Yeḣâfûne rabbehum min fevkihim veyef'alûne mâ yu/merûn(e)
Üzerlerinde hakim ve üstün olan Rablerinden korkarlar ve emrolundukları şeyleri yaparlar.
Kendilerine hakim olan Rabblerinden korkarlar ve emrolundukları her şeyi yaparlar.
Nahl Suresi 50. ayet, meleklerin Allah'a karşı derin saygı ve itaatini vurgulamaktadır. Ayet, 'korkma' ve 'emredileni yapma' fiilleri üzerinden ilahi kudret ve kulluk ilişkisini dilbilimsel bir derinlikle ele almaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'havf' kelimesini, bir şeyin kötü sonucunu beklemekten doğan endişe olarak tanımlar. Ancak ayetteki 'Rablerinden korkarlar' ifadesi, acizlikten ziyade, Allah'ın azametine duyulan saygı ve O'nun emirlerine karşı gelmekten çekinme anlamını taşır. Bu, meleklerin Allah'ın kudretini idrak etmelerinden kaynaklanan bir haşyettir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'havf'ı, bir şeyin olumsuz sonuçlarından çekinmek olarak açıklar. Meleklerin Allah'tan korkması, O'nun azabından ziyade, O'nun yüceliği ve kudreti karşısında duyulan bir huşu ve saygı halidir. Bu, onların Allah'ın emirlerine tam bir teslimiyetle uymalarının temel nedenidir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, Kur'an'daki 'havf' kavramının sadece 'korku' değil, aynı zamanda 'saygı' ve 'huşu' anlamlarını da içerdiğini belirtir. Nahl 50'deki kullanım, meleklerin Allah'ın mutlak otoritesi karşısında hissettikleri derin saygıyı ve O'na karşı gelmekten duydukları çekinceyi ifade eder. Bu, onların ilahi düzene tam bağlılıklarının bir göstergesidir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'Rab' kelimesinin 'malik', 'seyyid', 'terbiye eden' ve 'ıslah eden' gibi anlamlara geldiğini belirtir. Ayetteki 'Rabbehum' ifadesi, meleklerin üzerinde mutlak otorite sahibi olan, onları yaratan ve işlerini düzenleyen Allah'ı işaret eder. Bu, onların korkularının ve itaatlerinin kaynağını açıklar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'Rab' kelimesinin aslen 'terbiye etmek, bir şeyi kademe kademe kemale erdirmek' anlamından geldiğini ifade eder. Allah için kullanıldığında ise 'malik, müdebbir, mürebbi' anlamlarını taşır. Meleklerin 'Rableri'nden korkmaları, O'nun mutlak malikiyetine ve her şeyi tedbir edici gücüne duydukları saygıdan kaynaklanır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'Rab' kavramının Kur'an'da 'yaratıcı, besleyici, koruyucu, hükmedici' gibi geniş bir anlam yelpazesine sahip olduğunu vurgular. Nahl 50'de 'Rabbehum' ifadesi, meleklerin üzerinde mutlak egemenliğe sahip olan, onları var eden ve onlara emirler veren ilahi otoriteyi temsil eder. Bu, meleklerin O'na karşı duydukları haşyetin ve itaatlerinin temelini oluşturur.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'emr' kelimesinin 'iş, durum' ve 'buyruk, hüküm' anlamlarına geldiğini belirtir. Ayetteki 'yü'merûn' (emrolunurlar) ifadesi, meleklerin Allah'ın kendilerine yönelttiği kesin ve bağlayıcı buyrukları aldıklarını ve bunlara uymakla yükümlü olduklarını gösterir. Bu, onların iradelerinin ilahi iradeye tam teslimiyetini vurgular.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'emr'in hem 'sözlü buyruk' hem de 'iş, fiil' anlamlarına geldiğini açıklar. 'Yü'merûn' fiili, meleklerin pasif bir şekilde emri alan ve onu yerine getiren varlıklar olduğunu gösterir. Bu, onların Allah'ın iradesine tam bir uyum içinde hareket ettiklerini ve kendi iradelerini ilahi emre tabi kıldıklarını ifade eder.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'emr' kavramının Kur'an'da 'yaratma, hükmetme, buyurma' gibi geniş bir anlam yelpazesi olduğunu belirtir. 'Yü'merûn' ifadesi, meleklerin Allah'ın mutlak emri altında olduklarını ve O'nun her türlü buyruğuna kayıtsız şartsız itaat ettiklerini gösterir. Bu, onların ilahi düzendeki rollerini ve Allah'a olan tam bağlılıklarını vurgular.
Nahl Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
“Yehâfûne rabbehum min fevkihim veyef’alûne mâ yu/merûn(e)” Üzerlerinde hâkim ve üstün olan Rablerinden korkarlar ve emrolundukları şeyleri yaparlar. (16/50)
Yolumuza Fusûs’ül Hikem ile devam edelim;
Ve o, Resul (a.s.)ın "Eğer bir ip sarkıtsanız, Allah'ın üzerine düşerdi" kavlidir. İmdi işaret etti ki, tahtın ona nisbeti, onun (Nahl, 16/50) ya'nî "Rablerinden fevklerinden korkarlar" ve (En'âm, 6/18) ya'nî "O kullarının fevkinde kahirdir" kavlinde vâki' olan "fevk"ın ona nisbeti gibidir. Binâenaleyh onun için "fevk" ve "taht" vardır. Ve li-hâzâ altı cihet, ancak insana nisbetle zahir oldu; ve insan sûret-i Rahman üzeredir (4).
