bir arslan gelip sığırı parçalıyor. Karnını doyurup yalanarak gidiyor. Adam korkudan ağaca çıkmış seyrederken, bir kurt belirmiş. Arslandan artan etlerden yiyip karnını doyurmuş gitmiş. Daha sonra sırtlan, sonra kediler, atmacalar, köpekler ve nihayet karıncalar koca öküzü sıfıra indirmişler. Adamın hayretten ağzı açık kalmış. "Eğer arslandan sonra ağaçtan inip bir parça et kesip saklasaydım, şimdi de bir ateş yakarak onları pişirir, ben de nafakalanırdım." Tam bu sırada gaipten bir ses gelmiş: "Ey Âdemoğlu! kedi köpek gibi olup miskin miskin herkesin artığını bekliyeceğine aslan gibi ol da, sen istediğin parçayı al. Diğer âcizler de senden kalanı yesinler." Adam bu vak'adan ibret alarak çalışıp kazanmaya ve çalışamayanlara yardıma başlar.

Muhterem kardeşlerim; Eğer dikkat ederseniz evliyaullah hazeratı hiçbir zaman koltuk altında tufeyli geçinmemişlerdir. Kimi Süleyman peygamber gibi dünya ve âhiret sahibi olmuş; kimi İbrahim Ethem gibi hükümdar imiş; kimi Efendimiz gibi ticaretle uğraşmış; kimi çoban, kimi eskici, hasırcı, zenbilci olarak yaşamışlardır. Mesele nerede? Temiz ahlâk sahibi olarak çalışırsan çalış; haktan ayrılma. Vicdanın sesîni duy!

Vicdanın emri, herşeyde kendini küçük görmek, karşısındakini büyük görmek, kendine arslan payı ayırıp diğerlerini hiçe saymamak, kardeşlerini daha evvel düşünmek ve tercih etmektir. Bu hakkın bir nurudur. Hemcinsine yardım, hizmet, hürmet yoludur. İyi insanların gönlü o zaman rahat olur.

İki fakir karşılaşmışlar, biri diğerine sormuş: nasılsın iyi misin? Ne yiyip içersin? Diğeri cevap veriyor: Çok şükür iyiyim bulursam yiyorum bulmazsam sabrediyorum.

Olur mu yahu? Bizim Horasan'ın köpekleri böyle yapıyor.

Peki sen ne yapıyorsun, söyle de onu yapayım.

Çalışıp kazandığımı fakirlerle paylaşıp, yiyorum. Bir iş bulup çalışamazsam, kazanamazsam yine Rabb-ime şükrediyorum. Beni insan olarak yarattığı için, hıristiyan sulbünden getirmediği için, bu yaşa kadar bana rızık verdiği için" cevabını vermiş.

Muhterem kardeşlerim; mevzuumuz çok geniş olduğu için gönüle geldiği gibi yazıyorum. Evveli, âhiri olmayan bîr Rabb-in kulu olduğum için yazılarımızın da başı sonu olmayacaktır, Şimdi rastladığım bir arkadaştan duydum. Bir Türk kızı bir Amerikalı'ya aşık olmuş. Beraberce, oğlanın memleketine gitmişler. Kâim-peder ve kâim valide bakıyorlar ki, bu kızda ne kiliseye gitmek var, ne de evde ibadet. Bir müddet bu hâli yeni evliliğe ve balayına hamlediyorlar. Birkaç ay sonra kaynana ağzını açıyor:

Kızım sen hangi millettensin? Türküm. Dinin? İslâm.

“Kızım bu nasıl İslâmlık, nasıl Türklük? Bizim bildiğimiz Türkler müslüman bir millettir. Bizdeki gibi din hürriyeti vardır; fakat kendi dinleri İslâm'dır, İslâmlar ise bizim gibi her pazar değil, hergün beş defa ibadet ederler. Dinsiz bir millet payidar olamaz. Kâinatı yaratan bir Allah var, siz peygamberlerden Hazret-i Muhammed'in yolunu tutuyorsunuz. Muhammed'in yolu böyle midir? Din için bir hareketi olmayan sen, çocuğunu nasıl terbiye edeceksin? Memleketimiz dinsizler memleketi değil" der. Kız derhal vaziyeti anasına bildirir. Ve dinî malûmat ister. Görüyor musunuz muhterem okuyucularım? Bu olur mu? Nereye gidiyoruz, bu nasıl babalıktır? Ananın babanın son vazifesi çocuğunu namuslu ve mütedeyyin bir eş ile evlendirmektir.

Dört unsurdan biri olan hararetin bilirsiniz aslı güneştir. Güneşin bir yakıcılığı, bir de aydınlatıcılığı yani nuru ve narı vardır. Biri Hakk’ın cemâline, diğeri celâline misaldir. İnsanların da bir güler yüzü, tatlı sözü vardır. Bir de öfkesi ve küfrü vardır. Hayatın mayalarından biri de sudur. Su acaba insanlara hizmet için Cenâb-ı Vacibü'l— Vücud hazretlerinden ne emir almıştır? "Ve minelmâi külle şey'in hay." Yâni "her şey sudan hayat bulur" sözü Kurân-ı Kerim'de yazılıdır. Nasıl, küre-i arzın dörtte üçünü su kaplamışsa, insanın da belki dörtte üçü sudur.

Sular umumiyetle karalardan denizlere akar; merkezleri denizdir. Sıcakla buhar namını alır. Gökyüzünde bulut derler, yağarsa çiğ, yağmur, kar, dolu namlarını alır. Ufak ufak akan sular dere olur, büyüdükçe çay, ırmak, nehir olarak denize dökülür. Yüksekten dökülen sulara şelale, topraktan kaynıyan sulara pınar denir.

Bu devir dâim esnasında vazifesi otlardan insanlara kadar hepsinin vücudunu beslemektir. Onun yokluğu hayatı söndürür. Arza yağdığı zaman, kavun, karpuz, üzüm, ıspanak, lahana v.s. deriz. Hepsi suyun değişmiş isimleridir. Koku, lezzet, gıda farkları vardır. Hak âşıkları da, sular gibi ya çağlarlar: Bu bir ömür demektir ve nihayet deryaya ulaşırlar. Yani ölmeden evvel ölürler. Bütün hevesât-ı nefsâniyeden, iptilâlardan, hayvanı hareketlerden geçerek ruhlarını deryâ-yı ehadiyyete ulaştırırlar. Yahut ecel gelir toprak olurlar. Ahmet, Mehmet, Ayşe, Fatma... diye muhtelif isimler altında bulunan, yani ruhlardır. Sular nasıl denize dökülünce sesleri kalmazsa, âşık kullar da inlemekten, eylemekten, ağlamaktan, cûş ü hûruştan kalıyorlar. Dalgın ve hayran nazarlarla bakarlar. Ruhları, gönülleri derya olmuştur. Onun için meşhur hikâyedir Küçük balıklar büyük bir balığa sormuşlardır. "Deniz nerededir?" "O mâniler kî, derya içredir; deryayı bilmezler" dedikleri gibi, büyük balık "Siz bana denizsiz bir yer gösterin ben de size denizi göstereyim" demiş.

Balıklar nasıl sodan çıkınca ölürler, yaşayamazlarsa hak âşıkları da gönül âleminden ayrılamazlar. Beşeriyet icabı ayrılsalar bile, derhal çağlamaya başlarlar. Hemen âşık elbisesini giyerler. Çünkü aşk, bir gönülde ne bulursa yakan bir ateştir. Dünya muhabbeti (mâsivâ) istemez, kendisi rakipsiz kalmak ister. Bu hikâyeyi şöyle değiştirebiliriz:

Hazret-i Allah'ı görmek isteyenlere, "Bana Allah'sız bir yer gösterin ki, ben de size Onu göstereyim" diyebiliriz.

Âlemde güneşe mukabil hazret-i Peygamberimizin nurunu hâmil Kutbu'l-Aktab denilen bir zât-ı şerif vardır. O makam boş kalmaz, güneş ve bütün tevabi'i onun etrafında dönerler. İmameyn denilen iki muavini vardır. Evtad denilen dört muavini daha vardır ki, hepsi vazifelidir. Bu âlemden göçenin yerini tamamlarlar. İşte Üçler, Yediler, Kırklar, Binbinler diye adılan veli kimseler bunlardır. Yerleri, simaları bilinmez; bunlar varken kıyamet kopmaz.

Allah İsmi zikredilmeyen zaman yoktur. Aşıkların seher vakti gözlerinden akan çaylar da bir sudur; yere düşer düşmez melekler onları kapışırlar. Arşa çıkarırlar. Bizim bu sözlerimiz bir ab-ı hayattır ki içip anlayana aşk olsun. İpek böceği gibi ol. Ruh, ceset kozasını terk ettikten sonra, yani "küllü nefsin zâikatülmevt" emri yerine geldikten sonra, sü'flî ruhlarla arkadaşlık etmeyip aşıklar meclisinde huzurdan ayrılmayacakları mukarrerdir, mukadderdir. Suyun başı ve sonu deniz demiştik, halbuki külliyet ifade eden ma’nâlarla başka denizler de vardır. Bütün insanların üzerindeki muhtelif elbiseleri hayalinizde çıkarınız geriye çıplak vücudlar kalır. Hepsinde de baş, kaş, göz, kulak, el ve ayak vardır. Yani, bu vücudlar aynı mazhariyete sahip olmuş, aynı ustanın elinden çıkmış birer sanat eseridir. Akıl, fikir, idrak, seziş, kabiliyetlerimize göre büyük küçük her mahlûk tekâmül yolundadır. Bir gemi ile mahall-i maksuda giderken, siz geminin içinde baştan kıça gitseniz geri gitmiş olmazsınız; otursanız bile gitmiyor sayılmazsınız, ömür geçiyor mu, yaş ilerliyor mu, gemi gidiyor demektir. Gemi giderken bir iskeleye çıkıp eğlenmeye kalkarsanız, gemi kalkar gider, siz yolda kalırsınız; hedefe geç kalırsınız. Belki ecel gelir çatar, siz gurbet ellerde kalırsınız. Gemiden dışarı çıkıp yolda iskelelerde eğleşmeniz, ibadeti, doğru yolu bırakıp içkiye, kumara, çapkınlığa, iptilâ haline varan alışkanlıklara dalmanızdır. Denizde dalga olur, büyüklü küçüklü her şey az çok sallanır.

Denizin derinlikleri gönül âlemine misaldir; oraya ne kadar inerseniz inkılab âlemi olan dünyanın dedikodusundan, fırtınasından uzak kalırsınız. Denizin üstündeki tahta parçalarının, çöplerin, teknelerin hareketi kendi kendine olmamıştır. Dalganın tesiridir. Dalga durup dururken olmaz, rüzgarın tesiridir. Rüzgar ise sıcak ve soğuk havaların birbirine hücumu demektir. İnsanların hareketi de ma’nâdandır. Akıl düşünür taşınır. Gönülden aldığı emir üzerine ağız konuşur veya kalem yazar, O zaman dinliyen ve konuşan zevk alır, aşinalık duyar. Çünkü vicdan herkeste vardır. Fakat nefis ve şeytan denilen hırs ve tama, vicdanı, gönlü örter, maskeler. Onun yüzü kapandı mı o vücud artık nefsin, şeytanın, fenalıkların aletidir. Çalar da, içer de, kaçırır da, öldürür de. İçkiye ümmü'l-habais yani fenalıkların anasıdır derler. Hal-i aslisinde sakin olan insan içince arslan kesilir, gaddarlaşır, her fenalığı yapar. Cezasını düşünmez oysa ki ceza; yapılan fena hareketlerin aks-i sedasıdır, yankısıdır. Kişi yaptığı kabahatla kendi cezasını vermiş olur.

İnsanlar niçin aynı seviyede değillerdir. Şeyh Sadi, "ben-i âdem birbirlerini tamamlayan uzuvlardan tamam olmuş tek bir vücûddur," buyuruyor.

İnsan evvelâ kulak olur dinler, öğrenir; sonra göz olur görür, sonra ağız olur, öğrendiğini, gördüğünü söyler ve yazar.

Bîr ana babanın beş çocuğu olsa, imkânı yok hepsini aynı derece sevmezler. Esasen onlar da birbirine ne vücudça ne ahlakça benzemezler. Hepsine aynı harçlığı verseler, hepsinin alacakları şey başkadır. İnsanların ömrü de Allah tarafından kendilerine verilmiş sermayedir. Onu kumara vermek, lüzumsuz şeylere sarfetmek, hevâiyatta kullanmak yazık değil midir? Mahdut olan ve arkası gelmeyen ömrü israf etmemelidir.

