Kul huva(A)llâhu ehad(un)
De ki: "O, Allah'tır, bir tektir."
De ki; O Allah bir tektir.
İhlâs Suresi'nin ilk ayeti, Allah'ın birliğini ve benzersizliğini vurgulayan temel bir tevhid ilkesini ifade eder. Ayet, 'kul' emriyle başlayan bir hitapla, Allah'ın 'ahad' sıfatıyla tekliğini beyan etmektedir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Kavl (قول), bir sözü veya ifadeyi dile getirmektir. Ayetteki 'Kul' (قُلْ) emri, Allah'ın Peygamber'e (s.a.v.) hitaben, bu hakikati insanlara açıkça bildirmesini emrettiğini gösterir. Bu, sadece bir bilgi aktarımı değil, aynı zamanda bir tebliğ ve davettir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Kur'an'da 'Kul' (قُلْ) ifadesi, genellikle bir soruya cevap vermek veya bir iddiayı reddetmek için kullanılır. Burada ise Allah'ın birliğini ilan etme emri olarak gelmiştir, bu da sözün önemini ve kesinliğini vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Allah (الله) ismi, 'el-İlah' (الإله) kelimesinden türemiştir ve 'ibadet edilen' anlamına gelir. Bu isim, tüm kemal sıfatlarını kendinde toplayan, eşi ve benzeri olmayan yüce zatın özel ismidir. Ayetteki kullanımı, O'nun yegâne mabud olduğunu ve birliğinin temelini oluşturduğunu belirtir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Kur'an'da 'Allah' kavramı, mutlak ve aşkın bir varlık olarak sunulur. O, yaratıcı, rızık veren, hükmeden ve her şeyin üzerinde olan tek güçtür. Bu ayetteki 'Allah' kelimesi, O'nun varlığının ve birliğinin merkezini oluşturur, başka hiçbir varlığın O'na ortak koşulamayacağını ifade eder.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Allah (الله), zat-ı ilahiyeye mahsus bir isimdir ve başka hiçbir varlığa verilemez. Bu isim, O'nun tüm sıfatlarını kuşatır ve O'nun mutlak kemalini ifade eder. Ayetteki kullanımı, tevhidin temelini oluşturan bu zatın tekliğini vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Ahad (أحد), 'bir' anlamına gelir ancak 'vahid'den (واحد) farklı olarak, kendisinde hiçbir parçalanma, bölünme veya eşlik kabul etmeyen mutlak tekliği ifade eder. Allah için kullanıldığında, O'nun zatında, sıfatlarında ve fiillerinde eşsiz ve benzersiz olduğunu belirtir. Bu ayetteki 'Ahad', Allah'ın mutlak ve bölünmez birliğini vurgular.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Ahad (أحد) kelimesi, Allah'ın zatında ve sıfatlarında hiçbir ortağı, benzeri veya dengi olmadığını ifade eder. Bu, O'nun mutlak ve benzersiz tekliğini vurgular. 'Vahid' (واحد) ise sayısal bir tekliği ifade ederken, 'Ahad' (أحد) niteliksel ve mutlak tekliği belirtir. Ayetteki kullanımı, Allah'ın tevhidinin en üst düzeydeki ifadesidir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Kur'an'da 'Ahad' kavramı, Allah'ın mutlak birliğini ve benzersizliğini ifade eden merkezi bir terimdir. Bu, sadece sayısal bir 'bir' olmaktan öte, O'nun varlığının hiçbir şekilde parçalara ayrılamayacağını, eşi ve benzeri olamayacağını vurgular. İhlâs Suresi'ndeki 'Ahad', İslam'ın tevhid inancının özünü oluşturur.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): 'Ahad' (أحد) kelimesi, Kur'an'da Allah'ın mutlak tekliğini ve benzersizliğini ifade etmek için kullanılır. Bu, O'nun zatında, sıfatlarında ve fiillerinde hiçbir ortağı, benzeri veya dengi bulunmadığı anlamına gelir. Ayetteki 'Allahü Ahad', Allah'ın varlığının ve birliğinin mutlak ve bölünmez olduğunu kesin bir dille beyan eder.
Namaz Sûreleri (Cilt 2)
Terzibaba - Necdet Ardıç
Her birerlerimiz “ehad” kelimesinin ifadesini ne şekilde anlıyor isek bu âyeti kerîmenin bize ulaşan kısmı o şekildedir. “Ehad” kelimesini “bir olarak mı “ahadiyyet” makâmı olarak mı anlıyoruz, nasıl idrâk ediyor isek bize gelen de o şekildedir. Cenâb-ı Hakk (c.c)’ın sonu olmadığı gibi kelâmının dahi sonu yoktur, bu nedenle bu kelâmı tek bir mânâ ile sınırlamak mümkün değildir. Ne kadar varlık var ise o varlıkların nefesleri kadar Cenâb-ı Hakk (c.c)’a giden yol vardır, dolayısıyla Kur’ân-ı Kerîm herbirerleri-mizin kendi özelliklerine göre değişik hakîkâtleri bildirmektedir ve hakîkâtte ilahi yaşamda bunu gerektir-mektedir.
