İçeriğe atla
Tebbet 5Cüz 30 · Sayfa 603

Tebbet Sûresi 5. Âyet

المسد

Sohbete sor

Fî cîdihâ hablun min mesed(in)

(4-5) Boynunda bükülmüş hurma liflerinden bir ip olduğu halde sırtında odun taşıyarak karısı da (o ateşe girecektir).

Namaz Sûreleri (Cilt 2)

Terzibaba - Necdet Ardıç

(111-5) Fî cîdihâ hablun min mesed.

“Onun boynunda mesedden (bükülmüş liften) bir ip vardır.


Soru: Kûr’ân-ı Kerîm’i hep yüce kitap gibi görerek elimize alıyoruz ve o beklentiyle açınca örneğin Tebbet sûresine denk gelince rahmetten ziyâde Kahhariyyet görüyoruz bu neden böyledir?” Cevap: Cenâb-ı Hakk (c.c) ef’âl mertebesinden o kadar şiddetli zuhur etmektedir ki burada da görüldüğü üzere Ebû Leheb ile dahi muhatab olduğunu belirtmektedir. Yani Cenâb-ı Hakk (c.c)’ın zâtıyla ef’âl âleminde zuhurda olduğunu ve böylesine işlerle dahi uğraştığını, sadece yukarılarda bir yerlerde tenzih âleminde, ulaşılmaz yerlerde olmadığını hayatın içinde olduğunu bu ve benzeri sûreler göstermektedir.

İşte bu nedenle tevhid ehli olarak Cenâb-ı Hakk (c.c)’ın sonsuz mânâda a’maiyette olduğunu bildiğimiz gibi aynı şekilde bu âlemlerin içerisinde de olduğunu ve bu hayatın bizatihi O’nun kendi hayatı olduğunu, görünen bütün zuhur mahallerinde O’nun tecellisinin olduğunu anlamamız gerekiyor ki bu nedenle işte bu tür âyeti kerîmeler Cenâb-ı Hakk (c.c)’ı tenzih mertebesinden teşbih mertebesine indirmektedir ve mü’minler olarak bizler teşbih ve tenzihi birleştirdiğimiz anda da Hakk’ın varlığını en geniş şekilde anlamaktayız.

Bu bilgiler ise sadece ümmeti Muhammed’e aittir, önceki ümmetler, ya sadece tenzihte kaldılar yada sadece teşbihte kaldılar ve ümmeti Muhammed’e hâs olan tevhide

ulaşamadılar.

Âlayı illiyin ve esfeli safilin arasındaki bütün mertebelerde ve bütün varlıkta Cenâb-ı Hakk (c.c)’ın zuhurda olduğu ve Cenâb-ı Hakk (c.c)’ın perdelerini nasıl açtığı bu tür âyeti kerîmeler ile gözükmektedir.


Bunlar da, (63/İnci mercan tezgâhı)ndan.


Tebbet Sûresi ile İhlâs Sûresi’nin yan yana gelişinin hikmeti, birinin mutlak kesret, diğerinin mutlak vahdet olması itibari ile iki gerçek halinde yaşanmasının Hakk olduğu cihetiyledir.

Tebbet Sûresi’nin kaynağı Esmâ-i İlâhiyye’den fiil merbesinden “Hâdî” isminin “mudil” isminin zuhuruna olan hitabı’dır.

Kûl Hüvallahu Ehad, ise Zât-ı mutlaktan “Allah” ismi Camii nin zuhuru olan Hz. Muhammed’e Zât-ı mukayyed ile zuhurda olan Allah’ın hakikatlerini anlat, emridir.


Elleri kurusun ile, ihlâs leheb suresi, aynı sıradadır.111-112-birinde mutlak teşbih birinde mutlak tenzih vardır ikisini birlemek tevhiddir bunları düşünürken imam efendi cum’anın farzında bu iki sureyi okudu.

(05/12/2014/Cuma)


“Allah-ın ipine sarılın (3/103) yusufun kuyu ipi lehebin ipi.”

~~3.103~
وَاعْتَصِمُوا بِحَبْلِ اللّٰهِ جَمٖيعًا وَلَا تَفَرَّقُوا وَاذْكُرُوا نِعْمَتَ اللّٰهِ عَلَيْكُمْ اِذْ كُنْتُمْ اَعْدَاءً فَاَلَّفَ بَيْنَ قُلُوبِكُمْ فَاَصْبَحْتُمْ بِنِعْمَتِهٖ اِخْوَانًا وَكُنْتُمْ عَلٰى شَفَا حُفْرَةٍ مِنَ النَّارِ فَاَنْقَذَكُمْ مِنْهَا كَذٰلِكَ


يُبَيِّنُ اللّٰهُ لَكُمْ اٰيَاتِهٖ لَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَ ~ ~ ~

Kuranı Kerim Türkçe okunuş:

3.103 - Vağtesımû bihablillâhi cemîav ve lâ teferrakû, vezkurû niğmetallâhi aleykum iz kuntum ağdâen feellefe beyne kulûbikum feasbahtum biniğmetihî ıhvânâ, ve kuntum alâ şefâ hufratim minen nâri feengazekum minhâ, kezâlike yubeyyinullâhu lekum âyâtihî leallekum tehtedûn.