Dört unsur; bir yönüyle vücudumuzun esası oldukları için bize olan muhabbetleri dolayısıyla kendilerine çekmek isterler. Bu, muhabbet dolayısıyla yavrusunu yiyen kedilerin halini andırmaktadır. Deniz ister ki, ben ağuşuma alayım. Ateş ister ki, insan bende gaip olsun, varlığını bıraksın. Hava bekler ki, insanın ciğerlerindeki son nefesde benim payım olsun. Toprak ise mütevazı bekler. Diğerleri alacakları kadar alsınlar, kalan bana yeter, der. Herşey sevdiğini kendisinde mahvetmek arzusundadır, pek aceleci olanlar sevdiğinde gaip olmak isterler. İşte pervanenin ateşte yanması; işte aşıkların sevgililerinde erimek için evlenmek arzuları; işte hak aşıklarının evvelâ şeyhde, sonra Peygamberinde, daha sonra Hakta fani olmak istemelerinin feryad-ü figanları, iniltileri, ağlamaları, sararıp solmaları bu kabildendir.

Bir babanın ufacık bir çocuğu olsa, baba onunla konuşsa o yine babadır. Çocuk sayılmaz, çocuk da baba olmuş değildir. Şu halde bundan, bîr netice çıkıyor ki, insanların akıllarının derecesi arşa kadar namütenahidir. Havada uçan kuşları insanların akılları farz edersek, bir hizada olanları var mıdır?

Hatta mevsim değişimi dolayısıyla hepbirlikte aynı istikamete uçuşları bile farklıdır. İnsanların akıl dereceleri de böyledir. Görünüşte birbirlerine uysalar da herkes yine kendi aklını beğenmiştir. Yerden göğe doğru üst üste gazete sahifelerini dizmek kabil olsa ve her insanın aklı bir sahife olsa birbirlerine yakın olanlar az çok anlaşabilseler bile, aralarında birkaç metre fark olanlar kolay kolay anlaşamazlar.

Arif olanlar herkesin idrak derecesini bilir. Rengine boyar, münakaşa etmez. Her ne kadar "bârika-ı hakikat müsâdeme-i efkârdan hasıl oluyor" ise de, bu tarz biraz yanlıştır. Barikanın ömürü azdır, bize ebedî nur lâzımdır. Müsademe çarpışma demektir. Çarpışan iki cismin birisi muhakkak kırılır. Bu fikir çarpışması yumruğa, masa kapaklarına, silâha intikal edebilir. Onun için o büyük Peygamberimiz, "ve şâvirhüm fil emr"= istişare tarikiyle anlaşmayı emir buyurmuşlardır.

Bütün münakaşalar, taraflar arasındaki ilgi ve tecrübe farklarından doğar. İhata ve idrak kabiliyetlerinin darlığı ve genişliği ihtilafları arttırır herkes karşısındakine kendi fikrini kabul ettirmek ister. Birer peyk olan kimseler önder olmak hevesindedir. Bazı insanlar, konuşurken cebinin tesirinde kalarak konuşur. Bütün bilgilerinin ve müdafaa ettiği fikirlerin mihveri budur. Bazı insanlar midesinden konuşur yani çeşitli ve dolanbaçlı fikirlerin mihrak noktası midesidir. Bazı insanlar; parasından, zekâtından, ilminden, tecrübesinden bahseder. Fakat gayesi karşısındakini kandırmaktır. Bununla beraber olduğu gibi görünen insanlar da çoktur. Hiç bir menfaat peşinde olmayarak sırf karşısındakini düşünen ve bu yolda kendini ikinci plana atan vicdan sahibi kimseler de az olmalarına rağmen, mevcuttur. Bu gibi kimselerden hem aileleri, hem arkadaşları ve hem de memleket faide görür. Bu sûretle temiz ahlak sahibi olanlar, dinimizin irşad ettiği doğru ve mutlu yoldan gidenlerin arasından yetişirler.

Herkes bilmelidir ki iyilik eden iyilik bulur. Hiç bir hareketimiz zayi olmaz, hakîkat radyosunun kanalları da daima faaliyettedir. Gönül radyosu açık olanlar bu hakîkatlari duyar bilirler; herkes çalışması ve alakası nisbetinde feyz alır.

Meşhur hikâyedir. Nasrettin hoca merhum kadı iken bir adam gelir "efendim" der "falanca kimse odun yarıyordu, ben de ona gayret vermek için her vuruşta (hı) dedim. Odun yarıldı bitti, pazara gittik sattığı odunlardan az bir pay istedim hiçbir şey vermiyor." Hoca, oduncudan paralarını istiyor, avucunda şakırdatarak yine sahibine veriyor ve davacıya soruyor: "paraların sesini duydun mu?" O da "Evet duydum" diyor. “Eh öyleyse, sen de paraların sesini al git hakkın bu kadar," diye çok güzel bir cevap veriyor.

Yüzme biliyor musunuz? Sandala binmiş, kürek çekerek geziyorsunuz; hayat ile memat arasında ince bir sandal vardır. Su, teknemizin dışında olduğu zaman iyidir, teknelerin yüzmesine hizmet eder. Fakat sandalın içine dolarsa fenadır. Sizi batırır, öldürür.

Aşırı dünya sevgisi de böyledir. Gönül teknesini su ile dolduruyorsanız hedefinize varmadan mahvolursunuz. Taş da öyle; böbrekte, mesanede, safra kesesinde olursa çok zararlıdır, dışarıda olursa üzerine basarız, ayağımız çamur olmaz. Bazı evliyalar keramet gösterirler, suda yürürler. Cenâb-ı Hakk'ın emriyle ateş yakmaz, su batırmaz, taşlar lisana gelir, ay ikiye bölünür. Kainatı böyle yoktan Yaradan'ın izniyle sevgili kulları da herşeye tasarruf edebilirler.

Siz eşinize "İşte ev, para, mücevherat, hizmetçiler... Hepsi senin, istediğin gibi tasarruf et, fakat sen de benimsin" diyorsunuz. Kapıya gelen bir fakire hanımınız tutmuş on lira vermiş, fakir memnun ve dua ederek gitmişse, siz hanıma bir şey sorar mısınız ve darıltır mısınız? "Ne için, fazla para verdin?" diye. Hayır!

İşte bu da böyledir. Allah insanlara kendi sıfâtlarından az çok vermiştir. Sonu aklın aciz kaldığı tasarruflar, Peygamberlerden zuhur ederse, mucize derler; evliyalardan zuhur ederse, keramet derler. Bu ilimler Allah'ın sevgili kullarına birer hediyesidir.

Meşhur hikâyedir: Bir adamın hiç çocuğu olmuyor, karı koca çocuk sahibi olmak için nihayet Hazret-i Mûsâ'ya müracaat ediyorlar Rabb-i Teâlâ bunlara çocuk verecek mi, vermiyecek mi? Rabb-i ile konuşup "Ben o kullarıma çocuk vermiyeceğim" diye cevap getiren Mûsâ peygamber de bu halden müteessirdir. Gel zaman git zaman, erkek dağa odun kesmeye gitmiş. Karlı bir havada üç erkek misafir gelmiş kadın bunları almış iyi bir muamele ile karşılamış. Ocağın ateşini arttırmış, bir çorba içirmiş.

Dua ederek o gün ayrılan üç arkadaş ertesi gün yine gelmişler; kahveci bu sefer kendisi karşılamış, ne istediklerini sormuş; birer kahve istemişler, içmişler para vermeden gitmişler. Üçüncü sabah yine gelmişler, kahvelerini içmişler, giderlerken fakir kahveci dayanamamış. Sabah siftahı için kahve paralarını istemiş. Misafirlerden biri parmağı ile işaret ederek "bundan sana bir erkek evlad" demiş. İkincisi ve üçüncüsü, aynı vaadde bulunarak gitmişler. Kadın hamile kalmış, birkaç sene içinde üç erkek evlatları olmuş. Biraz büyümüşler. Baba çocuklarını yanına alarak Hazret-i Mûsâ'ya gidiyor, vaziyeti anlatıyor. Hazret-i Mûsâ Rabb-ine gidiyor. Olanı biteni anlatıyor, aldığı cevap şu "Ben vermiyecektim, fakat benîm öyle sevgili kullarım vardır ki, Ben onları kırmam, onların dilekleri Benim emrim gibidir. Kabul ederim. Ben demek onlar demektir." Tasarruf hususunda güzel bir hikâye daha hatırıma geldi sevgili kardeşlerim:

Bağdât'da meşhur gavsü'l-azam Abdülkadir-i Geylanî hazretleri var. Bir Yahudi İslâmiyet'in esasını öğrenmek için tarîkât şeyhleriyle, pir hazretleriyle sohbette bulunarak birçok malumat elde ettikten sonra beş altı saat uzakta bulunan diğer bir şehirde ilmini âlet yaparak etrafına bir hayli derviş toplamış.

Dervişleri ile birgün gezmeye çıkarlar; denizden, ağaçtan, kuştan, tabiatın güzelliklerinden ve bunların yaradıcısı Cenâb-ı Hak'tan bahsederken birisi "şeyh efendi karşı sahilde hiç görmediğimiz güzellikler var, biraz da oraya gidelim, gezelim" der. "Evlâtlarım, bir sal bir kayık yok ki geçelim" der şeyh efendi. Dervişler, "Hani bize Cenâb-ı Hakk'ın kudret ve kuvvetinden bahsederken İsm-i azam duasını okuyan kimseler denizde de yürür, havada da uçar, ateşte de yanmaz diyordunuz. Siz yokken biz bir defa tecrübe ettik yürüdük nehri geçtik" diyorlar ve başlıyorlar nehrin karşı sahiline doğru yürümeye. "Siz de geliniz" diye şeyh efendiye sesleniyorlar. O da ayağını suya basınca gömülmüş, mahcubiyetinden ter içinde kalmış.

Nasuh'un tövbesi gibi, yalancılık yapmıyacağına dair birçok yeminler ederek yalvarmaya başlamış: "Ey Abdülkadir Geylâni hazretleri yetiş imdadıma, eğer bu mahcubiyetten beni kurtarırsan sana gelip elini ayağını öpüp Müslüman olacağım." Hak ve erenler neye kadir değiller? O da yürümeye başlıyor, talabelerine mülaki oluyor ve ağlıyarak anlatıyor: "Ey çocuklar ben bir yahudiydim, öğrendiklerimi size nakil ettim, siz de tam bir vicdan huzuru ile beni dinlediniz ve muvaffak oldunuz. Ben de sizin yanınızda mahcup olmak endişesi ile çok üzüldüm, bu birkaç dakikalık pişmanlığım kabil-i tarif değildir. Gavsü'l-Azam hazretlerinin ruhaniyetlerinden istifade ederek suda yürüdüm ve yanınıza gelebildim. Şimdi ahd etmiş bulunuyorum. Hazrete hâlimi arzedip pişmanlığımı bildireceğim, İslâm ve derviş olacağım. Size gelince; yalancı bir mürşidi terk edeceğinizi tahmin ederim hareketinizde serbestsiniz çocuklar" diyor talebelere. "Muhterem hocamız; sen bizim bu idrak ve seziş kabiliyetimizi kemâle erdirdin. Biz bu mertebeyi senin sayende bulduk, ne olursan ol senin peşinden ayrılmayız. Cenâb-ı Hakk'ın lûtfûna ve kudretine son yoktur. Beraber gideriz, seni Bağdat'da bekleriz" derler.

Hakikaten Yahudi İslâm oluyor ve Kâdirî tarikatine intisap ediyor.

Yukarıda size Nasuh'un tövbesi demiştim. Biliyor musun bu Nasuh kimdir? Nasuh, bîr sarayda büyütülmüş, terbiye edilmiş cinsi belli olmayan bir çocuk.