Allah ismi bütün ilahi isimleri toplamıştır. Ve Allah’ın kendi geniş varlığı içerisinde bir de ahadiyyeti vardır. Ahadiyyetin bilinmesi için uluhiyyetin ortaya çıkması lâzımdır ki uluhiyyet ahadiyyete yönelecektir. İşte ahad olan o Allah bütün âlemleri, bütün varlığı kendi bünyesinde toplamıştır.
Genel mânâda ahad kelimesi ile Allah’ın bir olduğu eşi ve ortağının olmadığı anlaşılmaktadır. Ancak hakîkâtte bu birlik sayı anlamında olan bir olmayıp, anlatılmak istenen ahadiyyet makâmının teklik hakîkâtidir. Bizler bunu ancak ve kelâm olarak kullanabiliriz, hakîkâtini anlamamız olanak dışıdır çünkü aklımız bunun çok altında meydana gelmiştir, bu nedenle birimsel mertebede o halin yaşanması mümkün değildir ancak idrâkimizin yettiği kadarı ile onu anlamaya çalışmak, bizim en büyük kazancımız olacaktır.
Allah (c.c)’ın hakîkâti burada belirtilen “huve” nin içinde gizlidir. Bunu biraz açmak için “10-Kelime-i Tevhid” isimli kitabımızdan “Allah lâfzının oluşumu” bölümünü aktaralım:
(الله) “Allah” lâfzının oluşumu
………………………….Ezelin ezelinde, ebedin ebedinde
insân aklının ve ihâtasının alamayacağı bir zamanda, gerçi orada zaman da henüz yoktu (bir an) diyelim, o anda ne olduysa oldu “Zâtı mutlak” A’ma’iyyet mertebesinden Ahadiyyet mertebesine tenezzül etti. Burada “Hüvviyyeti” ve “İnniyyeti” zuhura çıktı.
Hüvviyeti (Beytullah) “Beyt’ül Atik”in ve “mükevvenat” âlemlerinin kaynağı:
İnniyeti ise (Hakîkati Muhammedi) Kûr’ân ve insânın kaynağı oldu.
Bu iki kaynağın toplu ifâdesi ise “Kelime-i Tevhid” “lâ ilâhe illâ allah” ile belirlendi.
“Kelime-i Tevhid”in ilk zuhura çıkmaya başlamasına yukarıda belirtilen Hüvviyet’in “hu” su kaynak oldu. (Zahir âlemde bilindiği gibi “hu/o) demektir.
İşte bu ilk zuhura çıkış Hüvviyet’în “hu/o” su ile simgelendi. Bu “hu” “Hüviyeti Mutlaka/mutlak hüvviyettir” Bir bakıma “ismi âzam/en büyük isim” de budur. Bunun hakîkâtini anlamak mümkün değildir.
İşte bu “hu” Allah kelimesinin oluşumunu sağlayan sondaki “hu”dur. Fakat varedilişte ilktir. Bilindiği gibi “hu” bulunduğu yer icabı yazıda bazen iki gözlü bazen tek gözlü olması bütün varlığı bünyesinde topladığını ifâde etmesidir. Daha sonra oluşacak bütün varlıkların kendilerine has özel hüvviyyetleri kaynaklarını buradan almaktadırlar. Ve yine bu “hu” ağıza en uzak yerden yâni mideden, yâni batından gelmektedir.
“hu” “Hüviyeti Mutlaka” kendi kendini zuhura çıkarıp (var edip) bir makâm oluşturduktan sonra, yavaş yavaş saltanatını genişletmeye başladı ve kendine en yakın olarak gizli “elif”i buldu ve o mertebeye doğru akmaya ve hayat vermeye başladı. Bu gizli “elif” oluşunca “hu/o” ile (onu) kendi kendine okudu ve “ah” dedi. “küntü kenzen/gizli hazine” nin ilk muhabbeti ve aşıkların içlerindeki, gizli “ah” ları oldu.
Bir müddet bu muhabbet haliyle kaldıktan sonra tekrar saltanatını genişletmeye devam ederek 3. (üçüncü) mertebeye doğru yönelerek “lâm”ı oluşturmaya ve ona hayat vermeye başladı. Bu “lâm” oluşunca yine onu kendi kendine okudu (elbette “hu/o”) (onun için) yâni (“hu” için) dedi. Yani “lâm”ın oluşması kendisi için değil, ”hu” için, yâni “benim için” dedi.
