Fî cîdihâ hablun min mesed(in)
(4-5) Boynunda bükülmüş hurma liflerinden bir ip olduğu halde sırtında odun taşıyarak karısı da (o ateşe girecektir).
Boynunda da hurma lifinden bir ip olacaktır.
Mesed Suresi'nin bu ayeti, Ebu Leheb'in karısının akıbetini tasvir ederken, 'boyun', 'ip' ve 'lifli ip' gibi kavramlar üzerinden hem fiziksel bir durumu hem de mecazi bir cezayı ifade etmektedir. Kelimelerin etimolojik kökenleri, bu cezanın ağırlığını ve aşağılayıcılığını vurgulamaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Cîd (جيد) kelimesinin, boynun ön kısmı için kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'fî cîdihâ' ifadesi, ipin boynun bu kısmına dolanmış olduğunu, dolayısıyla cezanın açıkça görünür ve aşağılayıcı bir nitelik taşıdığını vurgular.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Cîd kelimesinin, boyun anlamına geldiğini ve bu ayetteki kullanımının, ipin kadının boynuna sarılmış olmasını ifade ettiğini belirtir. Bu, hem fiziksel bir yükü hem de mecazi bir utancı simgeler.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Habl (حبل) kelimesinin, genel olarak ip anlamına geldiğini ve bu ayetteki bağlamda, kadının boynuna dolanacak olan, onu sürükleyecek veya ona yük olacak bir ipi ifade ettiğini açıklar. Bu, cezanın somut bir göstergesidir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Habl kelimesinin, hem maddi ip hem de mecazi olarak 'ahd' (sözleşme, bağ) anlamlarına geldiğini belirtir. Bu ayette ise, kadının boynuna dolanacak olan somut bir ipi ifade etmekle birlikte, aynı zamanda onun günahlarının bir sonucu olarak boynuna dolanan bir 'bağ'ı da çağrıştırır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Habl kelimesinin Kur'an'da farklı bağlamlarda kullanıldığını, ancak bu ayetteki kullanımının, bir tür cezalandırma aracı olarak fiziksel bir ipi işaret ettiğini belirtir. Bu ip, kadının aşağılanmasını ve yükünü sembolize eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Mesed (مسد) kelimesinin, hurma lifinden yapılmış sağlam ip anlamına geldiğini ifade eder. Bu, ipin sıradan bir ip olmadığını, aksine dayanıklı ve belki de daha acı verici bir niteliğe sahip olduğunu gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Mesed'in, bükülmüş ve sağlamlaştırılmış ip olduğunu, özellikle hurma lifinden yapılan ipler için kullanıldığını açıklar. Ayetteki kullanımı, ipin sağlamlığını ve dolayısıyla cezanın kaçınılmazlığını ve ağırlığını vurgular.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Mesed'in, hurma lifinden bükülmüş ip olduğunu ve bu tür iplerin genellikle ağır yükleri taşımak için kullanıldığını belirtir. Bu, kadının taşıyacağı yükün ağırlığına ve cezanın şiddetine işaret eder.
Namaz Sûreleri (Cilt 2)
Terzibaba - Necdet Ardıç
Soru: Kûr’ân-ı Kerîm’i hep yüce kitap gibi görerek elimize alıyoruz ve o beklentiyle açınca örneğin Tebbet sûresine denk gelince rahmetten ziyâde Kahhariyyet görüyoruz bu neden böyledir?” Cevap: Cenâb-ı Hakk (c.c) ef’âl mertebesinden o kadar şiddetli zuhur etmektedir ki burada da görüldüğü üzere Ebû Leheb ile dahi muhatab olduğunu belirtmektedir. Yani Cenâb-ı Hakk (c.c)’ın zâtıyla ef’âl âleminde zuhurda olduğunu ve böylesine işlerle dahi uğraştığını, sadece yukarılarda bir yerlerde tenzih âleminde, ulaşılmaz yerlerde olmadığını hayatın içinde olduğunu bu ve benzeri sûreler göstermektedir.