Büyüdükçe erkekliği belirmeye başlamış. Hamamda cariyeler sultanları yıkarlarken, bu da hizmet ediyor ve sonra cariyeleri yıkıyor. Nasuh büyüdükçe utanmaya başlamış, hareketinin doğru olmadığını anlamış ve keyfiyeti hanım sultana açıklamaya karar vermiş. Tesadüf, o gün vükelâ aileleri de hamama davet edilmişler. Yaka paça bunu da içeri itmişler, içerde bîr faaliyettir gidiyor. Akşam olmuş işi biten dışarı çıkmaya başlamış, fakat ilk çıkan kafilede bir telaş var. Davetlilerden birinin çok kıymetli bir yüzüğü kaybolmuş, tekrar içeri giriyorlar. Üç kişilik bir heyet kız demiyor, sultan demiyor, cariye demiyor, herkesin mahrem yerlerini bile arattırıyordu. Ziyafet sahibi misafirlerden darılmamalarını ayrıca rica ediyor, üzerinde yüzük bulunmayanlar dışarı çıkıyor, içerdekiler azalıyor. Fakat Nasuh'un hâli harap, onun hesabı başka. Ya yüzük bir yerde unutuldu da bulunmazsa, en sonra kalmayı düşünen Nasuh'un muayenede erkek olduğu görülürse hali ne olacak? İki kişi kalmışlar. Nasuh renkten renge giriyor, ter içinde kalıyor, burnundan kan sızıyor, "Aman Allah'ım beni bu müşkilden kurtar, Sana ölünceye kadar ibadet ederim. Elimden avucumda ne varsa fakirlere dağıtırım. Buradan kaçarım, sünnet olurum, cami yaptırırım" derken müjde sesleri çınlıyor. Nasuh'tan bir evvelki cariyenin mahrem yerinde yüzük bulunur. Nasuh'un tövbesi bu suretle dillere yayılmıştır.

Gelgelelim; şimdi itidal üzere birleştikleri zaman hayatın nüvesini teşkil eden dört unsurdan havaya… Kanun-u ilâhîye bakınız ki, bu unsurlardan herbirinin bir de kendisine mahsus hususiyeti vardır. Ateşe hararet; havaya, suya burûdet; toprağa rutubet muzaf edilmiştir, ölen herhangi bir canlının bütün vücudu tekrar itidale gelir, birkaç gün içinde kurtlar hasıl olur ki bu da hayatın tecellisidir. Bunların itidali bozuldu mu, "ateşi var hastanın" deriz, azaltmak için ilaç alırız. "Titriyor, üşüyor sıtma tutmuş" deriz, yine ilaçla müsavatı temin edebilirsiniz. Hava bütün canlıların hayatlarının devamını temin eder. Balıklar ve toprak altındaki filizler bile az miktarda da olsa havaya muhtaçtırlar. Her nefes alışta dirilir ve her nefes verişte ölürüz. İkinci bir nefes alma için organlarda bir bozukluk olur da nefes alamazsak, ölürüz. Nefesimizin ne zaman kesileceğini bilmediğimiz için daima doğru ve dürüst hareket etmemiz lâzımdır. Allah'ın huzuruna kabahatli olarak gitmemek için sık sık tövbekar olmamız icap eder.

Sarhoşken, hırsızlık yaparken, çapkınlık yaparken ölebiliriz. Cenâb-ı Hakk muhafaza buyursun, dosta düşmana kepaze oluruz.

Elinize bir elektrik feneri alınız ve yakınız; o nokta gibi bir şeydir. Fakat süratle daire şeklinde çevirirseniz o nokta daire gözükür. Her nefeste ölüp dirilme keyfiyetinin süratinde ömrümüzün devam ettiğini anlıyoruz. Bu âlemde zayi olan hiçbir hareketimiz yoktur. Hepsinin aks-i sedası vardır. Teyplerle muhafaza edilen sesler gibi birgün karşımıza çıkacaklardır. Buğday eken buğday biçer; fenalık eden fenalık bulur. Diğer taraftan dünyanın ucundan verilen radyo sesleri, televizyon resimleri nasıl alınıyor? Eğer radyonuz bozuksa veya gönül radyonuzun sesi alma kabiliyeti yoksa veren istasyon ne yapsın? O, kıyamete kadar vericilik de devam eder. Cenâb-ı Hakk'ın daima verici olan istasyonu da neşriyatını yapmaktadır. Duymuyorsanız kabahat sizindir.

Meselâ bitkiler ve hayvanlar daima niyaz ve ricadadırlar. Şöyle ki, aman ya Rabb-i büyüyeyim kemâle ereyim de bir kâmil insanın midesine gireyim, ona gıda olayım veya tohumuna karışıp diğer bir insana intikal edeyim veyahut ibadetinde zikir ve teşbihinde ona kudret kuvvet olayım, bu suretle ricamı tamam edeyim diye yalvarıp dururlar. Bu sesleri duymanız kâmil bir insan olduğunuzun delilidir. Herşey insanda fani olmayı düşünürken insanda Hakta gaip olmayı, onu arayıp bulmayı düşünmezse ne cahil ne gafil bir yaratıktır? Bu vesile ile şunu da arz edeyim ki, kâinatta her varlık tekâmül yolundadır demiştik. Her madde büyür, toplanır, çalışır, çoğalır. Bu bitmez tükenmez bir harekettir ki birlikten çokluğa doğru gider; çokluk da birer birer yoklukta gaip olur. Demek, inkâr ve ispat ile bütün varlıklar, mecburen kendi yokluklarını, fakat Allah'ında daima var olduğunu hal lisanı ile tasdik ediyorlar. Bu keyfiyeti söze getirirsek (Lâ ilâhe illâllâh) olan bütün varlıkların gayesi, yenecek maddeler kanalından insana erişmektir. Bu hal, onların mi’racıdır, yükselmesidir. İnsanın mi’racı da vardır. Peygamberimiz bu hususa örnek olmuştur. İnsan vücuduna intikal eden maddelerin ruhu bize ibadette, iyiliklerde, Hakkı zikir etmekte kuvvet olurlarken bir derece kesif kısımları da vücudumuzda et, kemik olarak kalmaktadır. Daha kesif olarak ayrılanlar da vücudumuzdan atılmaktadır. Fena insanlar da Hakk’ın nûranî vücudlarından atılan maddeler gibidir denebilir. Zaman gelecek ölüm bu hakikati tesbit edecektir. Bunu da ölmeden evvel ölen zümreler pekâlâ idrak edebilirler.

Her insanın birşeyde ihtisası vardır. Ve ekseriye diğerinin ihtisasını küçümser. En azından bir cihetten kendilerini yüksek görmek hastalığına mübtelâ olmuşlardır.

Vaktiyle bir debbağ, yani, deri ve köselelerle iş yapan bir adam, varmış çarşıya çıkmış. Bir arkadaşına rastlamış, onun da kolonya dükkânı varmış. Arkadaşını dükkânına oturtmuş, hal ve hatırdan sonra çaylar içilmiş, esanslar sürülmüş. Debbağ olan arkadaşa bir kriz gelmiş, bayılmış. Saatlerce uğraşmışlar, ayıltamamıslar. Ariflerden bir tesbihçi dede varmış orada… Bayılanın işini gücünü sormuş, öğrenmiş. Bir çocuğa birkaç topak köpek pisliği getirmesini söylemiş. Gelince bir kağıdın içinde onları ezmiş, adamın burnuna enfiye gibi koklatmış. Hasta hapşıra hapşıra ayılınca derhal evine göndermişler. Meğer adamın burnu dükkanındaki pis kokan derilere alışmış. Esans kokusu yabancı gelmiş, ağır gelmiş; onun için bayılmış. Alıştığı kokuyu köpek pisliğinde bulmuş, ayılmış.

İnsan idrakinin nerelere kadar yükseldiğini size bir misal ile izah edeyim:

Tarihlerde peygamber Lokman Hekimi okumuşsunuzdur. Bu zatı, kırda gezerken otlar, fidanlar boyun büküp selâmlarlarmış. "Yâ resûlallah! ben baş ağrısına iyiyim, beni kopar;" bir diğeri "Ben safra ve balgam hastalıklarına, göğüs tıkanıklarına, öksürüğe iyiyim" diye kendilerini takdim ederlermiş.

Hayat demek, dört unsurun itidal üzere birleşmesidir demiştik. Hayat vücuda taalluk eden bir hareket, bir büyüme ve üreme keyfiyetidir. Bu cisimler, âlemi ruhlar âleminin birer bineği, devesidir. Akılsız olan bir vücud da bir hayvan gibi büyümekte ve çoğalmaktadır. Demek hayvan ruhu denilen bu ruh, akıl ve izafî ruh renilen kişinin benliği idraki, hürriyeti olmazsa o cesedin de, ceseddekî canın da kıymeti yoktur.

Acaba bu dört unsur da ruhların kaynaştığı bir yer olmasın? O zaman vücudumuzda daha başka bir kaynaşma var. Bizim göremediğimiz nuranî bir kuvvetin pek yakından büyük bir alâkası ve tasarrufu var demektir.

Havayı ele alalım ve ona bîr ruh verelim; biz de aldığımız ruhu pekâla başka bir varlığa verebiliriz. Meselâ, havanın sabah rüzgarı olarak esmesi. O zaman Mevlânâ Celaleddin-i Rûmî hazretleri gibi aşık olanlar yârine selâm yolluyor. "Ey sabah benim tarafımdan yârimin ellerini ayaklarını öp… Selâmımı söyle hatırımdan hiç çıkarmadığımı söyle; onun aşkından sararmış yüzümü, yaş yerine kan döken gözlerimi, titriyen dudaklarımı, iki büklüm olan vücudumu gördüğün gibi anlat" diye haberler gönderiyor. Bazen "Ey sabah yârim nasıldır? Beni arayıp soruyor mu? Ondan selâm getirdin mi? İşte yine güneş doğuyor, gözlerime uyku girmiyor, onu beklemekten, gözlemekten bir günüm daha geçti" diyerek haber beklerler.

Bütün gün bütün, gece cümle mahlûkatın ibadet saatleri vardır. Aşıkların ki sabah namazından en az bir saat evveldir. O saate; sâat-i râz-ı muhibban, vakt-i niyâz-ı âşıkân derler. Biz de yazılarımızı bu saatte yazarız. Diğer yazıları bu saatte okuruz. Onun için yazılarımda gül kokusu, göz yaşı ıslaklığı, titrek bir elin titrek yazıları hissedilir. Gönül semasından rahmetlerin yağdırılması için bu zamandan istifade etmenizi tavsiye ederim.

Ruhunuzu, idrakinizi atomlara ayırarak ufalınız, yok olunuz kî, hep olduğumuzu anlayasınız.

Cennetin dört büyük ırmağı vardır ya, işte satırlarımızın arasında da şunlar vardır:

(1) Âb-ı hayât (2) Süt; ilm-i ma’nevî, (3) Aşk şarabı.

(4) Bal şerbeti ki esrar-ı ilahiyeye delalet ederler.

"Neye yarar, bir namaz ki niyazı yok; neye yarar şol gönül ki razı yok” derler. Günde beş vakit ezan-ı Muhammedî okunuyor ya bu aşıkların can evinden gelen bir sesdir. Kimisinin de kulakları tıkalıdır. Ne içerden, ne dışardan okunan ezanları duymaz.

İnsanlar her an Cenâb-ı Hakk'ın huzurunda olduklarını unutmasalar ne yemek yemek, ne sigara içmek, ne uzanıp uyumak... Ellerinden gelmezdi. Ezan ve namaz beşe inmiş ki kullar bu beş vakit haricinde dünya için de çalışabilsinler diye… Gönülden ses almıyanları da nazikâne huzura çağırıyor. Cenâb-ı Hakk bizi rahat ettirmek için gafleti halketmiştir. Maalesef bu gaflete bazı kimseler fazla rağbet ederler.

Bilir misiniz, iki parmağı arasında olan, gönlümüzü dilediği gibi idare eden gizli bir kuvvettir. "Maşuk yüzün tutmuş sana; sen bakarsın gayrı yana" dedikleri budur ki, bizim kendi sahibimizden haberimiz yok. Kendimize hakîm olan asıl varlık, Allah'ın varlığıdır. Hareketlerimiz mürebbiyenin elindeki kayışla bağlanmış, her tarafa saldıran bir çocuğun şuursuz hareketleri gibidir.