Diyanet Meali:

3.103 - Hep birlikte Allah'ın ipine (Kur'an'a) sımsıkı sarılın. Parçalanıp bölünmeyin. Allah'ın size olan nimetini hatırlayın. Hani sizler birbirinize düşmanlar idiniz de O, kalplerinizi birleştirmişti. İşte O'nun bu nimeti sayesinde kardeşler olmuştunuz. Yine siz, bir ateş çukurunun tam kenarında idiniz de O sizi oradan kurtarmıştı. İşte Allah size âyetlerini böyle apaçık bildiriyor ki doğru yola eresiniz.


(111-TEBBET) Sûre-i şerifindeki kısa yolculuğumuz böylece sona ermiş oldu, bundan sonra yolumuza, 112 – İHLÂS Sûresi ile devam edelim İnşeallah.


112 – İHLÂS Sûresi

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ

BİSMİLLAHİR RAHMÂNİR RAHİYM

Surenin kaynaklarda tespit edilen yirmiyi aşkın adı vardır. Ancak yaygın olarak İslâm dininin temel ilkesi tevhîd inancının veciz bir ifadesi olan "İhlâs" adıyla tanınmıştır. En çok kullanılan isimlerinden biri de "Kul hüvellahü ehad"dır. Ay­rıca "Samed”, “Tevhîd”, “Esâs”, “Tecrîd”, “Necat”, “Velayet”, “Mukaşkışe”, “Muavvize" ad­larıyla da anılmaktadır.1

4 ayetten oluşan sure, Mekke’de inmiştir. Medine'de in­

diğine dair rivayet de vardır. Mekke'de indiğini söyleyenler Mekkeli müşriklerin Hz. Peygamber'e gelerek "Bize rabbinin soyunu anlat" dediklerini, bunun üzerine bu surenin indirildiğini bildiren rivayetleri delil getirirler. Medine'de indiğini söyleyenler ise, Yahudilerle Hıristiyanların Hz. Peygamber'e yönelttikleri Allah hakkındaki sorulara bir cevap olmak üzere Cebrail'in Hz. Pey­gamber'e gelip "Kul hüvellahü ehad" suresini okuduğunu bildiren rivayetleri delil göstermişlerdir. Ancak surenin üslup ve içeriği Mekke döneminde indiği İzlenimini vermektedir.

Hz. Peygamber bu surenin önemi ve fazileti hakkında söyle buyurmuştur; "Canım kudret elinde olan Allah'a yemin ederim ki bu sure Kur'an’ın üçte birine denktir" Yine Hz. Peygamber, sevdiği için bu sureyi her namazda okuyan bir sahabîye, "Onu sevmen seni cennete götürür" müjdesini ver­miştir.

İhlas suresi, Mushaftaki sıralamada 112., nüzul sırasına göre ise 22. suredir. (Hasenât)


Sûre-i Şerif’in, kısaca sayı değerlerine bir göz atalım.

(112) Mushaf sıra numarası.

(22) Nüzül sıra numarası.

(41) Alfebetik sırası.

(30) Cüz sırası.

(04) Âyet, sayısı.

(04) Fasıla harfleri.

(213) Genel toplamdır.

Rakkamları tek tek toplarsak.

(2+1+3=6) Bu sayı değerlerinin birçok bağlantıları vardır ancak fazla vaktinizi almamak için sadece genel sayıları vermekle yetinelim. Açık olarak görüldüğü gibi bünyesin de (2) zahir

batın (13) Hakikat-i Muhammediyye mertebeleri bulun-makta ve bu hakikate (6) cihetten dikkat çekilmektedir.


Fasılası: (dal) Harfidir, ebced sayı değeri (4) tür. (Şeriat-tarikat-Hakikat-Ma’rifet) ile yakîn ilimleri ve yukarıdaki sayılar ile, kulluğun-abd, içindeki Hakikat-i Muhammedidir.


Mealen.

1- De ki; O Allah bir tektir.
2- Allah eksiksiz, sameddir (Bütün varlıklar O'na muhtaç, fakat O, hiç bir şeye muhtaç değildir).
3- Doğurmadı ve doğurulmadı.
4- O 'na bir denk de olmadı.


Burada Cenâb-ı Hakk (c.c) vahdet mertebesinden kendisini ifâde etmektedir.

İhlâs sûresinin nüzûlü konusunda, Mekke müşrikleri toplanıp aralarından bir temsilciyi Efendimize (s.a.v) göndererek, nübüvvet davasından vazgeçmesi halinde kendisi için herşeyi yapmaya hazır olduklarını bildirmişlerdir. Efendimiz (s.a.v) bu durum üzerine “Ben onlardan hiç bir şey istemem. Ben ancak Allah’ın resûlüyüm ve onları Allah’a ibadete dâvet ederim.” Buyurmuştur. Bunun üzerine “Bu senin Allah’ın nasıl bir Allah’tır” diye sorduklarında, bu âyeti kerîmenin geldiği bildirilmiştir.