Bir müddet elbette “hu/o”) (hu/onun için) bayrağını dalgalandırdıktan sonra daha genişlemeyi murat ederek “geçici” bir “elif” harfi ilave etti ve okuyarak bu sefer “ilahu” (ilah) dedi. Böylece kendine verdiği ilk toplu vasıf bu “ilahü” (ilah) oldu.
Bu ilâhîyyat öyle bir ilâhîyyat ki orada ne isim, ne resim, ne vasıf ve ne de ayrı, gayrı vardı. Kendi kendinde kendi olan tek ilahtı.
Bir müddet de bu mertebede kaldıktan sonra biraz genişlemeyi murad etti ve bir “lâm” daha seyrine ilave ederek evvela “la ilahu” (ilah yoktur) diye kendi kendinde, kendi zuhurunu tekrar gizledi. İlk nehiy (kaldırmak) budur.
Bir müddet de böyle kaldıktan sonra, “küntü kenzen mahfiyyen” “gizli bir hazineyim” hükmüyle açılımlarına devam ederek oluşan harflerin önüne bir de “elif” ilave ederek baştaki “lâm” “elif” ile birleşince “lam-ı tarif” belirleyici “lâm”a dönüştü; o haliyle okuyunca kendine “el ilahu” (mutlak ilah) vasfını verdi.
Bir müddet de böyle kaldıktan sonra “el ilahu” lâfızlarını toplamayı muradederek oradaki geçici elifi şeddeye dönüştürerek gizledi ve kendi kendini bütün bu içerdiği mertebeleri ifâde edecek olan “Allah” kelimesine dönüştürdü.
İşte böylece kendini sonradan da oluşacak her mertebenin hakkını koruyacak “zâti ismi”ni oluşturmuş oldu.
Şimdi tekrar edelim “Allah cc.” (lafzı celali)ne “hu”dan başlayıp “elif”de biten bu ismi zât’ın sondan başa okunuşu “Allah” oldu. Ve hiçbir şey hariçte kalmamak üzere bu sembol ve mânânın içine dahil edildi.
Allah sembolünde ve mânâsında, okunuşu itibariyle, baştaki, “elif” sembolü (harfi) “Ahadiyyet” mertebesini, birinci “lâm” sembolü (harfi) “Uluhiyyet” mertebesini, ikinci“lâm”sembolü(harfi)“Velâyet ve Risâlet” mertebesini, yukarıdaki (şedde) ise, çokluğunu, şiddetini, aradaki gizli “elif” muhabbetini, sondaki “hu” ise, bütün bunlarda mevcud olan “Hüvviyyeti Mutlaka”yı ifâde eder oldu.
İşte bu “Allah” sembolü ve kelimesi zât mertebesini ve orada oluşan hadiseyi bildirmektedir. Aynı zamanda daha sonradan zuhur edecek bütün mertebelerine de kaynaklık etmektedir.
Şu anda bu mânâyı yeryüzü beşer lisanında gerek harf ve sembollerinde gerek telaffuzlarında Arap lisanından başka hiçbir lisanla ifâde edebilmemiz mümkün değildir. Aslına en uygun ifâde tarzı Arap lisanında bulunan harflerle, o sembollerle kısmen ifâde edebilmektedir.
Âlemlerin ve beşeriyetin ne kendileri ne de lisanlarının olmadığı bir devrede o zâtı mutlak bu vasfını da uluhiyyet lisanı üzere yaptığından işte biz bu telaffuzunu bilememekteyiz.
Bildiğimiz batındaki, Allah lafzının sonradan beşer idrâkine ulaştırılmaya çalışılan “Arap lisanı” üzere olan tercümesiyle “Allah” olarak okunuşudur.
Bu tercümeyi Kûr’ânı Kerim’de de ifâde edildiği gibi bizzât Allah’ın kendisi seçerek yapmıştır. Bunun dışındaki ne Fransızların “Dieu” sözcüğü, ne Almanların “Gat” ve İngilizlerin “God” sözcüğü, ne Hintlilerin “Nirvana” sözcüğü
ne Çinlilerin “Tao” sözcüğü ve ne yazık ki, biz Türklerin “Tanrı ve Çalab” sözcüklerinin harf ve mânâları belirtilen “Allah” lafzının karşılığı hiçbir şekilde olamamaktadır.
Tabii ki, her millet temiz ve saf iç duygularıyla Rabblerine, kendilerine uygun ifâdelerle sesleneceklerdir ve o “Allah” olan yüce zât onları da kabul edecektir, çünkü o aynı zamanda “kulunun zannına göre”dir.
Bizim gâyemiz insânları umutsuzluğa düşürmek değil, fakat ne muazzam bir mânâ âleminde yaşadığımızı bir nebze olsun ifâde etmeye çalışmaktır.
اللَّهُ الصَّمَدُ
(112-2-Allâhus samed)
“Allah Samed'dir”