Hikâyemiz kahramanını bilirsiniz:

Birinci Sultan Osman daha padişah olmadan bir ahbabının evine misafir olur. Yer içer, yatma zamanı buna bir oda gösterirler, yatmağa gider. Osman Bey tam yatağa gireceği sırada baş ucunda asılı duran Kûr'ân-ı Kerîm'i görür kalkar, bir miktar okur ve diğer saatleri de ayakta salavât-i şerife getirmekle geçirir. Sabah olur, kahvaltıya çağırırlar. Salona geçer, hizmetçi yatağı düzeltmek için odaya girer bakar ki yatak bozulmamış. Hemen efendisine haber verir. O da pürtelaş; sebebini bulamazlar, utana utana sorarlar. Meğer odasında Hakk'ın kelâmı olduğu için uzanıp yatmağa utanmış. Saygı göstermiş, yatağa girmemiş. Kahvaltıdan sonra başka bir oda açıyorlar, Osman Bey'i yatırıyorlar. Bir rû’ya görüyor. Resülûllah Efendimiz, "Oğlum Osman sen ki Hakk'ın kelâmına, benim getirdiğim kitaba hürmet ettin; sana ve sülalenede yüzyıllarca hürmet etsinler. Kıtalarda mülke sahip olsunlar. Cenâb-ı Hakk'ın selâmını, memnuniyetini sana müjdelerim" buyurmuşlar.

Buna mukabil, diğer taraftan, Ömer Hayyam'ı bilirsiniz. Bunlar üç arkadaş mektepte okurlarken söyleşmişler, hangimiz büyük adam olur yüksek bir memuriyete geçerse, diğerlerini himaye edecek. Arkadaşlardan birisi vezir olur; ikincisi parasız kalır, vezir arkadaşının sayesinde devlet hizmetine alınır. Fakat nankörlük eder. Ekmeğini yediği arkadaşının aleyhinde dedikodular yapar ve nihayet Suriye taraflarına çekilerek isyan bayrağını açar. Müritleri de gözlerin budaktan sakınmazlarmış, çünkü onlara güzel manzaralı bir yaylada şarap ziyafeti veriyor, afyon yutturuyormuş. Cenneti temsilen birkaç kız da emirlerine amade bu suretle efendilerine çok bağlıymış. Bu zavallıların akılları başlarına gelince, tekrar o cennet hayatını yaşamak için kendilerini feda ediyorlar.

Üçüncü züğürt arkadaş da Ömer Hayyam, vezir arkadaşına müracaat ediyor. Bahçeli bir köşk, güzel bir cariye, birkaç yüz altın da şarap ve meze parası rica ediyor. Ve birçok paraya sahip olarak yıllarca müstefîd oluyor, istediği gibi yaşıyor.

Nihayet, sefahat âlemi bunları ihtiyarlatıyor, şarap parası da kalmıyor. Eşine "Artık paramız bitti, gençliğimiz geçti şu seccadeyi yay da namaza başlayalım" diyor. Cenâb-ı Hakk'ın işine karışılmaz, amma geçen ömürü nasıl yakalamalı… Şaraptan, kadından başka mevzu bulamayan şairin şu sözleri meşhurdur: "Bastığın yerlere dikkat ediniz, ayağınızın altında hangi mahbûbenin gözünün bebeği vardır bilîyormusunuz?" diyor.

Mahbûbelerin göz bebeği toprak olmuştur. Fakat İnsân-ı Kâmil kâinatın göz bebeğidir. Allah'ın nurudur. Mal sahibi onu yerlerde bırakmaz. Güneş batarken nasıl uzayan şualarını kendine çekerse O nûr da öyledir. Aslına çekilir. Arzın kuzeyinden güneyine, güneyinden kuzeyine doğru suların akıntısı gibi, havanın da bir akıntısı vardır.

Hava ve su ısındıkça yükselir, yerine soğuk olanlar hücum eder, soğuğun kalan boşluğunu sıcaklar doldurur.

Medeniyetlerde de öyle; en büyük medeniyet İslam Medeniyetidir. Kur'ân-ı Kerîm, olmuş vak'aları bildirdiği gibi, olacaklardan da haber verir. Garblılar suret itibariyle birçok hususta muvaffak olmuşlardır. Fakat içlerinde bir boşluk vardır. Ma’neviyat sıfırdır.

Bu noksanlığı anlayanlar Arap medeniyetinin ilmini, Kûr'ân-ı Kerîm'i öğrenmeğe çalışıyorlar. Fakat heyhat; mücadele, mücahede olmadan bu işin hakikati anlaşılmaz. İşte Miraç gecesi Efendimiz kendi akılları ile konuşurken aklın rehberliği sona erdiğinde, "Ben daha ileri gidemem yanarım" dediği zaman Efendimiz "Yanarsam ben yanarım" diye aşk kızağına binip onsekiz bin âlemi seyir etmişlerdi, huzur-u izzetde.

Misal olarak: Arza insanın vücûdu dersek; ruhumuzu da bitmez tükenmez ihtiraslardan kurtarıp güneşe doğru uçursak, arz bir nokta gibi kalır, onları gökyüzünden seyretmek kabildir.

Bir lokma ekmek için didinenleri, birbirlerini incitenleri, öldürenleri görürüz de acırız onlara. Semada ruhumuzun yemeğe, içmeğe de ihtiyacı yoktur. Orada, yani gönül âleminde ki semâda da aşk güneşine doğru uçtuğumuzda karanlık da yoktur. Her taraf nurdur tabiî gölge de yoktur.

Gölge, arz üzerinde; hakikat güneşine arka'mızı döndüğümüz zaman vardır; ne kadar koşsak yakalamak kabil değildir gölgemizi. Dünyaya olan düşkünlük de öyledir. Kovaladıkça kaçar. Hakîkat ve idrak güneşine döner de yol alırsak, gölge arkamızda kalır ve bizi takip eder. Dünya nimetleri de öyledir; ona iltifat etmezseniz, arkanızdan koşar, çünkü o size erişmek gayretindedir.

Bu böyle iken, bizim de dinimizin derinliklerinden, hazineleri bırakıp garba akmamız böyle bir hava cereyanına tâbi olduğumuzu gösteriyor. Emin olunuz, bütün saffet-i kalbimle söylüyorum: surette terakki zan edilen bu haller ruhun süfliyâte olan tenezzülüdür. Her iki tarafı da idare etmek lâzımdır.

Biz neyiz? Hakîkati söyleyelim. Bu memleketin maddeten kalkınmasının yollarını bulmuş değiliz. Yara büyük parça çok küçüktür. Ziraatle mi sanayi ile mi, seri halinde inşaatlarla mı kalkınacağız bilmiyoruz. Bir Amerika çıkıyor, dünyanın diğer ucundan nedendir bilmeyiz imdadımıza koşturup buğday veriyor, at veriyor, para veriyor, herşey veriyor. Biz de maalesef bu yardımla, himaye ile geçiniyoruz.

Mısır'da firavunların mezarlarını okudukça alay ediyoruz. Ehramlar içinde yataklar, masalar, tabaklarda yemek, bardaklarda şarap vesaire var. Demek bunlar madde itibariyle medenileşmişler.

Ruh cesede tekrar gelişinde yemek yiyecekse aç kalmayacaktır. İpek böceği kanatlandıktan sonra kozasına girer mi? Ruhun arzusu, istidadı yükseklerdedir. Cesetten çıktıktan sonra kurtlanarak leş gibi kokan mezara girer mi? Akıl mantık böyle düşünmez mi? Demet demet çiçekler, çelenkler o ölüye ne tesir eder? Hayatında küfür ve isyan içinde ömür süren bir kimse Allah'ı saymaz, peygamberi sevmez, kitabına lâzım olan ehemmiyeti vermez, ibadetten ve iyilikten kaçarsa, onun ruh çiçekleri ne yapsın? Kimbilir hangi cehennemin derinliklerinde yanmaktadır? Onlara Hakk'ın kelâmım okuyup üflemek lâzımdır. Eğer kendini kurtaramamışsa o okuduğumuz Kûr'ân ona varır ve ruhaniyetinin imdadına yetişir. Eğer o ölü kendini kurtaramamışsa, yazın öğle sıcağında serin serin esen şimal rüzgârından ferahlık hissedenler gibi rahatlar.

Ey ölülerin huzurunda saygı duruşu yapanlar: Biliniz ki onlar sizin huzurunuzdandır. Hakk'ın kelamını işittikleri zaman memnun ve müteşekkir ayrılacaklardır huzurunuzdan; hatırladığınız zaman karşınızdadırlar. Onlar sizi görür işitirler çünkü vücut kesafetinden kurtulmuşlardır. Fakat biz onları görmeyiz. Görmediğimiz için onlara "yok" diyebilir miyiz? Aklımızı, fikrimizi, açlığımızın azabını, tokluğumuzun neşesini, sevişmekteki karşılıklı zevkleri görebiliyor muyuz, göremediğimiz şeylere yok mu demeliyiz?

Bu âlemde bulunan vücudumuz kesiftir; akıl, fikir, zevkler, ruhanî keyfiyettedir. Ceberrut ve lâhut denilen öyle âlemler vardır ki; akıl, fikir bile o âlemde çok kesif kalır. Fakat, "yok" diyemeyiz.

Cenâb-ı Hakk'ın Latif, Hayy, Nûr... İsm-i şerifleri karşısında herşey kesiftir. Çünkü o sıfâtlar insanın içinde ve dışında namütenahidir. İşte heryerde hâzır ve nazır olması, gönüllerimizden bile geçenleri ve bilmesi böyledir.

Dünyadaki nafakanızı temin ettikten sonra gelin Hakk’ın huzuruna, ömrünüzden bir nefes bile kaldığını bilseniz Onun nihayetsiz sıfâtları karşısında ne kadar acı bir varlık olduğunuzu düşünerek secdelere kapanınız.

Hele sabah seher vakti yaşlarınızı sel gibi akıtın, tövbe edin, yalnızca yalvarın, kurtuluş yolu yoktur. Hurafelere inanmayın... Bizleri bu hale getiren hep cehalettir. Çocuğumuz yaramazlık edince, dayaktan evvel korkutursunuz:

Şöyle yapacağım, böyle yapacağım, diye. Halbuki hiç bir şey yapacağınız yok. Ana ve baba şefkati buna mânidir. Cenâb-ı Hak'tan nasıl şüphe edersiniz ki, o şefkatlilerin en şefkatlisidir. Kendisine asi gelenlerin de bir müddet rızkını kesmez de sabreder, ceza vermekte de sabreder. Tövbe etseler de affetsem diye mühlet verir. Tövbesiz kabahat affolmaz.

Çocuğunuz mektebe başladı mı "Ödevini bitirirsen veya sınıfı geçersen şunu bunu alacağım" diye adaklarda bulunursunuz. Dayak ve cehennem korkusundan sonra bunlar cennet va'di gibidir. Çocuğunuz yüksek mektebe başlayınca; hayatta muvaffakiyet arzusu belirdiğinden, "çalışma” deseniz bile çalışır. "Oğlum acıktın, şu yemeği ye" yahut "Uyku vaktin geldi" deseniz de sizi dinlemez. Çünkü ilmin zevkini almıştır ve hayata atılıp ana-baba boyunduruğundan kurtulacak maddeten ve ma’nen istiklâline kavuşacak, sevdiği ile evlenip yuva kuracak ve mesud olacaktır.

İşte namazla, oruçla, niyazla, Hakk'a kendinizi sevdiriniz.

"Ey kulum; âlemi senin için, seni de kendim için yarattım" hitabını duyacaksınız, ibadetten başka biraz da gençlik icabı taşkınlıklarınızı iptilâ ve ihtiraslarınızı firenlemeyi öğreniniz. İslâm dininin esrarı, Kûr'ân-ı Kerîm'in Türkçeye, İngilizceye çevrilmesi ile öğrenilmez. Binlerce kitap tefsirler, tercümeler kütüphaneleri doldurmuş, bekliyorlar. Yanlız okumak olmaz. Bir de amel vardır: İşlemek, yolunda bulunmak… Bunlar insana iki el gibidir; iki kanat gibidir.

Yalnız birisinin hareketi ile yol alınmaz. Fır fır dönersiniz, ikisi ile aynı tempoda hareket ederseniz yol almağa muvaffak olursunuz. Bakınız bütün meyvalar olgunlaştıktan sonra kâh ağacında, kâh sepette kurtlanır. İnsanda bu idrak kurdu vardır. Geceli gündüzlü gayretim sizde bu olgunluğu geliştirmektir.