İşte bu nedenle tevhid ehli olarak Cenâb-ı Hakk (c.c)’ın sonsuz mânâda a’maiyette olduğunu bildiğimiz gibi aynı şekilde bu âlemlerin içerisinde de olduğunu ve bu hayatın bizatihi O’nun kendi hayatı olduğunu, görünen bütün zuhur mahallerinde O’nun tecellisinin olduğunu anlamamız gerekiyor ki bu nedenle işte bu tür âyeti kerîmeler Cenâb-ı Hakk (c.c)’ı tenzih mertebesinden teşbih mertebesine indirmektedir ve mü’minler olarak bizler teşbih ve tenzihi birleştirdiğimiz anda da Hakk’ın varlığını en geniş şekilde anlamaktayız.
Bu bilgiler ise sadece ümmeti Muhammed’e aittir, önceki ümmetler, ya sadece tenzihte kaldılar yada sadece teşbihte kaldılar ve ümmeti Muhammed’e hâs olan tevhide
ulaşamadılar.
Âlayı illiyin ve esfeli safilin arasındaki bütün mertebelerde ve bütün varlıkta Cenâb-ı Hakk (c.c)’ın zuhurda olduğu ve Cenâb-ı Hakk (c.c)’ın perdelerini nasıl açtığı bu tür âyeti kerîmeler ile gözükmektedir.
Bunlar da, (63/İnci mercan tezgâhı)ndan.
Tebbet Sûresi ile İhlâs Sûresi’nin yan yana gelişinin hikmeti, birinin mutlak kesret, diğerinin mutlak vahdet olması itibari ile iki gerçek halinde yaşanmasının Hakk olduğu cihetiyledir.
Tebbet Sûresi’nin kaynağı Esmâ-i İlâhiyye’den fiil merbesinden “Hâdî” isminin “mudil” isminin zuhuruna olan hitabı’dır.
Kûl Hüvallahu Ehad, ise Zât-ı mutlaktan “Allah” ismi Camii nin zuhuru olan Hz. Muhammed’e Zât-ı mukayyed ile zuhurda olan Allah’ın hakikatlerini anlat, emridir.
Elleri kurusun ile, ihlâs leheb suresi, aynı sıradadır.111-112-birinde mutlak teşbih birinde mutlak tenzih vardır ikisini birlemek tevhiddir bunları düşünürken imam efendi cum’anın farzında bu iki sureyi okudu.
(05/12/2014/Cuma)
“Allah-ın ipine sarılın (3/103) yusufun kuyu ipi lehebin ipi.”
~~3.103~
وَاعْتَصِمُوا بِحَبْلِ اللّٰهِ جَمٖيعًا وَلَا تَفَرَّقُوا وَاذْكُرُوا نِعْمَتَ اللّٰهِ عَلَيْكُمْ اِذْ كُنْتُمْ اَعْدَاءً فَاَلَّفَ بَيْنَ قُلُوبِكُمْ فَاَصْبَحْتُمْ بِنِعْمَتِهٖ اِخْوَانًا وَكُنْتُمْ عَلٰى شَفَا حُفْرَةٍ مِنَ النَّارِ فَاَنْقَذَكُمْ مِنْهَا كَذٰلِكَ
يُبَيِّنُ اللّٰهُ لَكُمْ اٰيَاتِهٖ لَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَ ~ ~ ~
Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
3.103 - Vağtesımû bihablillâhi cemîav ve lâ teferrakû, vezkurû niğmetallâhi aleykum iz kuntum ağdâen feellefe beyne kulûbikum feasbahtum biniğmetihî ıhvânâ, ve kuntum alâ şefâ hufratim minen nâri feengazekum minhâ, kezâlike yubeyyinullâhu lekum âyâtihî leallekum tehtedûn.