قُلْ هُوَ اللَّهُ أَحَدٌ

(112-1-Kul huvallâhu ehad)

“De ki: “O Allah, ehad’dır”


Her birerlerimiz “ehad” kelimesinin ifadesini ne şekilde anlıyor isek bu âyeti kerîmenin bize ulaşan kısmı o şekildedir. “Ehad” kelimesini “bir olarak mı “ahadiyyet” makâmı olarak mı anlıyoruz, nasıl idrâk ediyor isek bize gelen de o şekildedir. Cenâb-ı Hakk (c.c)’ın sonu olmadığı gibi kelâmının dahi sonu yoktur, bu nedenle bu kelâmı tek bir mânâ ile sınırlamak mümkün değildir. Ne kadar varlık var ise o varlıkların nefesleri kadar Cenâb-ı Hakk (c.c)’a giden yol vardır, dolayısıyla Kur’ân-ı Kerîm herbirerleri-mizin kendi özelliklerine göre değişik hakîkâtleri bildirmektedir ve hakîkâtte ilahi yaşamda bunu gerektir-mektedir.

Allah ismi bütün ilahi isimleri toplamıştır. Ve Allah’ın kendi geniş varlığı içerisinde bir de ahadiyyeti vardır. Ahadiyyetin bilinmesi için uluhiyyetin ortaya çıkması lâzımdır ki uluhiyyet ahadiyyete yönelecektir. İşte ahad olan o Allah bütün âlemleri, bütün varlığı kendi bünyesinde toplamıştır.

Genel mânâda ahad kelimesi ile Allah’ın bir olduğu eşi ve ortağının olmadığı anlaşılmaktadır. Ancak hakîkâtte bu birlik sayı anlamında olan bir olmayıp, anlatılmak istenen ahadiyyet makâmının teklik hakîkâtidir. Bizler bunu ancak ve kelâm olarak kullanabiliriz, hakîkâtini anlamamız olanak dışıdır çünkü aklımız bunun çok altında meydana gelmiştir, bu nedenle birimsel mertebede o halin yaşanması mümkün değildir ancak idrâkimizin yettiği kadarı ile onu anlamaya çalışmak, bizim en büyük kazancımız olacaktır.

Allah (c.c)’ın hakîkâti burada belirtilen “huve” nin içinde gizlidir. Bunu biraz açmak için “10-Kelime-i Tevhid” isimli kitabımızdan “Allah lâfzının oluşumu” bölümünü aktaralım:


(الله) “Allah” lâfzının oluşumu

………………………….Ezelin ezelinde, ebedin ebedinde

insân aklının ve ihâtasının alamayacağı bir zamanda, gerçi orada zaman da henüz yoktu (bir an) diyelim, o anda ne olduysa oldu “Zâtı mutlak” A’ma’iyyet mertebesinden Ahadiyyet mertebesine tenezzül etti. Burada “Hüvviyyeti” ve “İnniyyeti” zuhura çıktı.

Hüvviyeti (Beytullah) “Beyt’ül Atik”in ve “mükevvenat” âlemlerinin kaynağı:

İnniyeti ise (Hakîkati Muhammedi) Kûr’ân ve insânın kaynağı oldu.

Bu iki kaynağın toplu ifâdesi ise “Kelime-i Tevhid” “lâ ilâhe illâ allah” ile belirlendi.

“Kelime-i Tevhid”in ilk zuhura çıkmaya başlamasına yukarıda belirtilen Hüvviyet’in “hu” su kaynak oldu. (Zahir âlemde bilindiği gibi “hu/o) demektir.

İşte bu ilk zuhura çıkış Hüvviyet’în “hu/o” su ile simgelendi. Bu “hu” “Hüviyeti Mutlaka/mutlak hüvviyettir” Bir bakıma “ismi âzam/en büyük isim” de budur. Bunun hakîkâtini anlamak mümkün değildir.

İşte bu “hu” Allah kelimesinin oluşumunu sağlayan sondaki “hu”dur. Fakat varedilişte ilktir. Bilindiği gibi “hu” bulunduğu yer icabı yazıda bazen iki gözlü bazen tek gözlü olması bütün varlığı bünyesinde topladığını ifâde etmesidir. Daha sonra oluşacak bütün varlıkların kendilerine has özel hüvviyyetleri kaynaklarını buradan almaktadırlar. Ve yine bu “hu” ağıza en uzak yerden yâni mideden, yâni batından gelmektedir.

“hu” “Hüviyeti Mutlaka” kendi kendini zuhura çıkarıp (var edip) bir makâm oluşturduktan sonra, yavaş yavaş saltanatını genişletmeye başladı ve kendine en yakın olarak gizli “elif”i buldu ve o mertebeye doğru akmaya ve hayat vermeye başladı. Bu gizli “elif” oluşunca “hu/o” ile (onu) kendi kendine okudu ve “ah” dedi. “küntü kenzen/gizli hazine” nin ilk muhabbeti ve aşıkların içlerindeki, gizli “ah” ları oldu.