Çocuklarınıza verdiğiniz harçlıkları "şuraya sarfet" diye emir verip takip edemezsiniz. Cenâb-ı Hakk da bize ömür ve idrak vermiş, ruhumuzu yani kendi ruhunu şu cesetlere bindirmiş. Elimize bir de düstur vermiş "Şunu yapma bunu yap" diye. İşte Kur'ân-ı Kerîm'in tercümesinin özü, güzel ahlâktır.

Sizde anlamak istidadı kör kuyuda kalmış hazine mevkiinde ise Kur'ân ne yapsın? Ana baba ne yapsın? Devlet ne yapsın? Hükümet "dinimiz laiktir, yani, hürriyet-i edyân vardır" der. Herkesi serbest bırakır. Fakat sinemalar, tiyatrolar, kulüpler, barlar, balolar birer insan topluluğu olarak açık olduğu halde; Hakk’ın isminin zikrinden başka birşey yapılmaması lâzım gelen tekkeleri kapatır. Fakat hakiki aşıklar "sed edilmekte tekâyâ, men olunmaz zikri hak." Cümle mevcudat zâkirdir cihan dergâhtır derler, evlerinde zikirlerini yaparlar.

Bu kadar memnu'iyete (yasaklamaya) rağmen hakiki aşkın sembolü olan Hazreti Mevlânâ yüzlerce sene evvel bunu bilmiş ve kendi dergâhının kapanmayacağını söylemiştir ki kapısında acemce olarak yazılıdır.

Binlerce ecnebi bunun şekline bakıp geçer giderler. Fakat bu bereket yalnız Konya'da mıdır? Maşukıyet mertebesine erişmiş öyle aşıklar vardır ki, külâhsız ve tennûresiz dönerek Konya'da dönenleri hayrete düşürürler. "Kâ’be-de harp olmaz," orası Hakk'ın evidir ve himayesindedir" derler.

Gönül kâ’be-sînde kendini gaip edip Hakk'ta fâni ve Hakla bakî olanlar da kıblenin tam ortasındadırlar. İmamların karşısındadırlar. Vakit kaybetmeyin kardeşlerim. Gönlünüzü temizlemeğe başlayınız. Vaktiyle bir adam ölüm döşeğinde günlerce didiniyor, işaret veriyor, terliyor, fakat can veremiyor. Arif kimselerden bir komşu geliyor, bakıyor hastanın haline, müteessir oluyor. "Sağlığında ne iş yapardı?" diye soruyor. "Fabrikada ustabaşı idi" diyorlar. O zaman işi hallediyor ve kulağına eğilip "paydos" diye bağırıyor. Adam ruhunu teslim ediveriyor. Dünyalık için çalışmak bir zarurettir. Mademki ihtiyaç içinde bulunan bir beşeriz, hatta evvela onun için çalışacağız. Fakat Allah'ı unutmayacağız. Herkes bütün gücü ile bütün dikkati ile bir tarafa yönelmiştir. Kuvvetini, zekâsını sarf ettiği yolda muvaffak olacaktır. Bunca keşifler, meselâ mikroplar ve ilaçları, elektrik, uçak, atom, füze, telefonlar, radyolar, radarlar, televizyonlar hep bunları keşfedenler de insanlardır. Bir ihtisas yolu üzerinde yürümüşler ve muvaffak olmuşlardır. Ama Müslüman değiller. Onlar bu keşifler yolunda ömürlerini, yâni kendilerini feda etmiş fedakarlardır.

Bu ilimlerden istifade eden bizlere de bunlar için dua etmek düşer. İslâmiyetin esrarını, Kûr'ân-ı Kerîm'in hakîkatlarını, hakikiyi öğrenmek yolunda çalışanlar da vardır. Bunlar ma’nevî ilmin peşindedirler. Bu da bir ihtisas işidir.

Asıl olan din ilmidir, diğer bütün ilimler asla tâbi parçalardır. Âlim bir zât namazdan sonra camiin minberine çıkmış vaaz edecek. Bir de ehl-i din, arif bir veli varmış. O da kenarda bir yerde oturmuş hocayı dinlerken, gönül gözü ile hocanın gönlünü okuyor. Hoca, maddiyatla dolu bir konuşma hazırlamış imiş, Cenâb-ı Hakk'tan kendisine verilen tasarruf kuvveti ile hocanın gönlündeki bütün ilimleri silmiş.

Hoca minberde kekelemeye başlıyor, birşey söyleyemiyor. Hastalandığını söyleyerek, minberden iniyor; bütün gece düşünüp ağlıyor. Sabahleyin komşusu olan Allah'ın velisine gidiyor. "Aman efendim, etme eyleme, bana ilmimi bağışla" diye yalvarıyor. Veli olan zat soruyor: "Hali hazırda bilip unuttuğun ilmi mi istiyorsun? Yoksa ma’nâ ilmini mi?" Cevap: "Otuz senedir okuyup bellediğim, bu kadar emek sarf ettiğim ilmimi rica ediyorum. Ben ondan ayrılamam." Veli hazretleri de diyor ki: "Oğlum eğer ma’nâ ilmini isteseydin, bütün dünya ilimleri onda dahil idi. Sen tuttun aslı bıraktın bir yaprak istedin. Haydi kısmetin bu kadarmış, istediğin verildi" diyor.

Belki bilirsiniz, Yunus Emre hazretlerine "himmet mi, buğday mı?" diye sorulduğu zaman, "buğday" demişti de pişman olmuş, yıllarca ceza çekmişti. Neden sonra himmete kavuşmuştu.

Bazı kimseler yanlış fikirlere zâhib olarak dalalete düşerler. Onun için herhangi bir müşkil vaziyette kaldınız mı, ölçünüz, teraziniz şeriat olsun. Ona uygunsa yapınız, eğer uymuyorsa yapmayınız. Vaktiyle, bir camide yatsı namazından sonra cami kapıları kilitlenirken içeride bir bedevi kalıyor. Kırbasına kandillerdeki yağı boşaltıyor. Ertesi akşam müezzin kandilleri yakacak, içlerinde yağ yok. İki gece denemiş. Üçüncü gece kapıları kilitler gibi yapmış, bir yere saklanmış. Hırsız en ortadaki kandillere gelmiş, merdivene çıkmış, "Ene Abdullah" (ben Allah'ın kuluyum), "Haza zeyti zeytullah" (bu zeytinyağı da Allah'ın yağıdır), "Haza beyti Beytullah"(Cami de Allah'ın evidir) deyip kırbasını doldururken müezzin çıkmış. Elindeki sopayı herifin kafasına vururken "haza matrak mintarafillah" (bu sopa da Allah tarafındandır) demiş. Cenâb-ı Hakk sabırlıdır. Bazı kullarının tövbe etmelerini bekler, cezasını geciktirir. Azgınlık yolunda olanlara da hatıra hayale gelmeyen cezalarla adaletini gösterir. Mazlumların ahını feryadını yerde bırakmaz.

Gönül yıkmamak lâzımdır. Kimde ne var bilinmez. Bir kudret hazinesi sahibine çatarsanız, dünyanız da ahiretiniz de elden gitti demektir. Çok da şefkatlidir. Huzuruna girmek için, bizim körlüğümüze, kamburluğumuza, hastalığımıza, fakirliğimize bakmaz, temiz bir gönül ister. Zâhirde de mevkiî sahiplerinin yanına girerken icab ettiği gibi bir kisveye bürünülür. Cenâb-ı Hakk beyaz bir kefenden başka bir şey istemez. Huzurunda beylerle dilenciler aynı seviyededir. Size bir hikâye daha anlatayım: Yirmi sene kadar evvel Bursa vapuru ile Ayvalık'tan İstanbul'a geliyoruz. Akşam yataktan sonra yolcular eğlenmek üzere bir çalgı faslı tertip ettiler. Güzel güzel şarkıları hep beraber söylüyorlardı. Birisi kalktı, güverteden orta halli giyinmiş birini salona getirdi. Adam sağırmış, çalan ve okuyanlara göre bir tempo uydurdu, oynamaya başladı. Onu getiren zât; çalan ve okuyanlara ses çıkarmadan okuyor gibi yapmalarını söyledi. Sağır yine oyuna devam ediyor, fakat ortada ses yok. Bir müddet sonra işin farkına vardı, darıldı gitti.

İşin nasıl oldu da farkına vardı, biliyor musunuz? Aynı şarkı söylenirken, okuyucuların ağızları aynı zamanda açılır, aynı zamanda kapanır. Birisi ağzını açarken diğeri ağzını kaparsa bir diğeri de dudaklarını büzerse bunda bir gayri tabiîlik olduğu anlaşılır. O da bu sûretle farkına varmış. Şimdi bu bir vakıadır. Herkesi güldüren bir vakı'a. Fakat benim idrakimde başka izler bıraktı. Bakınız nasıl?

Âlem bir fasıl heyetidir. Yalnız basma olduğu zaman tık tık ya da çan çan yapar o âletler lüzumsuz farz edilir. Fakat hayır Cenâb-ı Hakk lüzumsuz bir şey yaratmamıştır, hepsinin bir rolü, bir lüzumu vardır. Bu faslı arif ve muhakkik olanlar daha iyi anlar, falsolu bir hareket yoktur. Ortada, sağırlığımıza bakmadan onlara uyuyoruz, maskara oluyoruz. Birgün bu hakîkat namelerini söyleyenler susacaklar. Sağırlar yine zevk ve sefasında, oynamasında. Fakat bu işin sonu mahcubiyet Ne yaptığını bilmeden namaza duranlar gösteriş için ibadet ederler.

Hatta bu âleme niçin geldiğini bilmeden gaflet içinde yaşayanlar, bu sûret âleminde "hayattayız, yaşıyoruz ya" diye umumî ahenge uymuş olduklarını sananlar, son nefesde bu âlemin bir nûranî mücessemler âlemi, bir aşk ve muhabbet âlemi, Rabb-in sıfâtlarını temaşa âlemi olduğunu anlayacaklar? Ama heyhat!

Birgün bizim de ömrümüz tükenerek hayat cümbüşümüz bitecek. Uğraşmalarımıza, çalışmalarımıza, zevk ve sefalarımıza, itirazlarımıza bir son gelecek. (Sağır ve kör olarak) gören ve işitenlerin arasında kepaze olduğumuzu anlayacağız, ama heyhat! Tiyatrolar oynar, onlar da hayat sahnesinden birkaç sahifedir. Fakat seyircilerin zevki oyunculardan fazladır.

İhtilâfatiyle uğraşmakta dâirin zevk yok,
Zevk onun mir'at-ı ibretten temaşasındadır.

Ve birde

Olsa istidad-ı sahih kabil-i idrak-ı vahy
Emr-i hak irsaline her zerredir bir Cebrail
Diyenler ne güzel söylemişlerdir.

Kur'ân-ı Kerîmede "Ey insan Kur'ân hikmetlerle dolu bir kitaptır, doğru yolda yürümek için gönderilmiştir." diye bir âyet-i kerîme vardır. Hayat sahnesine bigane kalmak mümkün değildir. Hiç ölmeyecekmiş gibi çalışmalıdır. Fakat evinize döndüğünüz zaman, ha bu sahnenin ibretli hareketlerini düşünün. Size hayatı, ömrü veren, sıhhat-ü afiyetle bu boya ve bu idrake getiren, nimetlerini üzerinizden eksik etmeyen Rabb-inizi de unutmayın. Sabahleyin seher vakti ikinizden başka kimse yoktur. Uyumazdan evvel dertleşin, halleşin, kabahatiniz varsa af dileyin. Yoksa siz yine aşağıdan alın, geçmiş günahlardan da temizlenip gelecek zamanınızın gafletle geçmemesini dileyin. Çünkü en büyük günah hiçbir kabahatiniz olmasa dahî benlik yâni varlık düşünceniz bile hakkın varlığı yanında bir günahtır. Hadis-i Şerifte, "Vücudun (Varlığın) öyle bir günahtır ki ondan başka daha ne günah arıyorsun" diyor. Kimisi, "Hakk'ın oğlu ve kızı vardır" derler üçlü bir ilâha taparlar Hıristiyanlar gibi. Kimisi bütün çokluğu atar, bir Allah bir de kendi vardır. Halbuki biz tevhit ehliyiz, bizde ikilik de günahtır.