Diyanet Meali:
3.103 - Hep birlikte Allah'ın ipine (Kur'an'a) sımsıkı sarılın. Parçalanıp bölünmeyin. Allah'ın size olan nimetini hatırlayın. Hani sizler birbirinize düşmanlar idiniz de O, kalplerinizi birleştirmişti. İşte O'nun bu nimeti sayesinde kardeşler olmuştunuz. Yine siz, bir ateş çukurunun tam kenarında idiniz de O sizi oradan kurtarmıştı. İşte Allah size âyetlerini böyle apaçık bildiriyor ki doğru yola eresiniz.
(111-TEBBET) Sûre-i şerifindeki kısa yolculuğumuz böylece sona ermiş oldu, bundan sonra yolumuza, 112 – İHLÂS Sûresi ile devam edelim İnşeallah.
112 – İHLÂS Sûresi
بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ
Surenin kaynaklarda tespit edilen yirmiyi aşkın adı vardır. Ancak yaygın olarak İslâm dininin temel ilkesi tevhîd inancının veciz bir ifadesi olan "İhlâs" adıyla tanınmıştır. En çok kullanılan isimlerinden biri de "Kul hüvellahü ehad"dır. Ayrıca "Samed”, “Tevhîd”, “Esâs”, “Tecrîd”, “Necat”, “Velayet”, “Mukaşkışe”, “Muavvize" adlarıyla da anılmaktadır.1
4 ayetten oluşan sure, Mekke’de inmiştir. Medine'de in
diğine dair rivayet de vardır. Mekke'de indiğini söyleyenler Mekkeli müşriklerin Hz. Peygamber'e gelerek "Bize rabbinin soyunu anlat" dediklerini, bunun üzerine bu surenin indirildiğini bildiren rivayetleri delil getirirler. Medine'de indiğini söyleyenler ise, Yahudilerle Hıristiyanların Hz. Peygamber'e yönelttikleri Allah hakkındaki sorulara bir cevap olmak üzere Cebrail'in Hz. Peygamber'e gelip "Kul hüvellahü ehad" suresini okuduğunu bildiren rivayetleri delil göstermişlerdir. Ancak surenin üslup ve içeriği Mekke döneminde indiği İzlenimini vermektedir.
Hz. Peygamber bu surenin önemi ve fazileti hakkında söyle buyurmuştur; "Canım kudret elinde olan Allah'a yemin ederim ki bu sure Kur'an’ın üçte birine denktir" Yine Hz. Peygamber, sevdiği için bu sureyi her namazda okuyan bir sahabîye, "Onu sevmen seni cennete götürür" müjdesini vermiştir.
İhlas suresi, Mushaftaki sıralamada 112., nüzul sırasına göre ise 22. suredir. (Hasenât)
Sûre-i Şerif’in, kısaca sayı değerlerine bir göz atalım.
(112) Mushaf sıra numarası.
(22) Nüzül sıra numarası.
(41) Alfebetik sırası.
(30) Cüz sırası.
(04) Âyet, sayısı.
(04) Fasıla harfleri.
(213) Genel toplamdır.
Rakkamları tek tek toplarsak.
(2+1+3=6) Bu sayı değerlerinin birçok bağlantıları vardır ancak fazla vaktinizi almamak için sadece genel sayıları vermekle yetinelim. Açık olarak görüldüğü gibi bünyesin de (2) zahir
batın (13) Hakikat-i Muhammediyye mertebeleri bulun-makta ve bu hakikate (6) cihetten dikkat çekilmektedir.
Fasılası: (dal) Harfidir, ebced sayı değeri (4) tür. (Şeriat-tarikat-Hakikat-Ma’rifet) ile yakîn ilimleri ve yukarıdaki sayılar ile, kulluğun-abd, içindeki Hakikat-i Muhammedidir.
Mealen.
1- De ki; O Allah bir tektir.
2- Allah eksiksiz, sameddir (Bütün varlıklar O'na muhtaç, fakat O, hiç bir şeye muhtaç değildir).
3- Doğurmadı ve doğurulmadı.
4- O 'na bir denk de olmadı.
Burada Cenâb-ı Hakk (c.c) vahdet mertebesinden kendisini ifâde etmektedir.