Bir müddet bu muhabbet haliyle kaldıktan sonra tekrar saltanatını genişletmeye devam ederek 3. (üçüncü) mertebeye doğru yönelerek “lâm”ı oluşturmaya ve ona hayat vermeye başladı. Bu “lâm” oluşunca yine onu kendi kendine okudu (elbette “hu/o”) (onun için) yâni (“hu” için) dedi. Yani “lâm”ın oluşması kendisi için değil, ”hu” için, yâni “benim için” dedi.

Bir müddet elbette “hu/o”) (hu/onun için) bayrağını dalgalandırdıktan sonra daha genişlemeyi murat ederek “geçici” bir “elif” harfi ilave etti ve okuyarak bu sefer “ilahu” (ilah) dedi. Böylece kendine verdiği ilk toplu vasıf bu “ilahü” (ilah) oldu.

Bu ilâhîyyat öyle bir ilâhîyyat ki orada ne isim, ne resim, ne vasıf ve ne de ayrı, gayrı vardı. Kendi kendinde kendi olan tek ilahtı.

Bir müddet de bu mertebede kaldıktan sonra biraz genişlemeyi murad etti ve bir “lâm” daha seyrine ilave ederek evvela “la ilahu” (ilah yoktur) diye kendi kendinde, kendi zuhurunu tekrar gizledi. İlk nehiy (kaldırmak) budur.

Bir müddet de böyle kaldıktan sonra, “küntü kenzen mahfiyyen” “gizli bir hazineyim” hükmüyle açılımlarına devam ederek oluşan harflerin önüne bir de “elif” ilave ederek baştaki “lâm” “elif” ile birleşince “lam-ı tarif” belirleyici “lâm”a dönüştü; o haliyle okuyunca kendine “el ilahu” (mutlak ilah) vasfını verdi.

Bir müddet de böyle kaldıktan sonra “el ilahu” lâfızlarını toplamayı muradederek oradaki geçici elifi şeddeye dönüştürerek gizledi ve kendi kendini bütün bu içerdiği mertebeleri ifâde edecek olan “Allah” kelimesine dönüştürdü.

İşte böylece kendini sonradan da oluşacak her mertebenin hakkını koruyacak “zâti ismi”ni oluşturmuş oldu.

Şimdi tekrar edelim “Allah cc.” (lafzı celali)ne “hu”dan başlayıp “elif”de biten bu ismi zât’ın sondan başa okunuşu “Allah” oldu. Ve hiçbir şey hariçte kalmamak üzere bu sembol ve mânânın içine dahil edildi.

Allah sembolünde ve mânâsında, okunuşu itibariyle, baştaki, “elif” sembolü (harfi) “Ahadiyyet” mertebesini, birinci “lâm” sembolü (harfi) “Uluhiyyet” mertebesini, ikinci“lâm”sembolü(harfi)“Velâyet ve Risâlet” mertebesini, yukarıdaki (şedde) ise, çokluğunu, şiddetini, aradaki gizli “elif” muhabbetini, sondaki “hu” ise, bütün bunlarda mevcud olan “Hüvviyyeti Mutlaka”yı ifâde eder oldu.

İşte bu “Allah” sembolü ve kelimesi zât mertebesini ve orada oluşan hadiseyi bildirmektedir. Aynı zamanda daha sonradan zuhur edecek bütün mertebelerine de kaynaklık etmektedir.

Şu anda bu mânâyı yeryüzü beşer lisanında gerek harf ve sembollerinde gerek telaffuzlarında Arap lisanından başka hiçbir lisanla ifâde edebilmemiz mümkün değildir. Aslına en uygun ifâde tarzı Arap lisanında bulunan harflerle, o sembollerle kısmen ifâde edebilmektedir.

Âlemlerin ve beşeriyetin ne kendileri ne de lisanlarının olmadığı bir devrede o zâtı mutlak bu vasfını da uluhiyyet lisanı üzere yaptığından işte biz bu telaffuzunu bilememekteyiz.

Bildiğimiz batındaki, Allah lafzının sonradan beşer idrâkine ulaştırılmaya çalışılan “Arap lisanı” üzere olan tercümesiyle “Allah” olarak okunuşudur.

Bu tercümeyi Kûr’ânı Kerim’de de ifâde edildiği gibi bizzât Allah’ın kendisi seçerek yapmıştır. Bunun dışındaki ne Fransızların “Dieu” sözcüğü, ne Almanların “Gat” ve İngilizlerin “God” sözcüğü, ne Hintlilerin “Nirvana” sözcüğü

ne Çinlilerin “Tao” sözcüğü ve ne yazık ki, biz Türklerin “Tanrı ve Çalab” sözcüklerinin harf ve mânâları belirtilen “Allah” lafzının karşılığı hiçbir şekilde olamamaktadır.

Tabii ki, her millet temiz ve saf iç duygularıyla Rabblerine, kendilerine uygun ifâdelerle sesleneceklerdir ve o “Allah” olan yüce zât onları da kabul edecektir, çünkü o aynı zamanda “kulunun zannına göre”dir.