İşte İslâmiyet'in en ince noktası budur. Sen var, çoluk çocuk var, apartman, içki, çapkınlık hırs ve tama var, bîr de Allah var; bir gönülde iki sevda olmaz diyorlar. Çok doğrudur. Beş"on tane nasıl olur, Cenâb-ı Hakk şirk kabul etmez. "Ehad'dir, Samed'dir, doğmamış ve doğurmamıştır. Eşi, benzeri yoktur," bu bir satırlık sûrede öyle sırlar vardır ki bazı otuz kırk sahifelik sûrelerde bu heybetli ifade yoktur. Demek ki iş satırların çokluğunda değil, özlü olmasında imiş. Bu kadar büyük kâinat var, nebatlar, hayvanlar var, hepsi Kitab-ı Hakk. Fakat insan kâinatın ruhu, insanların ruhu da evliyaullah hazerâtıdır, âlemin zevkini bunlar sürer.

İşin hakikî şekli; ben yok, sen yok, Allah var. Ben ve benim benliğim bir isimden ibaret Hepsi onun malı ve mülkü. İnsan mutedil bir varlık olarak yaratılmıştır. Gerçekte acizdir. Bir fil kadar yiyemez, istediği kadar yaşayamaz, bîr kedi gibi koklayamaz, bir at gibi koşamaz, bir deve gibı yürüyemez, şu halde aciz mahlûktur insan… Bununla beraber aldın delaleti hepsine kumanda etmektedir. Güneşin olduğu yerde ay ve yıldızlar gözükürler mi? İnsan gönlüne Hakk'ın tecelliyatı geldiği anda kulun kulluğu gider, tasarruf haktandır… Denize boş şişeyi sokunuz, fokur fokur hava çıkar, içine su dolar. İşte gönlümüzde de bütün sevgiler ve ihtiraslar boşalırsa Hakk'ın varlığı dolar. Gönlümüzü Hakk güneşine çevirirsek gölge ve karanlık kalmaz. Size bir misal vereyim; berrak bir şişenin dörtte üçünü su ile doldurun, birkaç gün dursun… Dibindeki tortu, kesafet âlemidir. Sular, aklımız, fikrimiz ve ruhlar âlemidir. Daha yukarıdaki boşluk birlik âlemidir. Hey’et-i mecmuası da içindeki zerrelerin kavramasına imkân olmayan ehadiyyet âlemidir.

Elinizde şişeler dolusu süt, su, şarap vesaire olsun, eğer onları denize dökerseniz hepsi deniz olur. Sütlüğü terkosluğu kalır mı?

Sofrada ekmek, et, üzüm var, yiyorsunuz. Onların ekmekliği, tavukluğu, üzümlüğü kalır mı? Hepsi insan olur; Ahmet, Mehmet, Ayşe, Fatma olur.

Bir çuval içindeki pirince ufak ufak aynı renkte birkaç taş karıştırırsınız veya ikiyüz elli gramdan karıştırırsınız, onlar da pirinç fiyatına satılır gider. Bu âlemde iyilerin arasında kötüler de vardır. Fakat pilav yenirken sahte pirinç ve darılar hep ayıklanır, gider. Anâsır gibi toprak da insana âşıktır. Ve insanın hizmetindedir. Mütevâzidir. Herkesin ayağının altındadır. Yaratılışa analık etmek ona verilmiştir. İnsan cinsinden de kadınların, yaratma sırrına mazhar oldukları gibi. Hazret-i Ali efendimiz, toprak babası (Ebû Turâb) ismini almışlardır. Toprak gibi feyizli, bereketli olduğu için, aşk ve muhabbet dânelerini Resulûllah efendimiz onun kalbine ekmiş. O toprak babası hecelememiş, çalışmış, bire bin mahsul vermiş. Bazı gönüller kayalıktır. Orada daneler büyümez, kuşlara yem olur.

Sonra, ne ekerseniz onu biçersiniz, toprakta bir de bu hassa vardır. Toprağa basın kirletin bulaşık suları dökün, o yine size saf mahsul verir.

İyiliğe iyilik her kişinin kârı
Kemliğe iyilik her kişinin kârı
Demişlerdir.

Peygamberimizin aslı olan toprak, diğer topraklara karşı öğünür; diğer peygamberler, veliler ve hatta bu zamanın iyilerinin de aslı olan toprak ile gömüldükleri topraklar öğünürler, hakları vardır.

Zamanla toprak, nebatları, ağaçları yetiştirir, insanlara hazırlar, insanları büyütür, kemâle erdirir. Bir hayat süresinden sonra da sevdiği için yine sinesine çeker, alır. Bu da toprağın insana imdadı olan muhabbet ve aşkıdır.

Herşey insanda fâni olur. İnsanın ise Hakk’ta fâni olması lâzımdır. Yani emir mucibince ölmeden evvel ölmesi lâzımdır. Toprağa girmeden, ruh cesedden çıkmadan itirazlarını terk etmesi istenmektedir.

O zaman hayatta başka bir âlemin temiz sahneleri açılmaktadır. Topraktan lüzumsuz otlar, kokusuz veya ağır kokulu çiçekler de yetişir. Bunlar da insanlar gibi; zararlı insanlar, zararsız insanlar, faydasız insanlar, faydalı insanlar; gül, karanfil, şebboy gibi kokan insanlar. Gül dedim de hatırıma geldi; renkler, kokular, zevkler, münakaşa götürmez ama güle "kokuların en iyisidir" derler.

İlkbahar sabahlarında bülbül aşıkları temsil eder. Güneş doğuncaya kadar yalvarır.

"Ey sevgilim! Cemâlini göreyim, saçlarını koklayayım. Bak, ben bütün gece uyumadım, sen ne kadar lazımsın, beni yalvartırsın. Ağlatırsın; zelil edersin, gözümde yaş kalmadı, başımda saç, sinemde sır kalmadı söylemedik. Hepsini faş ettim, rengim sarardı, dudaklarım titriyor, kamburum çıktı ey zalim, insafa gel!" der.

Kuvvetten düşer, yorgun argın yuvasına çekilir. Güneş doğdu mu herkes uyanacak, naz ve niyazları ağyare sahne olmasın dîye bülbül çekilir gider. Aşıklar da böyledir; yorulmak bilmezler, susmak bilmezler, ağlamaktan usanmazlar. Çünkü maşuk buna layıktır. Muhabbetin hükmü, kanunu budur ki maşuk gaip olmak lâzımdır. Yoksa aşk geçici bir heves haline gelir.

Sevgideki yürekler paralıyan misalini bizlere pervane vermektedir. Kendisini kaldırır, lambanın şişesinden içeri atar. Sevgilisinde yok olur.

Bülbül, yuvasında biraz dalar, güneş batınca, el ayak çekilince yine goncasının karşısına geçer, uzun bir ah çeker. Çünkü takati kalmamıştır. Yalvarmaktan dili damağı kurumuştur.

Geceler böyle geçmektedir.

Gül fidanı bu aşk nağmelerine nâme ve feryatlara bigâne midir? Asla kardeşlerim; o nâmeler, gülün usaresine nüfuz ederek onun kokusunu teşkil eder. Etrafındaki dikenler de "sakın ağzını açma, yüzünü göstermeyeceksin, sonra sana batar delik deşik ederim. Yüzüne, gözüne batar seni kör ederim, sonra sevgilin seni beğenmez" der. Fakat gonca bülbül nağmelerini dinledikçe şişmekte, kabarmaktadır. Artık dikenlerden falan korkmamaktadır. Fakat bilir ki, yüzünü açtıktan sonra ömrü azalmıştır. Dalından kopma zamanı gelmiştir. Bülbül çatlayıncaya kadar ötse bile en olgun kokusunu insanlar koklayacaktır.

Gül; "Her gece seni dinledim, yalvarmalarını içtim, senin nâmelerinle benim gözyaşımı birleştirdim. Ot kokarken sen kokmaya başladın, nedir bu? Ne istersin? Böyle daha iyi değil mi idin? Şimdi oldu mu bu? Beni koparıp alacaklar, birkaç gün vazoda kalacağım, sonra oradan da atacaklar toprağa. Kimi hanımlar göğsüne takacak beni, fakat o da birkaç gün için." Gül susar, düşünür ve "Nasıl olsa bu iş olacaktı. Gel benim bülbülüm, sen de yuvanı kur; otlardan yapmıştın, orada yatardın, bana nağmeler hazırlardın, fakat gecenin rutubeti ile küf kokardın. Gel, bana gel, yaklaş, kokla beni, senin ciğerinin yanık kokusu benim gözyaşımla birleşince, benim kokum senin kokun oldu. Bak ne güzel. Eller koklamadan evvel kokla beni; hayat bu kadarmış ne yapalım? Feda olsun sana bir gül" der.

Bülbül de "Feda olsun sana bin bülbül, inşallah gelecek bahar yine buluşuruz" der, gider.

İşte muhterem kardeşim: Bir Romalı, "Bütün yollar Roma'ya gider" demişti ya, öyle değil; bütün yollar Kâ’be-ye gider, bütün yollar aşka gider. Vücûd dahilinde ki yolların kalbe gittiği gibi… Aşk üzerine bu kadar laf etmişken Leylâ ile Mecnun unutulur mu? Neyi severseniz. Seviniz, elverir ki onun üzerindeki asıl sevgiliyi görme kabiliyetiniz olsun. Taş gibi hissiz olmayın, toprak gibi sevmek ve sevilmek kabiliyetini iktisab edebilmelisiniz. Bunun için sizi kırmak, celâl ve gazap balyozları ile kırmak dağıtmak, un-ufak etmek lâzımdır. Aşkı işitip, öğrenip de aşık olmamak, aşkı tatmamak, bigane kalmak ne büyük bir kayıptır, ne kadar güçtür. Biliyormusunuz? Tadan bilir.

Bu hususta heveskârlık vardır. Aşıklar gönülde aşkı keşfedebilmek için dert, belâ, kahır, hastalık ararlar, yalvarırlar. İnsan demek aşk demektir. Cenâb-ı Hakk aşık oldu habibine, milyonlarca sene sabır etti. "Yolunda" gidenler, bu aşkı ve ilmi tadanlardır. Devam ettirenlerdir. İnsan da kendini sevip yaradana bigane kalabilir mi? O da ona aşık olacak, sonra da maşukiyet mertebesinde bir-kaç vakit kalıp derya-yı aşkta eriyip gidecektir. Aşkı her gafil bilemez, anlayamaz. "Bu aşk âleminde akıl çamura saplanmış eşeğe benzer," diyor aşıkların hocası Hazreti Mevlânâ… Aşkı bilmek başka, bulmak ve görmek başka, aşık olmak yine başkadır. Şekerin nasıl yapıldığını biliriz, fakat yapmamışızdır. Yapmayı öğreniriz, tadarız. Tabiî şekeri bilmek başka, bulmak ve imal etmek başka...

-Şeker olmak büsbütün başkadır.

Küplerin dip tarafında bir sızma vardır ya, parmağınızı oraya sürüp yalayın, içindekini belli eder, su mu, şarap mı, sirke mi?

Aşk sembolü Leylâ kimdir? Alelade bir kızdır. Rivayetlere nazaran esmerdir de Mecnun buna aşıktır… Hakiki aşıkların sevgilisini her baktığı yerde gördükleri gibi, Leylâ'yı her yerde görüyor. Yani hayalinde yaşatıyor. Sanki sevgilisi bütün vücudunu kaplamış fakat naz makamındadır. Niyaz makamında olan Memnun'a soruyorlar; "Bu kızın diğer kızlardan pek farkı yok. Belki onlar kadar güzel de değil, neresini seviyorsun?" Sordular Mecnun'a Leyla'nın saadethânesin Sineden bir ah çekip gösterdi dil viranesin

Dedikleri gibi inliyor. "Onu ben biliyorum" diyor.

Cenâb-ı Allah, bütün kadınları güzel yaratmıştır. Gençlik terâvetleri varken cazibelidirler. Gözündeki, yanağındaki ben ve gamzede, çenesindeki çukurlarda, yürüyüşünde, gülüşünde, ağızında, burnunda, sizin gönlünüzü çekebilecek bir güzellik yaratılmıştır.

Aşkınızın derecesine göre sevdiğniz bir vücudun bir köşesinden fırlayan ateşli bir ok gözünüzden gönlünüze girer ve yakar. Nitekim Mecnunda "Bu kara kuru kızın nesini seviyorsun” dediklerinde "Ona benim gözümle bakmanız lâzım" cevabını vermiştir.

