İçeriğe atla

Varlığı izafî olan insan, cüz'î de olsa nasıl bir iradeye sahip olabilir? A'yân-ı sâbitenin fiiliyata zuhûrunda insana ilham/kuvve-i şâika ile verilen bu tercihe "cüz'î irade" demek doğru mudur?

Soru-Cevapİleri düzey3 görüntülenme6 kaynak
Kısa cevap

Sorunun düğümü "müstakil" kelimesindedir. İzafî bir varlığın iradesi de izafîdir; cüz'î irade bağımsız bir güç değil, Hakk'ın emaneten verdiği bir iradedir — gerçekten müstakil olan tek irade Hakk'ınkidir (irade-i külliyye). Hocamız da "o iradeyi Cenâb-ı Hakk insana vermiştir" der¹. Bunu "emanet irade" diye okuyunca çelişki kalkar. Nitekim âyet de bunu söyler: "Nefse fücûrunu ve takvâsını ilham etti" (Şems 91:8) ve "Biz ona yolu gösterdik; ister şükreder ister nankör olur" (İnsan 76:3) — yolu veren Hak, tercih tarafı ise kula bırakılan muallak kader sahasıdır. "Kendi a'yânını irade etmek" ifadesi yerindedir; yalnız insan a'yânını dışarıdan seçmez ("a'yân-ı sâbite mec'ûl değildir"), ilham onu kendi istidadı yönünde harekete geçirir; cüz'î irade a'yânı yaratmaz, izhâr eder.

Detaylı cevap

Kıymetli kardeşim, A'yân-ı Sâbite derslerine başlamanız ne güzel; sorunuz da tam bu bahsin kalbine değiyor. Aslında iki sorunuzun düğümü tek bir kelimede toplanıyor: "müstakil". O kelimeyi yerine oturttuğumuzda çelişki de kendiliğinden çözülüyor.

1. "İzafî varlık nasıl müstakil iradeye sahip olur?" — Olmaz; zaten öyle de değildir. Varlığı izafî olanın iradesi de izafîdir. Yani cüz'î irade müstakil (kendinden, bağımsız) bir irade değil, emanet/vekâleten verilmiş bir iradedir. Gerçek anlamda müstakil olan tek irade Hakk'ın irade-i külliyyesidir. Hocamızın ifadesiyle: "o iradeyi de Cenâb-ı Hakk insana vermiştir", *"irade-i cüz'iyyeyi Cenâb-ı Hakk bizim kullanımımıza bırakmıştır"*¹.

Nitekim bu emanet iradenin / temyiz kabiliyetinin Hak tarafından verildiği âyetlerle sabittir:

﴿وَنَفْسٍ وَمَا سَوّٰیهَا ۝ فَاَلْهَمَهَا فُجُورَهَا وَتَقْوٰیهَا﴾ "Nefse ve onu düzgün bir biçimde şekillendirip ona kötülüğünü (fücûr) ve (ondan) sakınmasını (takvâ) ilham edene yemin olsun ki…" (Şems 91:7-8)

Hocamız da A'yân-ı Sâbite'de² bu âyeti tam olarak sizin sorunuzdaki "ilham yoluyla" noktasına bağlar: insana iki zıt yön bir arada verilmiş, hangisini işleteceği ise onun cüz'î iradesine bırakılmıştır. Yani "irade verdik" dediğimiz şey, dışarıdan gelen bağımsız bir güç değil, bu ilham edilmiş temyiz kabiliyetidir.

﴿اِنَّا هَدَيْنَاهُ السَّبٖيلَ اِمَّا شَاكِرًا وَاِمَّا كَفُورًا﴾ "Şüphesiz biz ona (doğru) yolu gösterdik. İster şükreden olur, ister nankör." (İnsan/Dehr 76:3)

Âyetteki incelik tam da meselenin özüdür: yolu gösteren/veren Hak'tır (irade-i külliyye); "ister şükreden ister nankör" tarafı ise kula bırakılan cüz'î irade sahasıdır. Dolayısıyla çelişki, "müstakil" varsayımından doğuyor; onu "verilmiş/emanet irade" diye okuyunca izafî varlıkla cüz'î irade gayet güzel bağdaşıyor. Kitabın kaza-kader bölümü de bunu Ehl-i sünnetin kesb anlayışıyla temellendirir: Cebriyye gibi kulu tümden kaldırmaz, Mu'tezile gibi kula müstakil bir yaratıcılık da vermez³.

