İçeriğe atla
Esmâü'l-Hüsnâ

Esmâ 86

ذُو الْجَلَالِ وَالْإِكْرَام

Zü'l-Celâli ve'l-İkrâm

ZÜLCELÂLİ VELİKRAM'dır şübhesiz,Bunu eğer böylece bilirseniz,Sizde ikrama ulaşırsınız,İkram ZÜLCELÂL'den dir ancak.
Şerh

Kaynak: Esmâü'l-Hüsnâ (Cilt 1), s. 262 — M. Nusret Tura (düz. Terzioğlu Murat Deruni)

ZÜ'L-CELÂL-İ VE'L-ÎKRÂM

Allah, celâl ve gazap sahibidir, aynı zamanda ikram edicidir.

Biz de küçüklere bir kabahat yaparlarsa kızarız, gazaplanırız. Bir müddet sora da lüzumundan fazla asabileştiğimizi düşünerek gönlünü almaya kalkarız. İkramda bulunuruz. Cenab-ı Allah'ın ikramı elbette bizimkine benzemez onun rahmeti geniştir, sonsuzdur. Gazabını örtmüştür ve geçmiştir, hatta kullarınınki bile öyledir.

Erenlerden biri, "evvela kahır ihsan eder mevlam bana" demişlerdir. Kahır yüzünden lütuf, lütuf yüzünden kahır tecelli eder. Onun hesabına akıl ermez. Yalnız öfkelendiğiniz, kızdığınız kimse sizden büyük ve nüfuzlu, kuvvetli ise birşey yapamazsınız, sararıp solarsınız. Titremeye başlarsınız. Fakat kendinizden küçük olana hırslanır hırslanır dövecek hale gelirsiniz. Tavsiyemiz; ayakta kızarsanız oturunuz, otururken birine kızmışsanız bir müddet yatınız, öfkeniz geçer.

ZÜLCELÂLİ

VELİKRAM' dır şübhesiz,
Bunu eğer böylece bilirseniz,
Sizde ikrama ulaşırsınız,
İkram ZÜLCELÂL'den dir ancak.
Cilt 1 kitabının tamamını oku
Füsûs ve Mesnevî Işığında

Ahmed Avni Konuk'un Mesnevî-i Şerîf Şerhi, Terzibaba'nın Füsûsu'l-Hikem dersleri ve külliyatı ışığında derlenmiştir.

Mesnevî-i Şerîf'te Zü'l-Celâli ve'l-İkrâm

Mevlânâ, Zü'l-Celâl ismini Hakk'ın azamet ve heybet yüzü olarak anar; fakat bu celâlin hep bir cemâl ve ikram ile birlikte göründüğünü gösterir. Konuk'un şerhi, bu ismi hem kulu kendinden geçiren bir denize, hem de benlik iddiasını eriten bir heybete bağlar.

Zü'l-Celâl'in Cemâl denizinde benlik erir. Şerhin bu ismi koyduğu en açık yer, çalgıcının cezbe hâlidir. Cilt 2, sûret âleminin ötesine geçen bir hâli anlatır:

"Hâl ve sözün ötesinde bir hâl ve söz; Zü'l-Celâl'in Cemâl'ine gark olmuş. Çalgıcının o andaki hâli ve sözü, sûret âleminin hâli ve sözünün üstündeydi; Allah Zü'l-Celâl hazretlerinin Cemâl denizine dalmış, onda boğulup benliği yok olmuştu." (Mesnevî-i Şerîf Şerhi, Cilt 2)

Demek Zü'l-Celâl'in celâli kuru bir heybet değildir; içinde bir Cemâl denizi taşır. Kul o denize dalınca benliği erir, kendi sözü kalmaz. Celâl ile cemâl, bu isimde ayrılmaz: heybet, sevgiyle kucaklayan bir heybettir.

Kendini kemâl sahibi sanan Zü'l-Celâl'e uçamaz. Mevlânâ bu ismin celâl yüzünü bir uyarıya çevirir. Cilt 2: "Kendisinin ehl-i kemâlden olduğunu zanneden kimse, bu zannı sebebiyle Zü'l-Celâl olan Hak tarafına uçup gidemez." Demek Zü'l-Celâl'e yükselişin önündeki tek engel, kulun kendinde gördüğü büyüklüktür; celâl karşısında ancak acziyle eğilen yaklaşabilir. Bu celâl, bütün fiilin gerçek sahibinin Hak olduğunu hatırlatır: "Ben kılıç gibiyim; o kılıcı vuran ise hakikat güneşi olan Allah Zü'l-Celâl hazretleridir" (Cilt 2). İş görünüşte kuldan çıkar, fakat asıl tasarruf Zü'l-Celâl'indir.

Füsûsu'l-Hikem'de Zü'l-Celâli ve'l-İkrâm

İbn Arabî, "Zü'l-Celâl" sıfatını Hakk'ın hikmet ve tecellî bahsinde anar; celâl sahibi olan Hakk'ın tecellîsi, kulun isti'dâdına göre bir ikram olarak iner.

