İçeriğe atla

Okuduğumuz ilim kitaplarının da bir a'yânı ve istidadı var mıdır; okuduğumuzda o kitabın istidadı bize sirayet eder mi? Müşahede ettiğimiz şuur bir mahall-i tesir midir, yoksa Hakk'ın malum olan ilmi vücûd-u haricî olarak ca'l etmesi midir?

Soru-Cevapİleri düzey1 görüntülenme
Kısa cevap

Evet, eserin de a'yânı vardır — kitap umumîleştirir: "bütün âlemde ne varsa… programları Hakk'ın indinde mevcuttur." Fakat "sirayet" değil sereyan demek gerekir ve kaidesi: "sereyânı bedene hulûl ve ittihâd sûretiyle değildir." Kitabın istidadı size geçmez; kendinizde bilkuvve duranı uyandırır. Gazâlî bahsi bunu gösterir: aynı sohbette kabiliyetli gençler nasip alır, münâzaa eden hiçbir şey almaz. Asıl ölçü şudur: "Kişi kendisini bilmiyor ise, öğrendikleri hayâl hânesine yazılır, aslî hânesine yazılmaz." İkinci suale gelince: "mahall-i tesir olmama" hükmü a'yâna aittir, şuura değil — gerekçesi "henüz zuhûra çıkmış değildirler". Şuur zuhûr tarafındadır, dolayısıyla mahall-i tesirdir; nitekim esmâ nispetleri değişir ve "mes'ûliyetimiz buralarda oluşmaktadır." "Cüz'î iradeyi lisân-ı istidât ile talep ettik" kısmı ise doğrudur: "Hak bidâyeten mahkûmun aleyhtir."

Detaylı cevap

1. Eserin a'yânı ve "sirayet" meselesi.

Kitap her mevcudun programı olduğunu umumîleştirir: "bütün âlemde ne varsa, başta insan olmak itibariyle, her birerlerimizin programları Hakk'ın indinde mevcuttur." Buna göre bir eserin de a'yânı/istidadı vardır.

Fakat "sirayet" tabirini düzeltmek gerekir. Kitabın kullandığı kelime sereyandır ve kaidesi nettir: "Onun sereyânı bedene hulûl ve beden ile ittihâd sûretiyle değildir… belki vücûd-u Mutlak-ı Hakk'ın cemî-i mevcûdâta sereyânı gibidir." Yani kitabın istidadı bir madde gibi latîfeye geçmez, göçmez. Olan şey bir mukabele ve tenbîhtir: eserdeki istidat ile okuyandaki istidat aynı hakikate baktığı için, kişide bilkuvve duran mânâ uyanır.

Gazâlî bahsi bunu açıkça gösterir: "Kendilerinde kabiliyet gördüğümden rûhu onlara anlatmaya başladım… taleplerinden bu kabiliyet ve istidatları olduğunu anladım." Aynı mecliste bulunan bir başkası ise münâzaaya girmiş ve hiçbir şey alamamıştır. İlim tekti, kaplar farklıydı — "el-atâ bi-kadri'l-kâbiliyyât".

Sualin asıl cevabı ise şu kayıttadır:

"Kişi kendisini bilmiyor ise eğer, öğrendikleri ve bildikleri şeyler onun hayâl hânesine yazılır, aslî hânesine yazılmaz… bu dünyâdan ayrıldıktan sonra hayâl, aslı olmayan bir şey olduğundan boşta kalır, gider."

Demek ki mesele "kitabın istidadı bana sirayet etti mi" değil, **"okuduğum hangi hâneye yazıldı"**dır. Zevkan alınması da buna bağlıdır: kendini tanıyanda aslî hâneye, tanımayanda hayâl hânesine yazılır. Aynı kitap iki kişide iki ayrı netice verir.

2. Şuur mahall-i tesir midir?

Burada ince bir mertebe kayması olur. "Mahall-i tesir ve infiâl olmama" hükmü kitapta a'yâna aittir, şuura değil:

"Bunlar ise mahall-i tesir ve infiâl olmadıklarından mec'ûliyetleri mevzubahis değildir. Yani a'yân-ı sâbitelerimiz üzerinde böyle bir tesir vâki olmadığından, a'yân-ı sâbiteler daha henüz zuhûra çıkmış değildirler."

Gerekçe "henüz zuhûra çıkmamış olmaları"dır. Şuur ise zuhûr tarafındadır — vücûd-u haricîde, ca'l sahasında. Dolayısıyla şuur mahall-i tesirdir; nitekim tesir aldığı için değişir, artar, perdelenir: "Rahmân esmâsı bizde artışa geçer, o arttığı kadar Kahhâr azalır. İşte bizim mes'ûliyetimiz buralarda oluşmaktadır." Mahall-i tesir olmasaydı ne teklîf ne mes'ûliyet kalırdı.

"Cüz'î iradeyi lisân-ı istidât ile talep ettik, hâriçten gelen bir talep yoktur" kısmı ise doğrudur ve kitabın lafzıdır: "Hak bidâyeten mahkûmun aleyhtir; her bir a'yân-ı sâbite kendi kabiliyet-i zâtiyesini gösterip Hakk'a demiştir ki: 'beni bu hüküm dâiresinde izhâr et.'"

Yalnız "ilâhî ilim olduğu gibi yansır" cümlesi kayıtsız bırakılmamalıdır. Doğrudur; lâkin bu bir ayna dinginliği değildir — yansıyanın içinde kulun kesbi de vardır. Kitap iki emri ayırır: emr-i irâdî (ilimdeki sübût) ve emr-i teklîfî (bu âlemde istidadın temeyyüz etmesi için). İlim, kulun cüz'î iradesiyle yapacağını da ihâta ederek bilir; bu bilme o iradeyi seyirlik kılmaz. Aksi hâlde 627. beytin hükmü boşa çıkardı: "hakîkatimiz nokta-i nazarından cebbâriyyet altındayız, fakat şerîat ve zâhirimiz nokta-i nazarından fiilimizde muhtârız."

Hulâsa: (1) Eserin de a'yânı vardır, fakat size hulûl etmez — kendinizdeki bilkuvveyi uyandırır; hangi hâneye yazılacağı kendinizi tanıyıp tanımadığınıza bağlıdır. (2) A'yân mahall-i tesir değildir, şuur ise mahall-i tesirdir — mes'ûliyet tam da oradadır.

Not: Tevhid mertebelerinde "Lâ mevsûfe illallah" kullanımı yerindedir; kitap sırayı şöyle dizer: "Lâ fâile illallah… Lâ mevcûde illallah, ondan sonra Lâ mevsûfe illallah, ondan sonra Lâ ma'bûde illallah."

Bu cevap yardımcı oldu mu?

İlgili sorular

Bu cevap, adı geçen eserlerden derlenmiş yapay zekâ destekli bir özettir; dinî hüküm veya fetva değildir. İlim için kaynaklara başvurarak doğrulamanız tavsiye edilir.