Bizim gâyemiz insânları umutsuzluğa düşürmek değil, fakat ne muazzam bir mânâ âleminde yaşadığımızı bir nebze olsun ifâde etmeye çalışmaktır.


اللَّهُ الصَّمَدُ

(112-2-Allâhus samed)

“Allah Samed'dir”


Herşey O'na muhtaçtır, O, hiçbir şeye muhtaç değildir. İlk âyeti kerîmede “ahad” ifadesi ile uluhiyyet makâmının üzerinden bahsedilmiş idi, bu âyeti kerîmede ise bir alt mertebe tanıtılmaktadır. Cenâb-ı Hakk (c.c) burada Samed ifadesiyle varlığa dönük halini anlatmaktadır. Ortada olan varlıkların bütün ihtiyacını karşılayacak ve kendisi böyle bir ihtiyaçtan ganî olacaktır. “Allah âlemlerden ganîdir” ifadesi de bu Samed oluşundan kaynaklanmaktadır.

Her varlık en büyüğünden zerresine kadar hepsi O’na muhtaçtır.

Samediyyetin birimsel yöndeki açılımı ise Cenâb-ı Hakk (c.c)’ın bu hallerini idrâk eden kimselerin bunu çevrelerine yaymalarıdır. Kim doğru olarak ne öğrenmişse onu çevresine yaymak durumunda kalmaktadır.


لَمْ يَلِدْ وَلَمْ يُولَدْ

(112-3-Lem yelid ve lem yûled)

“O, doğurmadı ve doğurulmadı”


Bu âyeti kerîmeyi ilk anda beşeri olarak fiziksel mertebede bir doğum olarak anlıyoruz. Yukarıdaki âyeti kerîmelerde Cenâb-ı Hakk (c.c) zati oluşumlarından bahsederken burada ef’al mertebesinde ki, oluşumlardan bahsediyor. Demek ki bu anlatımlardan bizim anlamamız gereken pek çok hususlar bulunmaktadır.

Cenâb-ı Hakk (c.c)’ın zat âleminden sıfat âlemine, sıfat âleminden esma âlemine, esma âlemindende ef’al âlemine tenezzül etmesidir. Bu tenezzül aşamaları aynı zaman çıkış yâni uruc aşamalarıdırda. Bu oluşan hadise bütün âlem şumul oluşmaktadır yâni birmertebeden bir mertebeye değildir yoksa aksi halde Cenâb-ı Hakk (c.c)’ı mekan ve mertebeler ile sınırlamış oluruz.

Cenâb-ı Hakk (c.c)’ın kendi varlığının kendi varlığında kendisiyle bu şekilde zuhura çıktığının bizlere basit olarak anlatılabilmesi için doğmamıştır ve doğurulmamıştır ifadeleri kullanılmıştır. Doğmak ve doğurulmak için iki varlığa ihtiyaç vardır ki Hakk’ın zâtında böyle bir şey mümkün değildir. O halde görülen kesret-çokluk iki varlıktan meydana gelen ikinci bir oluşum değil, tekin kendi içinde zahir batın iki gibi görünüşünden ibarettir.


وَلَمْ يَكُنْ لَهُ كُفُوًا أَحَدٌ

(112/4-Ve lem yekun lehu kufuven ehad)

“Ve O'nun bir dengi olmadı”


İlk âyeti kerîmede geçen “ehad” ifâdesi son âyeti kerîme olan bu âyeti kerîmede de geçmektedir. Bu son âyeti kerîmeye de bu ifâdenin konulması çok enteresandır.

İlk âyeti kerîmede geçmekte olan “ehad” ifadesi ahadiyyet makâmını zâti yönden anlatmaktadır, bu âyeti kerîmedeki “ehad” ifadesi ise birimlerin her birinin kendi bünyesindenki ahadiyyetini zâti yönden anlatmaktadır.

Yani baştaki ehad ile sondaki ehad aynı şeydir demek istenmektedir.

Bu konulara bu şekilde baktığımız zaman hayata dahi bambaşka bir şekilde bakarak yaşam şeklimizi ona göre ayarlamamız gerekmektedir ki bu şekilde hayatımızı sürdürürek değişik bir hal yaşayabilelim. Eğer baktığımız varlığın ahad olduğunu idrâk eder isek ona karşı muamelemizde başka türlü olacaktır.

Dışarıdan bakıldığında bütün eşya yaratılmış hükmünde değerlendirilmektedir. Biz kendi ahadiyyetimizi idrâk edebilir isek başta belirtilen ahadiyyeti o yolla anlayabiliriz aksi halde ona yaklaşmamız mümkün olmaz.

İşte Efendimizin (s.a.v) buyurduğu şekilde kim bu sureyi üç defa okursa Kur’ân-ı Kerîm’i hatmetmiş gibi olur.

Bu okuyuşun birincisi ilmel yakîn olarak yâni surenin içerisinde olanları ilim ile idrâk etmek, ikinci okunuşu aynel yakîn hükmüyle, üçüncüsü ise hakkel yakîn olmak şartıyladır yoksa sıradan beşeri bir anlayış ile okunması değildir.