Zü'l-Celâl'in tecellîsi, kulun haline göre bir ikramdır. Füsûs'un bu isimle ilgili inceliği, celâl sahibinin kuluna gücünün yettiği sûrette görünmesidir. Kelime-i Mûseviyye:

"Hakîm-i Zü'l-Celâl hazretlerinin bu yolda vâki' olan tecellîsi ayn-ı hikmettir. Bunun misâli: bir çocuğun haceti oyundur; çocuk ilim tahsiline ve terbiyeye dâvet olunacağı vakit, o ilmin, çocuğun haceti olan oyun yoluyla izhârı lâzımdır." (TB. Kelime-i Mûseviyye & Hâlidiyye)

Demek Zü'l-Celâl, heybetini kulun taşıyabileceği bir sûrete büründürür; çocuğa ilmi oyunla verir gibi, kuluna celâlini sevdiği bir sûrette gösterir. Aynı fasıl bunu Mûsâ'nın (a.s.) ateş tecellîsiyle örnekler: "Allahü Zü'l-Celâl hazretlerinin ona en çok istediği olan ateş sûretinde tecellî buyurması, Mûsâ'nın Hakk'a kurbundan, gönlündeki Hak muhabbetindendir." Celâl sahibi, sevdiği kuluna sevdiği sûretten görünür — işte celâlin içindeki ikram budur.

Terzibaba Külliyatında Zü'l-Celâli ve'l-İkrâm

Terzibaba, bu ismin iki yüzünü açıkça birleştirir: Zü'l-Celâl, hem ceza ile hesap soran heybet, hem de en âsî kuluna bile "kulum" diyen ikram sahibidir.

Zü'l-Celâl âsî kuluna bile "kulum" der. A'yân-ı Sâbite dersi, ismin ikram yüzünü çarpıcı bir sahneyle açar:

"Cenâb-ı Zü'l-Celâl hazretleri: 'Ey kâfir ve âsî ve câhil kullarım! Amelinizin karşılığını görünüz!' der. Yalnız bakın, burada 'ey kâfir, âsî ve câhil kullarım' diyor — âsîsiniz, kâfirsiniz, câhilsiniz ama benimsiniz diyor. Ne olursa olsun Cenâb-ı Hak 'kulum' demişse, o yeter." (A'yân-ı Sâbite)

Demek celâlin en sert göründüğü yerde — ceza ânında — bile bir ikram gizlidir: Hak, isyân edene dahi "kulum" diyerek sahip çıkar. Celâl hesabı görür, fakat İkrâm o kulu büsbütün dışarı atmaz. Secde Sûresi bu ikramın zirvesini gösterir: ibâd-ı hâssa için "Rabbü'l-erbâb olan Allah-ı Zü'l-celâl hazretlerinin tecellî-i zâtî ile zuhûru ve abdin kendi zâtının mahvı ile o cennetlerde gizlenmesi" — yani en büyük ikram, kulun celâl denizinde kendi benliğini yitirip Zât cennetine girmesidir.

Zü'l-Celâl, ayırma ve adâlet sahibidir. Kelime-i Sâlihiyye şerhi celâl yüzünü temyîze (ayırma kudretine) bağlar: "Cenâb-ı Mûsâ dedi: 'Ey Hudâ-yı Zü'l-Celâl! Bana temyizi sen verdin.' Hak Teâlâ buyurdu: 'O hâlde niçin benim temyizim olmasın? Mademki temyizi veren benim, iyi ile kötüyü ayıracak temyizin bende bulunmaması düşünülebilir mi?'" Demek Zü'l-Celâl, iyiyi kötüden ayıran, hakkı gözeten adâlet sahibidir; A'yân-ı Sâbite bunu tamamlar: "Âlemlerin Rabbi olan Allah Zü'l-Celâl, şerîat-ı ilâhîdeki hukuku muhâfaza eder." Celâl başıboş bir kahır değil; ikramla ölçülen, hukuku gözeten bir azamettir.

Değerlendirme

Üç kaynak bu ismi "celâl ile ikram bir aradadır" hükmünde birleştirir. Mesnevî onu hem benliği eriten bir Cemâl denizi, hem de kendini büyük görenin yaklaşamadığı bir heybet olarak açar; asıl tasarruf hep Zü'l-Celâl'indir. Füsûs, celâl sahibinin tecellîsini kulun haline göre inen bir hikmet ve ikram sayar — Hak, sevdiği kuluna sevdiği sûretten görünür. Terzibaba külliyatı iki yüzü en açık şekilde birleştirir: Zü'l-Celâl âsî kuluna bile "kulum" diyerek sahip çıkar (ikram), fakat aynı zamanda iyiyi kötüden ayıran, hukuku gözeten adâlet sahibidir (celâl). Hepsinin ortak hükmü şudur: Zü'l-Celâli ve'l-İkrâm, heybeti ile lütfu, azameti ile cömertliği tek isimde toplayan; kulu hem acze düşüren hem kucaklayan ism-i ilâhîdir. Bu ismi celil ve mecid ile birlikte; cemâl yönünü cemil ve kerim ile, adâlet yönünü ise adl ile okumak gerekir.