İhlâs sûresinin nüzûlü konusunda, Mekke müşrikleri toplanıp aralarından bir temsilciyi Efendimize (s.a.v) göndererek, nübüvvet davasından vazgeçmesi halinde kendisi için herşeyi yapmaya hazır olduklarını bildirmişlerdir. Efendimiz (s.a.v) bu durum üzerine “Ben onlardan hiç bir şey istemem. Ben ancak Allah’ın resûlüyüm ve onları Allah’a ibadete dâvet ederim.” Buyurmuştur. Bunun üzerine “Bu senin Allah’ın nasıl bir Allah’tır” diye sorduklarında, bu âyeti kerîmenin geldiği bildirilmiştir.
قُلْ هُوَ اللَّهُ أَحَدٌ
(112-1-Kul huvallâhu ehad)
“De ki: “O Allah, ehad’dır”
Her birerlerimiz “ehad” kelimesinin ifadesini ne şekilde anlıyor isek bu âyeti kerîmenin bize ulaşan kısmı o şekildedir. “Ehad” kelimesini “bir olarak mı “ahadiyyet” makâmı olarak mı anlıyoruz, nasıl idrâk ediyor isek bize gelen de o şekildedir. Cenâb-ı Hakk (c.c)’ın sonu olmadığı gibi kelâmının dahi sonu yoktur, bu nedenle bu kelâmı tek bir mânâ ile sınırlamak mümkün değildir. Ne kadar varlık var ise o varlıkların nefesleri kadar Cenâb-ı Hakk (c.c)’a giden yol vardır, dolayısıyla Kur’ân-ı Kerîm herbirerleri-mizin kendi özelliklerine göre değişik hakîkâtleri bildirmektedir ve hakîkâtte ilahi yaşamda bunu gerektir-mektedir.
Allah ismi bütün ilahi isimleri toplamıştır. Ve Allah’ın kendi geniş varlığı içerisinde bir de ahadiyyeti vardır. Ahadiyyetin bilinmesi için uluhiyyetin ortaya çıkması lâzımdır ki uluhiyyet ahadiyyete yönelecektir. İşte ahad olan o Allah bütün âlemleri, bütün varlığı kendi bünyesinde toplamıştır.
Genel mânâda ahad kelimesi ile Allah’ın bir olduğu eşi ve ortağının olmadığı anlaşılmaktadır. Ancak hakîkâtte bu birlik sayı anlamında olan bir olmayıp, anlatılmak istenen ahadiyyet makâmının teklik hakîkâtidir. Bizler bunu ancak ve kelâm olarak kullanabiliriz, hakîkâtini anlamamız olanak dışıdır çünkü aklımız bunun çok altında meydana gelmiştir, bu nedenle birimsel mertebede o halin yaşanması mümkün değildir ancak idrâkimizin yettiği kadarı ile onu anlamaya çalışmak, bizim en büyük kazancımız olacaktır.
Allah (c.c)’ın hakîkâti burada belirtilen “huve” nin içinde gizlidir. Bunu biraz açmak için “10-Kelime-i Tevhid” isimli kitabımızdan “Allah lâfzının oluşumu” bölümünü aktaralım:
(الله) “Allah” lâfzının oluşumu
………………………….Ezelin ezelinde, ebedin ebedinde
insân aklının ve ihâtasının alamayacağı bir zamanda, gerçi orada zaman da henüz yoktu (bir an) diyelim, o anda ne olduysa oldu “Zâtı mutlak” A’ma’iyyet mertebesinden Ahadiyyet mertebesine tenezzül etti. Burada “Hüvviyyeti” ve “İnniyyeti” zuhura çıktı.
Hüvviyeti (Beytullah) “Beyt’ül Atik”in ve “mükevvenat” âlemlerinin kaynağı:
İnniyeti ise (Hakîkati Muhammedi) Kûr’ân ve insânın kaynağı oldu.
Bu iki kaynağın toplu ifâdesi ise “Kelime-i Tevhid” “lâ ilâhe illâ allah” ile belirlendi.