Bu hususta. Bir başka örnek Oz Sa… oğlumuzun İhlas Suresi 112 hakkındaki çalışmasını da ilâve etmeyi uygun buldum. T.B.

Bismillahirrahmânirrahîm.

“Kul hüvallâhü ehad.”

“De ki: O Allah Ahad’tır.”  Burda “O” üçüncü tekil şahıs ve İnsan-ı Kamil’in yerine kullanılmış.

“İnsan-ı Kamil olan Allah Ahad’tır.”

“Allâhüssamed.”

“İnsan-ı Kamil olan Allah Samed’tir.”

İhlas Suresini incelediğimizde, “Ahad ve Samed”, ismi Allah’ın nokta zuhur mahalli olan İnsan-ı Kamil’i tarif ediyor, bundan dolayı öncelikle  sıfat olarak görev yapar-ken aynı zamanda bir an sonra İnsan-ı Kamil’in diğer isimleri olarak sıfattan isme dönüşüyor.

“Lem yelid ve lem yûled.

” O doğurmadı ve doğrulmadı” İnsan-ı Kamili tanımlar-ken olumsuz anlamda kullanılan iki fiil ile ezelden ebede sabit olan varlığı ifade ediliyor. Bu ifadeden Evvel ve Ahir isimleri hayat buluyor.

İhlas Suresi ile İnsan-ı Kamil’in Zat’ı, sıfatları, isimleri ve sabit varlığını ifade eden  iki olumsuz anlamlı fiil ile tanımlanması yapılıyor


112 – İHLÂS Sûre-i şerifindeki kısa yolculuğumuz böylece sona ermiş oldu, bundan sonra yolumuza, 113-FELÂK Sûresi ile devam edelim İnşeallah.


113-FELÂK Sûresi

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ

BİSMİLLAHİR RAHMÂNİR RAHîM

Sure adını, ilk ayetinde geçen ve "sabah" anlamına gelen "felak" kelimesin­den almıştır.

Nâs suresiyle birlikte "Mukaşkışeteyn (şirkten uzaklaştıranlar)" ad­larıyla da anılmaktadır. Aynı surelere başlarındaki "eûzü" kelimelerinden dolayı "Muavvizeteyn" ismi de verilmiştir.

Surenin fazileti hakkında Hz. Peygamber, Sahâbe'den Ukbe b. Âmir'e şöyle buyurmuştur: "Görmedin mi? Bu gece benzeri asla görülmemiş âyetler indirildi: Kul eûzü bi-Rabbi'l-felak ve Kul eûzü bi-Rabbi'n-nâs." Resulüllah, Felak

ve Nâs surelerinin en güzel sığınma duaları olduğunu açıklamış ve çok okunmasını tavsiye etmiştir.

5 ayetten oluşan sure, Medine’de inmiştir.

Mushaftaki sıralamada 113., nüzul sırasına göre ise 20. suredir. (Hasenât)


Sûre-i Şerif’in, kısaca sayı değerlerine bir göz atalım.

(113) Mushaf sıra numarası.

(20) Nüzül sıra numarası.

(26) Alfebetik sırası.

(30) Cüz sırası.

(05) Âyet, sayısı.

(05) Fasıla harfleri.

(199) Genel toplamdır.

Rakkamları tek tek toplarsak.

(1+9+9=19) Bu sayı değerlerinin birçok bağlantıları vardır ancak fazla vaktinizi almamak için sadece genel sayıları vermekle yetinelim. Açık olarak görüldüğü gibi bünyesin de (1) olan hakikat-i İlâhiyyenin (99) ve sonsuz olan esma-i İlâhiyye’den zuhur ettiğini ifade etmektedir. Ve her halü kârda bu hakikatlerin ışığında her halde Hakk’a sığınmanın çok goğru olacağı ifade edilmektedir. (19) olan Kâmil İnsan-ın da ma’nen bir sığınma yeri olduğu anlaşılmaktadır


Fasılası: (dal) (be) (kaf) Harfleridir, ebced sayı değerleri (dal-4) (be-2) (kaf-100) dür. Toplarsak (4+2+1=7) nafis mertebeleridir. Oluşan hadiseler bu mertebelerin içinde yaşanmaktadır.


Mealen.

1-De ki: Sığınırım Rabbine o Felakın.

2-Şerrinden, yarattıklarının.

3-Ve şerrinden, bir karanlığın daldığı zaman.

4-Ve o düğümlere üfleyen üfürükçülerin şerrinden.

5-Ve şerrinden bir haset edicinin, haset ettiği zaman


Bu surenin nüzulu ile ilgili şöyle rivâyet edilmiştir, "Rasulullah (s.a.v.)'a hizmet eden yahudi bir çocuk vardı. Yahudiler ona yaklaştılar ve ondan Rasulullah'ın baş tarağını ve tarağın dişlerinden bir miktar alıncaya kadar ayrılmadılar. O da onları aldı ve onlara verdi. Onlar da Rasulullah (s.a.v.)'a sihir yaptılar.

