İçeriğe atla

A'yn başlı başına bir "gayr" mıdır ve şahâdet âlemindeki libâsı Hakk'ın kemâlini örtmek midir? Cebir yoktur, cebir sadece kişinin kendi a'yânını yaşamasıdır denilebilir mi; cüz'î irade de bu gayrılık taallukunu güçlendiren mevhûmlardan biri midir?

Soru-Cevapİleri düzey2 görüntülenme
Kısa cevap

Terkip büyük ölçüde isabetlidir; "gayriyet libâsı" tabiri kitabın kendi lafzıdır. Üç takyid gerekir: (1) Gayr olan, giyen değil giyilendir. Kitap: "A'yân-ı sâbite varlık kokusu almamıştır… Hakk'ın varlığı ile vardır; bundan sonra o vücûd-u hakîkî, bu a'yân-ı sâbitesi hasebiyle gayriyet libâsına bürünerek mertebe-i ervâha tenezzül etti." Yani gayrılık taayyündür, hakîkî ikilik değil. (2) Libâs kemâli yok etmez, temyiz için perdeler; hata da Hakk tarafına değil, beşeriyet/benlik-vehmi mertebesine aittir. (3) Cebir yoktur tespiti kitapla birebirdir: "bu hükümde cebir yoktur, zira bu hükmü a'yân-ı sâbite kendileri üzerine vermiştir." Havâtıra fısıldanma ise kitapta bizzat ihtiyârın delilidir. Yalnız buna "mutlak hürriyet" denmez — kulunki hakîkî ama emanet bir hürriyettir. Ve cüz'î irade mevhûm değildir; mevhûm olan, onun müstakil sanılmasıdır. Gayrılığı bir vehim olarak değil, teklîf ve aynadarlık için bir vazîfe olarak güçlendirir.

Detaylı cevap

Getirilen terkip çoğu yönüyle hakîkate uygundur; kullanılan "gayriyet libâsı" tabiri kitabın tam da kendi lafzıdır. Birkaç kelimelik takyidle terkip kitabın çizgisine tastamam oturur.

1. "A'yn zaten bir gayrdır." Doğru — fakat bu gayrılık, ayn'ın kendi vücûdu değil, giydiği libâstır:

"A'yân-ı sâbite varlık kokusu almamıştır… Zât-ı Hakk'tan ayrı bir zuhurları yoktur; a'yân-ı sâbiteler Hakk'ın varlığı ile vardır. Bundan sonra o vücûd-u hakîkî, bu a'yân-ı sâbitesi hasebiyle gayriyet libâsına bürünerek mertebe-i ervâha tenezzül etti."

Gayr olan, giyen değil giyilendir. "Farklı kimlik, farklı pencere" denilen şey taayyündür, hakîkî bir ikilik değil. Bu gayrılığı hakîkî bir başkalık sanmak, tam da fenâda kalkan "gayr" vehmidir.

2. "Şahâdetteki libâs Hakk tarafını, kemâlini örter." İsabetlidir; kitap mahlûkiyet elbisesinin tenezzülde başladığını, İlâhî varlığımızın bizde "gizli hazine olarak" örtülü kaldığını söyler. Bir tashîh: libâs kemâli yok etmek için değil, temyiz ve seyr mümkün olsun diye örter — emr-i teklîfî "her ferdin istidat ve kabiliyeti temeyyüz etmek için" konmuştur. Ayrıca örtülen şey "hatasızlık" değildir: hata Hakk tarafına değil, beşeriyet mertebesinin/benlik-vehminin hükmüne aittir. Libâs Hakk'ı hataya düşürmez; hatanın mümkün olduğu bir mahal açar ki mes'ûliyet doğsun.

3. Tîn 95:5 teşbîhi. *"Esfele sâfilîn"*i ayn'ın beşeriyet libâsıyla inişi olarak okumak güzel bir işârî nazardır ve kitabın tenezzül dili (gayriyet libâsı, âstîn-i gaybdan sâha-i zuhûra çıkma) bunu destekler. Yalnız teşbîh yarım bırakılmamalı: âyet inişi de dönüşü de taşır — 95:4 "ahsen-i takvîm" asıl/Hakk tarafıdır, 95:5 libâsla iniştir, 95:6 "illâ'llezîne âmenû…" ise su'ûddur. Kavs-i nüzûl ile kavs-i urûc bir aradadır.

4. "Cebir yoktur; cebir sadece a'yânını yaşamandır." Terkibin en kuvvetli yeri ve kitapla birebir: "Bu hükümde cebir yoktur, zira bu hükmü a'yân-ı sâbite kendileri üzerine vermiştir; cebir ikilik gerektirir." "Havâtıra fısıldanma" tespiti de kitapta bizzat ihtiyârın delili olarak geçer:

"İnsanın hâtırına bir iş hakkında bir tarz-ı hareket vârid olur; fakat düşünür, muhâkeme eder… icrâdan vazgeçer. İnsanda ihtiyâr ve irâde olmasa, bunlar olmazdı."

Havâtıra fısıldanan ayn'ın istidadıdır; onu tartıp bir yöne meyletmek ihtiyârdır — dışarıdan bir câbir olmadığı için cebir değil, kendi aynını yaşamaktaki hürriyettir. Tek kayıt: buna "mutlak" hürriyet denmemeli. Mutlak olan Hakk'ın hürriyetidir; kulunki hakîkî ama emanet/nisbî bir hürriyettir. Aksi hâlde soyduğumuz istiklâl vehmi geri giydirilmiş olur.

5. "Cüz'î irade gayrılığı güçlendiren mevhûmlardandır." Nazik bir düzeltme gerekir: cüz'î irade "mevhûm" (gerçek-dışı) değildir; kitap onu yukarıdaki hâtır misaliyle bizzat ispatlar. Mevhûm olan, cüz'î iradenin müstakil sanılmasıdır. Evet, gayrılık-taallukunu güçlendirir; fakat bu bir kusur değil kasıttır — teklîf, mes'ûliyet ve aynadarlık ancak bu taayyün zemininde mümkündür. Ârif onu kullanır ama emanet bilir; böylece gayrılık hakîkî ikilik vehmine katılaşmaz. Yani cüz'î irade gayrılığı bir vehim olarak değil bir vazîfe olarak güçlendirir; onu vehme çeviren tek şey müstakil zannedilmesidir.

Hulâsa: Üç kelime yerine konunca terkip tam oturur: gayr olan libâstır (ayn'ın vücûdu değil); örtülen kemâl yok olmaz, temyiz için perdelenir; cüz'î irade mevhûm değil, müstakil sanılınca vehim olan hakîkî bir emanettir.

Bu cevap yardımcı oldu mu?

İlgili sorular

Bu cevap, adı geçen eserlerden derlenmiş yapay zekâ destekli bir özettir; dinî hüküm veya fetva değildir. İlim için kaynaklara başvurarak doğrulamanız tavsiye edilir.