2. Hocanın neden ısrarla muallak kader üzerinde durduğu da tam buradadır. Cüz'î iradenin fiilen iş gördüğü yegâne saha muallak kaderdir; mübrem/mutlak kader tarafı zaten a'yân-ı sâbitedir. Kitap bunu çok açık koyar: *"Eğer insanın öyle bir gayreti, iradesi olmasa, Cenâb-ı Hakk bu kader-i muallak kısmını boşta bırakmaz, hepsini mutlakiyete döndürür, kendi âmir hükmü ile yaptırır; o zaman da biz halife olamayız, insan olamayız, diğer varlıklardan farkımız kalmaz"*⁴. İrade sahibi olmayan bir mum "yanmak istemiyorum" diyemez, o musahhardır; insanı ayıran şey işte bu emanet iradedir⁵. Hocamız muallak kadere ağırlık verir, çünkü cüz'î iradenin muhatabı ve mes'uliyetin doğduğu yer tam olarak orasıdır — yukarıdaki İnsan 76:3'ün "ister şükreden ister nankör" kısmı da bu sahayı gösterir.

3. "Kendi a'yânını irade etmeye cüz'î irade demek daha uygun olmaz mı?" — Terim doğru, ama bir inceliği eklemek gerekir. İfadeniz kitabın kullandığı terimle birebir örtüşüyor (irade-i cüz'iyye) ve isabetli. Yalnız "kendi a'yânını irade etmek" ibaresini, insan sanki dışarıdan durup a'yânını seçiyormuş gibi anlamamak lazım. Çünkü kitabın iki temel başlığı bunu tam tersinden kurar: "A'yân-ı sâbite mec'ûl değildir" (Fusûs) ve **"istidâd-ı gayr-ı mec'ûl ve kabiliyet"**⁶. Yani a'yân ve onun istidadı yapılmış/yaratılmış değildir; Hak a'yânı îcad etmez, onun istidadına göre vücud/tecelli verir. Buna göre:

  • İlham ve kuvve-i şâika insanı kendi istidadı istikametinde harekete geçirir; insan da o istidadın gereğini irade eder.
  • Dolayısıyla cüz'î irade, a'yânı var eden değil, a'yânın fiiliyata zuhûrunu izhar eden iradedir. İnsan iradesiyle "kendi aynına" bir şey eklemez; zaten olduğu şeyin ortaya çıkışına katılır.

Bunun en veciz ifadesi kütüphanemizdeki Mesnevî'den Hikâyelerde geçer: "Kaderden kaçmak, kişinin kendi ayn-ı sâbitesinden kaçmaktır." Bu yüzden şikâyet de, hesap da nihayette kişinin kendi aynınadır — "Allah kimseye zulmetmez" hükmü buradan anlaşılır.

Özet: Evet, buna cüz'î irade demek yerindedir ve kitabın da kullandığı terim budur — şu iki kaydı koruduğunuz sürece: (a) bu irade müstakil değil, emanettir (Şems 91:8, İnsan 76:3); (b) a'yânı yaratmaz, izhâr eder ("a'yân-ı sâbite mec'ûl değildir"). Muallak kader vurgusu ile cüz'î irade, aynı hakikatin iki yüzüdür.

Kaynaklar

Cevap metnindeki ¹ ² ³ numaraları aşağıdaki kaynaklara karşılıktır — her biri kitabın tam sayfasına götürür.

  1. 1A'yân-ı Sâbite · s.10
  2. 2s. 6
  3. 3s. 10
  4. 4s. 11
  5. 5s. 12
  6. 6s. 19, 32, 91, 96
Bu cevap yardımcı oldu mu?

Bu cevap, adı geçen eserlerden derlenmiş yapay zekâ destekli bir özettir; dinî hüküm veya fetva değildir. İlim için kaynaklara başvurarak doğrulamanız tavsiye edilir.