Yahudi Lebib b. el-A'sam bu işi üzerine aldı. Sonra adına "Zervan" denilen Benî Zurayk Kuyusu'nda o sihri gizledi.

Bu sebeple Rasulullah (s.a.v.) hastalandı. Başının saçları yayıldı ve saçıldı. Bu, altı ay devam etti. Görülüyordu ki kadınlar ona gidiyorlar, fakat o kadınlara gitmiyordu. Rasulullah (s.a.v.) erimeye başladı. Başına geleni de bilmiyordu.

Birgün uyurken ansızın O'na iki melek geldi. Birisi baş tarafına, diğeri de ayak tarafına oturdu. Baş tarafına oturan dedi ki:

"Bu adama ne oluyor?" Diğeri de:

"Tubbe yapıldı" dedi. Öbürü:

"Tubbe nedir?" diye sordu. Diğeri de:

"Sihirdir" dedi. Öbürü:

"O'na kim sihir yapmış?" dedi. Diğeri:

"Yahudi Lebib b. el-A'sam" diye cevap verdi. Sordu ki:

"Ne ile sihir yapmış?" O da:

"Saç tarağıyla" dedi.

"O nerededir?" diye sordu. Diğeri:

"Zirvan Kuyusu'nda taşın altında hurma çiçeğinin kabuğuna sarılı.

Rasulullah (s.a.v.) uyandı ve buyurdu ki:

"Ey Aişe anladın mı? Allah Teala bana hastalığımı haber verdi." Sonra Ali, Zübeyr ve Ammar b. Yasir'i gönderdi. Bu kuyunun suyunu boşalttılar. Sanki su, bekletilmiş üzüm gibiydi. Sonra taşı kaldırdılar ve hurma çiçeğinin kabuğunu çıkardılar. Bir de baktılar ki, Rasulullah (s.a.v.)'ın tarağı ile tarağının diş­leri ve bir de o cuffede kendisinde on bir düğüm bulunan bağlanmış ve iğne ile birbirine geçirilip batırılmış bir ip var.

Bunun üzerine Allah Teala Muavizeteyn Sûreleri'ni indirdi. Rasulullah (s.a.v.) herbir âyeti okudukça bir düğüm çözüldü. Rasulullah (s.a.v.) rahatladı. Son düğümler de çözülünce Rasulullah (s.a.v.) sanki bağlandığı bir ip etrafından çözülmüş gibi rahatladı. Cebrail (a.s.) şöyle demeye başladı:

"Seni Allah'ın adıyla tedavi ediyorum. Sana eziyet veren her şeyden, hased edenden, nazar edenden, Allah sana şifa versin." Bunun üzerine dediler ki:

"Ey Allah'ın Rasulü, habisin başını yaralım mı? Onu öldürelim mi?" Rasulullah (s.a.v.) buyurdu ki:

"Allah bana şifa verdi. İnsanlara şer dağıt­mayı hoş görmem." Bu davranış da Rasulullah (s.a.v.)'ın hilmindendir.


Not= Bu kayıt çok eskiden alınmıştır alınırken kaynağı da kaydedilmemiş olduğundan kaynağını şu an bilmiyorum

ancak İnternet kayıtlarından veya bir tefsirden almış olabilirim. T.B.


~~113.1~
قُلْ اَعُوذُ بِرَبِّ الْفَلَقِ

(113-1) Kul eûzu bi rabbil felak.

De ki: “Ben, Felâk'ın Rabbine sığınırım.”


Felâk kelimesinin lügatta birçok mânâları beyân olunuyor:

1- Yokluktan yarılıp çıkan halk, yani genelde bütün mahlûkat ve özellikle dağlardan pınarlar, buluttan yağmurlar, yerden tohumdan bitkiler, sulb (döl)lerden nesiller, rahimlerden evlatlar gibi bir asıldan ayrılıp çıkan mahluklar, doğanlar, bu mânâda felak mahluk ve meftur anlamdaşı gibi olarak iki mânâsıyla Samed'e karşılık ve onunla mütezâyif olur. Yani Samed'in eksiksizliğine karşılık bu eksikli ve ona muhtaç olur. İzafeti de bunu belirtir.

2- Örfte, özellikle sabaha, yani sütun şeklinde uzamış olan aydınlığa veya sabah yeri ağarıp açılmaktan ibaret olan şafağa denir. Bu bizim Türkçe'de Tan dediğimizin aynı demektir. Tanlamak: Şaşırmak, bir şeyin birdenbire şuura çarpan yumuşaklık veya şiddetinden acı veya tatlı bir intiba ile belirleyip hayran olmak mânâsına geldiğine göre bunda da felk gibi bir tuhaflık mânâsı vardır ki, şafak atmak deyimiyle ifade olunur. Bu mânâca felak karşılığında karanlık demek olan gasak zikrolunur.

3- İki tepe arasındaki alçak, oturaklı, düz yere denir ve çoğulunda fülkan gelir.

4- Zindanda suçluların ayaklarına vurulan ve miktara da denilen tomruğa denilir ki bizim falaka deyimimiz bunun anlamdaşıdır.