“Kelime-i Tevhid”in ilk zuhura çıkmaya başlamasına yukarıda belirtilen Hüvviyet’in “hu” su kaynak oldu. (Zahir âlemde bilindiği gibi “hu/o) demektir.
İşte bu ilk zuhura çıkış Hüvviyet’în “hu/o” su ile simgelendi. Bu “hu” “Hüviyeti Mutlaka/mutlak hüvviyettir” Bir bakıma “ismi âzam/en büyük isim” de budur. Bunun hakîkâtini anlamak mümkün değildir.
İşte bu “hu” Allah kelimesinin oluşumunu sağlayan sondaki “hu”dur. Fakat varedilişte ilktir. Bilindiği gibi “hu” bulunduğu yer icabı yazıda bazen iki gözlü bazen tek gözlü olması bütün varlığı bünyesinde topladığını ifâde etmesidir. Daha sonra oluşacak bütün varlıkların kendilerine has özel hüvviyyetleri kaynaklarını buradan almaktadırlar. Ve yine bu “hu” ağıza en uzak yerden yâni mideden, yâni batından gelmektedir.
“hu” “Hüviyeti Mutlaka” kendi kendini zuhura çıkarıp (var edip) bir makâm oluşturduktan sonra, yavaş yavaş saltanatını genişletmeye başladı ve kendine en yakın olarak gizli “elif”i buldu ve o mertebeye doğru akmaya ve hayat vermeye başladı. Bu gizli “elif” oluşunca “hu/o” ile (onu) kendi kendine okudu ve “ah” dedi. “küntü kenzen/gizli hazine” nin ilk muhabbeti ve aşıkların içlerindeki, gizli “ah” ları oldu.
Bir müddet bu muhabbet haliyle kaldıktan sonra tekrar saltanatını genişletmeye devam ederek 3. (üçüncü) mertebeye doğru yönelerek “lâm”ı oluşturmaya ve ona hayat vermeye başladı. Bu “lâm” oluşunca yine onu kendi kendine okudu (elbette “hu/o”) (onun için) yâni (“hu” için) dedi. Yani “lâm”ın oluşması kendisi için değil, ”hu” için, yâni “benim için” dedi.
Bir müddet elbette “hu/o”) (hu/onun için) bayrağını dalgalandırdıktan sonra daha genişlemeyi murat ederek “geçici” bir “elif” harfi ilave etti ve okuyarak bu sefer “ilahu” (ilah) dedi. Böylece kendine verdiği ilk toplu vasıf bu “ilahü” (ilah) oldu.
Bu ilâhîyyat öyle bir ilâhîyyat ki orada ne isim, ne resim, ne vasıf ve ne de ayrı, gayrı vardı. Kendi kendinde kendi olan tek ilahtı.
Bir müddet de bu mertebede kaldıktan sonra biraz genişlemeyi murad etti ve bir “lâm” daha seyrine ilave ederek evvela “la ilahu” (ilah yoktur) diye kendi kendinde, kendi zuhurunu tekrar gizledi. İlk nehiy (kaldırmak) budur.
Bir müddet de böyle kaldıktan sonra, “küntü kenzen mahfiyyen” “gizli bir hazineyim” hükmüyle açılımlarına devam ederek oluşan harflerin önüne bir de “elif” ilave ederek baştaki “lâm” “elif” ile birleşince “lam-ı tarif” belirleyici “lâm”a dönüştü; o haliyle okuyunca kendine “el ilahu” (mutlak ilah) vasfını verdi.
Bir müddet de böyle kaldıktan sonra “el ilahu” lâfızlarını toplamayı muradederek oradaki geçici elifi şeddeye dönüştürerek gizledi ve kendi kendini bütün bu içerdiği mertebeleri ifâde edecek olan “Allah” kelimesine dönüştürdü.
İşte böylece kendini sonradan da oluşacak her mertebenin hakkını koruyacak “zâti ismi”ni oluşturmuş oldu.