Bazı ceviz ağaçları vardır ya, senenin bir vaktinde budağı fotoğraf makinesi gibi âdeta göz kesilir, manzara ile beraber ne görürse çeker. Ustaları o ağacı tanır çok ince yapraklar halinde kesip mobilyaların üzerine yapıştırırlar.

Erkeklerin böyle halleri sevme zamanları vardır. Hilkaten erkeklerde hareket ve tecavüz, kızlarda sabır ve teenni fazladır. Cenâb-ı Allah insanlara öyle bir güzellik vermiş ki dörtte üçü Yûsuf Peygamberde imiş, dörtte biri de dünya üzerindeki insanlara taksim olmuş. Sîmâ güzelliği, Allah güzelliğinin yanında pek donuk kalıyor.

Leyla zenginmiş, bîr köy halkına helva dağıtıyormuş. Mecnun'a haber vermişler. Ama sevgilisinin yüzünü görmeye takati yok. İçinin yangını yine alevlenmeye başlamış ne yapsın, "meğer gitmese sana gücenir" diye korkutmuşlar. O da eline bir çanak almış, gitmiş sıraya geçmiş, tam önüne geldiği zaman elindeki tasa Leyla bir kepçe vurmuş. Tas fırlamış düşmüş, parça parça olmuş. Etraftakilerden kimi ibret ve hayretle, kimi alay ederek, kimi teesürle bu olayı seyretmişler ve Mecnun'a sormuşlar, "bu hal ne?". "Sevgi nişanesidir, eğer bana helva verseydi, sizden ne farkım kalırdı?" demiş.

Bu keyfiyeti azıcık tahlil edelim. Sevmeyen, aşık olmayan bilmez. Maşuk, aşıkın sakin haline kızar.

Leylâ da ne yaptı? Mahcup, ürkek, çekingen gördüğü Mecnun'un çanağını kırmak suretiyle hırçınlığının ve sevgisinin sona erdiğini, kendisinden de hareket beklediğini anlatmış oldu. Cenâb-ı Hakk da şiddetle sevdiği âşıklarını dertden derde sokar. (Kendi sevdiğinden agâh olunması için).

Yar istemez ki âşıkı ağyare yar ola
Her dem dili bir dert ile bî-karar ola

Baş kaldırıp "oh" dedirtmez, âşık sakînleşmişse maşuk hırçınlaşır. İşte böyle…

Ve nihayet aradan günler geçiyor, Leyla sevgilisinin biganeliğine kızıyor ve giyinip evinden çıkıyor, Mecnun'un kapısını çalıyor. "Seni zalim seni kendin yandın, beni de yaktın, kaç gündür neredesin?" deyince evin içinden bir ses.

Kimsiniz? Leylâ, Mecnun'un sesini tanıyor:

Benim diyor. Sen kimsin? Ben Leylâ. Hangi Leylâ? Canım işte senin sevdiğin Leylâ.

Leylâ Leylâ derken, ben Mevlâmı buldum, dediği rivayet edilir.

Çok naz âşık usandırır derler. Şükürler olsun ki zamanımızın Leylâları Mecnun'ları çok üzmüyorlar.

Toprağın saygı gösterdiği varlıklardan biri de Nûh aleyhisselamdır. Nûh aleyhisselamın mevcudiyetini insan vücûduna tatbik ederek, binlerce sene evvel devri geçen bir peygamber olmakla beraber, buluğ devresine kadar olan âdemiyet geçtikten sonra askerlik devresine kadar olan bir süre olarak mütalâa edebiliriz. Hazreti Nûh, kavminin azması ve isyanı üzerine, Cenâb-ı Hakk'a şikâyet ediyor, o da bir gemi yapması emrini veriyor. Aylarca uğraşıyor. Bir akşam evine geldiği zaman komşusu olan ihtiyar bir kadın, "Oğlum Nûh, her sabah erkenden gider, geç vakitlerde gelirsin, nerelerde gezersin? Ne işler yaparsın?" diye sorduğunda, "teyzem" diyor bu asi kavim ile uğraşmaktan bıktım, usandım, Cenâb-ı Allah bir gemi yapmamı emretti onunla meşgulüm…

"Galiba gemi bittikten sonra biz içine gireceğiz düşmanlarımız da dışarıda kalıp helak olacaklar." Kadın korkuyor ve tufan zamanı kendisini de gemiye alması ricasında bulunuyor.

Gemi bitiyor. Tufan başlıyor. Yanına her cins mahluktan birer çift alıyor. Bir miktar da erzak depo ediyor. Tekne dışında kalanlar helak oluyor. Nûh (a.s.), ihtiyar kadına haber vermediğini üzülerek hatırlıyor. Ziyaretine gittiğinde kadını hayatta görünce şaşırıyor, kadın "Oğlum tufan başlayacak diye bana haber vermeye mi geldin?" diyor. Hazreti Nûh tufanın olup bittiğini söyleyince, kadın hiç heyecan göstermeden "On gün kadar evvel bizim öküz kırdan geldiği zaman ayakları bir karış kadar çamur olmuştu. Demek tufan o zaman olmuş" diyor. Kâdir-i Mutlak hazretleri sevdiği kullarını her felaketten korur. Görmez misin, büyük bir yangın olur. Fakir bir sevgilinin kulübesine kadar gelir emir almıştır, yangın orada durur. Tayyarelere sanki eceli gelenler koşar, sanki Azrail davet eder. Kollarından çeker. Fakat eceli gelmeyen, iyilik yaparak hakk’ın sevgisini kazanmış olanlar, otelde bir şey unutur. Onu almağa gider, tayyare kalkar gider. Yolcu, yetişemediğinden müteessirdir, on dakika sonra tayyarenin yanarak düştüğü haberini alır. Sevinir ve secdelere kapanır. Bir diğeri bir uçak kazasından kurtulur, sevinir. Fakat sonra idam sehpasında can verir.

Bütün işler Allah'ın hikmeti altında cereyan eder. Her işin gizli sebebleri vardır. Âlem onun mülküdür, dilediği gibi hareket eder. Dilediğini aziz eder. Dilediğini zelil eder.

Cenâb-ı Hakk'ın işine, adaletine akıllar ermez. Kahır yüzünden, lütuf yüzünden kahır halk eder.

Gençliğinde ibadetle kendini Hakk’a, güzel huyları ile de halka sevdirenler selâmet bulur. Vücût tekneleri tufanlardan kurtulurlar, İbrâhîm peygamberi görmez misiniz? Kendi nefsine ait bir rûyayı oğlunu kesmek yolunda tasvir ederek harekete geçti. Cenâb-ı Hakk, imtihan ediyordu. Ona azametini gösterdi. Koç göndermek suretiyle kudret derecesini gösterdi. Fakat imtihanda İbrahim kazanmıstı.

Allah'ın emrine gerek kendisinin ve gerekse oğlu İsmâil'in tevekkül ile uyması peygamberlerden ve velilerden başkasının yapacağı bir iş değildir. Hak yolunda en sevdiği şeyi feda etmek suretiyle oğlu İsmâil de kazanmıştı. Hakk'ın emrini yerine getirmek üzere babasına teslim olduğu için hatta ne demişti? "Babacığım, elimi ayağımı bağla, belki kesilirken korkudan tepinirim, ellerim de ellerini itmeğe kalkar. Belki sana asi olmuş vaziyete düşerim." Taşı kesen bıçak lisana geliyor. "Ya İbrâhîm, bana ne kızıyorsun? Ben acizim, emir kuluyum, benim tabiatım her şeyi kesmektedir. Fakat burada "kesme" diye emir aldım diyor." Duymadınız mı? İbrâhîm Aleyhisselam’ı Nemrut ateşe atmıştı da muhtelif melekler gelip "Ya İbrâhîm, Hakkın sevgilisisin, peygamberisin, emret rüzgarı göndereyim, ateşi Nemrut'a doğru götürsün de onu yaksın, sen kurtul" diyor. Bir diğeri geliyor yağmur yağdırarak ateşi söndürmeyi düşünüyor.

Hazreti İbrâhîm'in verdiği cevap şu; "Benim bu halimi yaradanım rabb-im görüyor, biliyor. Ben ona teslim olmuş bir kulum, dilediğini yapar. Sizden bir şey istemiyorum." Melekler Cenâb-ı Hakk'ın huzuruna varıyorlar." "Ya Rabb’el Âlemin; İbrâhîm kulunun yardımına koştuk bizi kovdu, sen bilirsin" dediler.

Rabb’ül- Âlemin ise, "bana teslim olan kulumla arama girmeyiniz" buyurdu. Hazreti İbrâhîm'in son sözü, "Ey benim âlemleri yaratan kudret, kuvvet sahibi Allah'ım bu son dakikamda bir sen; her şeye kadir olan Azimüşşan, bir sen varsın. Bir de huzurunda aciz, kimsesiz, zulme uğramış İbrâhîm kulun. Huzurunda varlık büyük bir kusurdur. Onuda sana feda ediyorum," diyerek kendinden geçmiştir. Gözünü açtığında kendisini ateşin ortasında ufak bir çimenlik sahada oturuyor görmüştür. Uzun hikâyelerden sarf-ı nazar gerek, bunlar hep bilinen şeylerdir. Fakat çiçeklerden bal toplayan arılar gibi size hilkatin, vakaların esrarını müsaade nisbetînde açıklıyorum.

Zamanımızın hatta cihanın ateşi Nemrut ateşi gibidir. Nefsimizin, hevasâtımızın, itirazlarımızın ateşi bundan da beterdir. "Sizi ateşten koruyacağım" diye yolumuzu saptırmak isteyenler'de olacaktır. İslâm demek hakka ve hakîkata teslim olmak demektir. Bu suretle selâmete ulaşmak demektir. Rastladığınız her mevzu'da Cenâb-ı Kibriya'ya giden bir yolu gösteriyoruz. Dikkatli olunuz.

Hiç anlamıyorsanız—bu Türkçe bir Kûr'ân meali gibidir— bundan böyle de anlayamazsınız. Biraz anlayabiliyorsanız diğerlerini de anlamaya gayret ediniz, itiraz ateşine yanmayınız. Bu yol kurtuluş yoludur.

Gelelim Yakup ve Yûsuf peygamberlere… Meşhur hikayelerini bilirsiniz. Elbette Yakup insân-ı kâmilin vücududur. Yûsuf babasının sırrını taşıyan bir velettir… Veled-i kalbtir, kâinatta güzelliklerin dörtte biri İnsanoğluna taksim olunmuş; dörtte üçü Yûsuf aleyhisselama bahşedilmiştir. Buluğa eren kimselerin sapıtmasına mukabil bu kalb çocuğunu da gönül kuyusuna atarlar. Fena kuvvetleri temsil eden kardeşler ve Yûsuf kuyuya indiği zaman orada mevcut haşarelerin bir seyisi var: "Ey burada hazır bulunan arkadaşlar, başlarınızı içeri alınız, kendinizi göstermeyiniz. Bu gelen kainatın en güzelidir. Babasının anasının en sevgilisidir. Cenâb-ı Hakk'ın müstakbel bîr peygamberidir. Sakının onu korkutmaktan. Onun gönlünün mahzun zamanıdır. Onu incitirseniz kâinatı üzerinize yıkarlar, helak olursunuz" diyor.

Çileli Yûsuf kuyudan kurtulur ama iş onunla bitmiyor. Sarayda Firavun'un eşi Züleyha ona aşıktır… Aşk bu, birşeye benzemez; akla gelmeyen fenalıklar, kabahâtlar yaptırır. Aşkınızı gizlemeyi bilemiyorsanız rezil, rüsva, hakir, zelil olursunuz, aşk bunu yaptırır. Ya ölür gider aşkınızı ifşa edemezsiniz, ya ifşa edersiniz dillere düşersiniz. Züleyha dillere düşmüştür. Kölesine aşık olan bir kraliçe mevkiindedir.

Nazırların eşleri saraya davet ediliyorlar. Onbeş kadın alay mevzuu olan Firavunun karısına müstehzi nazarlarla ayıplar gibi bakıyorlar. Züleyha bu nazarların farkındadır. Misafirlerine turunç ve portakal taksim ediyor; birer tabak birer bıçakla beraber bir taraftan onlara "buyurun" diyor, diğer taraftan Yûsuf u çağırıyor. Yûsuf hanımların huzuruna geliyor. Bir emir alıyor, ağır adımlarla gidiyor. Misafirler hayrettedirler. Gözlerini Yûsuf tan ayıramıyorlar? Ta kapıdan çıkıncaya kadar Züleyha, söze başlıyor: "İşte hanımlar, görüyorum ki sizler de hayrete düştünüz. Nasıl haksız mıyım? Portakalları soyarken parmaklarınızı kestiniz. Lütfen ellerinizi yıkayınız, aylardan beri ben ne yapayım, şaşırdım. Halimi takdir buyurunuz" diyor.