5- Çanak dibinde kalan süt kalıntısına denir.

6- Ekşiyip kesilmiş süte denilir.

7- Cehennemin veya cehennemde bir kuyunun ismi olduğu da nakledilmiştir.

Zahiren gece karanlığı ortalığı örttüğünde ortaya çıkacak belâlardan sana sığınırım manasına olduğu gibi batınen cehalet karanlığından sana sığınırım demektir. Bir insan cehalet karanlığı içerisinde hayatını sürdürürse onun sabahı olmaz. Cehalet devam ettiği sürece gece karanlığı devam eder. Ne zaman ki ilim güneşi doğmaya başlarsa o cehalet karanlığı ortadan kalkar.


Ey habibim deki, Esma gecesinin karanlığından ef’al sabahına çıkarken gece yapılabilecek mudil tertiplerinden o esmanın yarıp çıkaran rabb-na sığınırım.

Gönül alemmizde ki herhangi bir mudil ve nefs karanlığından hadi isminin hidayet güneşi aydınlığına çıkarması için bu halin rabb-ına sığınırım.


مِنْ شَرِّ مَا خَلَقَ

(113-2) Min şerri mâ halak.

“Halkettiklerinin şerrinden.”


Burada belirtilen ifade tamamen ilmi yönde olan bir anlatış tarzıdır. Yani halk edilmişler var da onların şerrinden sana sığınırım anlamındadır. Çünkü ef’al aleminde halk edilmişler var ve o varlıkların birbirlerine zarar verme halleri vardır. Birimsel varlığımız ile hayatımızı sürdürüyorken ahadiyyet halini idrak etsek dahi fiiliyatta halk edilmişlerin şerrinden Rabb’imize sığınacağız. Çünkü ahadiyyeti Cebbâr ve Kahhar gibi zuhurları da vardır ve bunlar şer olarak ifade edilmektedir. Bu yönden her birerlerimize zarar gelebilir ve bunu idrak eden sonuç

olarak “euzû bike minke” yani “Senden Sana sığınırım” demektedir.


وَمِنْ شَرِّ غَاسِقٍ اِذَا وَقَبَ

(113-3) Ve min şerri gâsikın izâ vekab.

“Ve karanlığı çöktüğü zaman gecenin şerrinden.”


Gündüz “bakabillâh” geçip gece her yeri tamamen kapladığında “fenafillâh” olan hallerden de nefs karanlığına girmekten Sana sığınırım. Cehalet karanlığı batınen bütün varlığımızı kapladığındaki hallerdir bunlar.


وَمِنْ شَرِّ النَّفَّاثَاتِ فِى الْعُقَدِ

(113-4) Ve min şerrin neffâsâti fîl ukad.

Ve düğümlere üfleyenlerin şerrinden.


Hak ve gönül yolcularını yollarından uzaklaştırmak için yaptıkları, akıllara hayal ve vehim vaadleriye kandırmaya çılıştıkları, nefsi akıl oyunlarıyla ördükleri iplerini çözülme-yecek şekli ile düğüm düğüm yaparak, ve üzerlerine şer düşüncelerini üfleyerek vermek istedikleri zararlardan.


وَمِنْ شَرِّ حَاسِدٍ اِذَا حَسَدَ

(113-5) min şerri hâsidin izâ hased.

Ve haset ettiği zaman, haset edenin şerrinden.”


Hakikat-i İlâhiyye ve sünnet-i seniyye üzere hayatını muhabbet üzere sürdüren kişi.

Nefsi emmâre yolunda, ve her türlü gaflet hayatını yaşayan ve sonun da cehenneme gideceğini bilen kişinin, hased ettiği zaman hasedinin şerrinden.

Yokluktan varlığa çıkarıp insan ismi ile şeref veren, evvelâ rabb-ı hasına sonra da Rabbul’âlemine sığınır.


113-FELÂK Sûre-i şerifindeki kısa yolculuğumuz böylece sona ermiş oldu, bundan sonra yolumuza, 114 – NÂS Sûresi ile devam edelim İnşeallah.


114 – NÂS Sûresi

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ

BİSMİLLAHİR RAHMÂNİR RAHİYM

Sure adını, ilk ayetinde geçen ve "insanlar" anlamına gelen "nâs" kelimesin­den almıştır. İlk ayette geçen insanların rabbi ifadesinden dolayı bu ismi almıştır. Aynca "Kul eûzû bi rabbi'n-nâs" ve Felak süresiyle birlikte "Muavvizeteyn”, “Mukaşkışeteyn" adlarıyla da anılmak-tadır.

6 ayetten oluşan sure, Medine’de inmiştir.

Mushaftaki sıralamada 114. nüzul sırasına göre ise 21. suredir. (Hasenât)


Sûre-i Şerif’in, kısaca sayı değerlerine bir göz atalım.

(114) Mushaf sıra numarası.

(21) Nüzül sıra numarası.

(76) Alfebetik sırası.

(30) Cüz sırası.

(06) Âyet, sayısı.

(06) Fasıla harfleri.

Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(4)