Yûsuf hapishaneye girmiştir, fakat serbest kalacağını müjdelediği sarayın şarapçısına kendisini unutmamasını, Firavunla hatırlatmasını rica etmiştir. Bu peygamberler için bir kabahattir. Hakk onları huzuruna kabul etmek, onlara hitap etmek lütfunda bulunmuş iken, bir peygamberin hatta bir velinin göz açıp kapayıncaya kadar bile haktan gayrı her hangi bir varlığa nazar etmeleri ve mahluktan lütuf ve yardım beklemeleri bir kabanattir. Hatta bir gün Züleyha Yûsuf’a bazı masaj vazifeleri verilince gaipten bir nida gelmiştir: Peygamber çocuklarına yakışmaz herkesin ailesi ile alâkadar olmak.

Bu sefer kendi cezasını çekiyordu, on sene hapis. Daha evvel de kuyuya atılmasından sebeb babasının onu aşırı derecede sevmesi değilmiydi? Gözlerinin nuru söndürülmek suretiyle ona da bir ceza verilmişti. Bu vakada en nazar-ı dikkati celp edecek, en enteresan keyfiyet şu: Firavun ölmüş, Yûsuf hükümdar olmuş, Züleyha aşkı uğruna sarayı, saltanatı terketmiş, nerde akşam orda sabah inlerken gezmeye çıkan Yûsuf un elindeki ucu gümüşlü süvari kamçısı yere düşmüş. Maiyeti attan inip onu yerden kaldırıncaya kadar Züleyha fırlamış kamçıyı almış, ağzına yaklaştırıp kuvvetle üfledikten sonra Yûsuf un eline vermiş. Gafil Yûsuf kamçının sapı elini yakınca kadına bakmış. Züleyha, "Eliniz yandı değil mi sultanım? Ben o ateşi yıllardan beri gönlümde saklıyorum" deyip yere yığılmış. Ağlamak istiyor ağlayamıyor, o ateş gözünde yaş bırakmamış ki… Göz pınarları da kurumuş. Yûsuf her şeyin farkına varıyor. Kadını alıp saraya götürüyor ve meşru bir şekilde evleniyorlar ve mesut oluyorlar. İşte muhterem kardeşlerim bu hikâyede anlatılmak istenen, maksat; aşkın derecesini, ma’nâsını, icraatını, ahkâmım, neticesini anlatmaktır. Akıl ölçüsüne vurursak aşk iki kısımdır: Aşk-ı mecazî, aşk-ı hakikî. Taşa toprağa aşık olmaktansa kişiye aşık olmak daha iyidir. Hayvana aşık olmaktansa Hakk'a aşık olarak aşkı aldığımız yere teslim etmek daha iyidir. Sevgi dejenere olmamışsa, soysuzlaşmamışsa, aşk-ı mecazînin sonu aşk-ı hakikî olabilir.

Ey âşık kardeşini? Burada bir incelik daha var, aşk-ı mecazî sahibi âşık; kâh Mecnun ile Leylâ'ya bakarak Züleyha gözü ile Yûsuf a bakar. Kimi görür?

Maşuk-u hakikî o pencereden kendini göstermiştir. Kabil mi ki âşık yakasını o aşktan kurtarabilsin? Rüsvâ olmayı kepaze olmayı düşünmez bile. Zülfünün teline asılmıştır. En mükemmel yer orasıdır. Simada toplanan bütün güzelliklerin mihrak noktası olan göz bebeklerinin karşısındadır.

Kabil olsa da hepimiz her an âşık olabilsek. Hatta bir an bile tadım tatsak, ayrılamayız ondan. İpe çekilen Hz. Mamur gibi durmadan döner, kainata nazire yaparız. Hazreti Mevlânâ gibi biz de onlara özenen bir mukallitten başka bir şey değiliz. Fakat iç acısı yürek sızlaması, sinenin cayır cayır dumansız yanması nedir biraz biliriz. Bu da bir terakkidir. Oluş yoludur.

Günün, gecenin harhangi bir saatinde, her bir mevsimde, ilkbahar sabahını gönlünüzde yaşatabiliyor musunuz? Âlemleri yaratana mersiyeler söyleyebiliyor musunuz? Elinizi ayağınızı öpeyim, sizi ölünceye kadar sırtımda gezdireyim. Çünkü kim olduğumuzu anlamış oldunuz. Kıbleye karşı bile olmasanız gözünüzün önündeki çok ince bir perdeyi kaldırabilir misiniz? Huzurunuzda kimi görürsünüz. Size karşı tuttuğumuz aynanın arkasında gizlenen kimdir?

Aşkın sondan bir evvelki bu hâline erişenlerin bir gecesi kadirdir her günü bayramdır.

Gördüğü cemâl-i mutlaktır. Bu makam aklın, "Ya resûlalâh daha ileri" gidemem, sonra yanarım" dediği makamdır.

Tasavvur ediniz, kainatın kubbesi o kadar büyük bir cami kubbesi olsun. İmamlık makamında Resülûllah (s.a.v.) Efendimiz var. Her fert aşk-ı hakikîye olan alâkası nisbetinde ona yakın veya uzak. Huzur içinde bir sessizlik, kıble tarafında bir âlem-i hur; namüte-nahiliğe doğru gittikçe gölgeler, kesafetler artmakta…

Zât-ı mutlaktan heybetli bir ses, iki defa (Allahüekber, Allahüekber). Efendimizin sesi iki defa (Eşhedü en la ilahe illallah). Meleklerin sesi, (eşhedü enne Muhammederresülullah) diyor. Efendimizin velileri, bulundukları zamanın şahsiyetleri, hep beraber ve sağa dönerek iki defa mü'minleri namaza çağırıyorlar, (hayyalesselah); iki defa da sola' dönerek gayr-ı müslimleri İslâm olmaya davet ediyor (hayyalelfelah). Âlem cuş-u huruşa gelmiştir. Mü'min, kafir, melek, insan bütün mahrukat yekzeban olmuş bir gulgule ile (Allahüekber, Allahüekber; Lâ ilâhe illallâh), mü'minler de içinden (Muhammederresülûllah Hakk’an ve Sıdka)'derler.

İşte bu makamın ilk ve son üstadı; eşref-i mahrukat, mefâhir-i mevcudat, ekmel-üt tahiyyat, hâtem-ül enbiya, sultan-ül evliya, nur-ul asfiya, bahr-i sefa hazreti Muhammed Mustafâ sallallhü tealâ aleyhi ve sellem efendimizdir. Hazreti Muhammed'in âleme son peygamber olarak gönderilmesi ile nur-u muhammed'in bütün mahlukata aksetmesi ve onları tenvir buyurmaları, insanları esrar-ı tecelliyata muttali etti Bu itibarla kendileri âlemlere rahmettir. Risaletmeâb Efendimizden evvel gelen peygamberlerin ilim ve iktidarları, içinde yaşadıkları kavmin ilim ve iktidarları nisbetinde idi. Bütün kâinat da ona aşıktı, âşıklar, aşk-ı hakikîyi Efendimizden öğrenmişlerdir. Baktıkları her zerrede bu nur-u Muhammedînin gösterdiği yoldan zat-ı kibriyayı idrak eder etmez yok olmuşlardır. Çünkü her cins mahluk kemâle ermek için nûr-u muhammedîden istidadları kadar feyz almışlardır.

Çiçekler kemâle erince çok güzel kokarlar ya, başka maharetleri yoktur. Varlıklarının gayesi, maksadı odur. İşte o Peygamberimizin nurundan kısmetine düşen yükseliştir. Meyvalar, ağaçlar üzerinde; sebzeler, toprak üzerinde veya altında kemâle ererler ya ondan ilerisi yoktur. İşte nur-u muhammedîden hisselerini almışlardır. Hayvanlar insan; insanlar da kâmil olur. Aşktan sonra irfâniyetinle bir duruluş vardır. Onlar da o aşk nurundan hisselerini almışlardır. Bazı otlar fena kokuludur, fena insanlar gibi. Bazı otlar kokmaz, suya sabuna dokunmayan faydasızlar, idraksizler gibi; bazıları da koktukça kokar. Elinizi onların esans şişesine sürseniz günlerce sonra arasanız yine kokar. İşte Efendimiz'e en yakın mertebede olan peygamberlerin adeti yirmisekizdir. Konuşduğumuz lisanın harflerîde yirmisekizdir. Ömrümüz içinde yirmisekizinci yaşımızın da delalet ettiği bir ma’nâ olsa gerek; o da kâmil bir insanın vücudunda İbrâhîm Aleyhisselam'ın başladığı tarih olması kuvvetle muhtemeldir. Gönüllerimizi makamdan makama, hayretten hayrete veya kaderden kadere sevk eden bu 28 harf, orduları, milletleri, harekete geçirir. Gönül âlemini dalgalandırır, şahlandırır. Ma’nâ âleminin suretteki tezahürüdür. Cenâb-ı Hakk'ı bilmek kolaydır. Esmâ-ül Hüsnâ'nın sonsuzluğu ile bilinir. Fakat insân-ı kâmil'in ve hele Habibin yüce şanı çok şumullü bir ilim sahibi olmakla bilinir. Çünkü, muhtelif kademelerde bütün mevcudatın mi’rac yolu ile tekamül ederek bu kurbiyet makamına erişmesi lazımdır ki kolay bir iş değildir. Bu işler yalnız ilimle olmaz.

Gönül vicdan ile bulmassa Allah'ı hakkınca
Mücerret dildeki ilim veya irfanı neyler

İşte bu bu gece de göz açıp kapanıncaya kadar geçti. Sabah oldu. Ezan-ı Muhammedi'nin heyecanını arif ve aşık kimseler her zaman duyabilirler. Onların yorulmamaları, dünya işlerinde geri kalmamaları için Cenâb-ı Hakk merhametinden bazı kullarına gaflet vermiş ve namaz adedini beş vakte indirmiştir.

Şeriat bugünün şartlarına göre ayarlanamaz. Şekli değiştirilemez. Tenzilat yapılamaz. Buna kendini bilen kimse cesaret edemez. Özürün var abdest alamıyorsun, teyemmüm et. Ayakta duramıyorsun, oturarak kıl namazını… Yatalaksın göz işaretinle kıl… Görmek, işitmek, koklamak, yoklamak, tatmak; bu beş duygunun şükrünü eda etmek için beş vakit namaz kılınacak. İşiniz çok, vaktiniz müsaid olmayabilir. Kaza ediniz, kazayı da unutabilirsiniz. İşe gitmeden evvel veya akşam vazifeden ve hatta gezmekten sonra vaktin namazını kılıp dünya gailesi yüzünden kılmadığınız namazları içinde Cenâb-ı Hakk'a yalvarın, yakarın, ağlayın, gözünden ırmak gibi yaşlar aksın. Settar el-uyubtur O. Gaffar ez-zünubtur O. Tevvab errâhimdir. Ümid ederim ki kabul buyurur. Cenâb-ı Hakk'ın bizim ne namazımıza ne de orucumuza ihtiyacı yoktur. Eğer Hakkı seviyorsak veya ondan korkuyorsak emrini yerine getirmeğe koşarız, kabil değilse hakikî bir teessürle boyun bükeriz, yalvarırız. Dünyadaki misafir sofrasına nasıl koşar geri kalmazsak, randevumuzu ihmal etmezsek, bu ma’nevî ibadet sofrasını da (kıymeti ölçülemez) kaçırmamamız lâzım.

Şimdi size âlemleri yaratan Allah'ımızın 99 isminden ve sıfâtından dilimin döndüğü, ilmimin yettiği kadar anlatmaya çalışacağım.

ALLAH'u ekberdir isimlere cami,
oluyor varlıklara hami,
Ebedidir daimidir daimi,
Vasi olan ALLAH'u ekberdir ancak.
HALİK' tir dilediğince Halk eder,
Mahlûkunu hep sena eder,
Cümle varlığı içten dıştan yeder,
Hâlk eden halk olan HALİK'tir ancak.
Cilt 1 kitabının tamamını oku