Ya'nî Hakk'ın kulu tahtında, altından koruması, (S.a.v.) Efendimiz'in "Eğer siz ipi sarkıtsanız, Allah'ın üzerine düşerdi" kavlinin ma'nâsıdır. Ve Hak Teâlâ hakkında altta bulunma vasfının deliline bundan daha açık delîl olmaz. Ve Fahr-i âlem Efendimiz bu hadîs-i şeriflerinde işaret buyurdular ki, "taht'ın Allah Teâlâ'ya nisbeti zikr olunan âyet-i kerîmelerdeki "fevk"ın ona nisbeti gibidir. Yani nasıl ki ayet-i kerimelerde fevk Allah’a nisbet edildi, hadis-i şerifte de taht Allah’a nisbet edildi. Bunun aynıdır diyor, yani alt da üst de Allah’a tahsis edildi diyor.
Ya'nî "fevk" ve "taht" yani alt ve üst, Hakk'a aynı şekilde nisbet olunur. Zîrâ zahir olan Hakk'ın vücûdu olduğu gibi, bâtın olan dahî keza Hakk'ın vücûdudur. Binâenaleyh Hak vücûdu ile zahiri ve bâtını ve üstü, altı muhittir. Şu halde Hakk'ı fevkıyyet ve tahtiyyetle tavsîf caizdir. Allah’ı semavat ve arzın dışına çıkaranlar, tenzih ile bakanlar gelip dinlesinler bunu. “Hakk altta olur mu, tahtında olur mu, arzın dışındadır onu zaman ve mekandan tenzih ederiz” diyenler için bu hadise de ters, ayete de ters hepsine terstir.
Eğer Allah aşağıda olmasaydı, gerçekten bizim tahtımız olmasaydı, bizim bastığımız yerin bir başka ilah olması gerekecekti. Eğer Allah aşağıda yoksa sadece yukarıda var ise peki aşağıda bizi tutan nedir, “efendim dünya, toprak şeyiyet, peki toprak hangi neyin zuhurudur, toprağı toprak olarak görürsen ona bir vücud vermen gerekir, toprağı toprak yapan nedir, işte buzun içindeki su gibi varlığın içindeki ruhaniyeti, nuraniyeti ile bu âlem ayakta durmaktadır. İşte bu âlemler Hakka nisbet edildiğinden en güzel varlıktır.
Taht Allah’ın tahtıdır. Taht denildiği zaman aklımıza padişahlara ait güzel süslü bir mekan anlaşılır, burası Allah’ın tahtı olduğuna göre çok daha kıymetlidir. Taht, alt, aslında kürsi dedikleri şeydir, fevk yani üst de “Arş” tır. İnsana bunu nisbet edersek “Arş” bizim başımız olmakta, aklımız akl-ı kül bütün idare eden kürsi ise gönlümüz olmaktadır. Çünkü bütün âlem bu göğüste yaşanmaktadır. Esma âlemi, ruh, nurlar âlemi hep burada yaşanmaktadır. Bundan aşağıda ayaklar sadece bir dayanak, mesnet ayaklarımız, ne varsa kalçaya kadar gövdemizin tamamı organlarımız ile birlikte ayaklar sadece birer araçtır.
Kollar da bir araçtır, bizim gerçek varlığımız başımız ve gövdemizdir. Ayaklar ve kollar bunu hareket ettiren mekanızmadır. Aklı ile gönlü var olursa insan yaşayabiliyor. İşte Cenab-ı Hakkın insanda iki tecellisi var, birisi akıl olarak Zat’ı ve sıfatıyla akıla, isimleri ve fiilleri ile gönlümüze yani tahtına kürsisine hitap etmekte, Allah’ın kürsisi nasıl âlemi kaplamışsa senin de varlığını kürsin kaplamış oluyor. Duygular, yaşantılar, yapılan şeyler hep bunun içindedir, dolayısıyla aynı zamanda esma yani isimler âleminin zuhur mahalidir. Duygularımız, bağırışmalarımız, çağırışmalarımız, hissiyatlarımız, sevmelerimiz, muhabbetlerimiz yani iç âlemde yaşadığımız her şey bu gönül âleminde olmakta burası da “kürsi” dir, Allah’ın kürsisi yani zuhur mahalidir.
Yani bir bakıma tahtıdır.
Ve fevkıyyet ve tahtiyyetin Allah Teâlâ'ya nisbeti müsavi olduğu için, yani yukarısı yukarıda diye aşağısı aşağıda diye değerli veya değersiz hükmünde değil, ikisinin değeri ve tecellisi de müsavidir, bunun içinde altı cihet, ancak insana nisbetle zahir oldu ki, bu altı cihet: ön, arka, sağ, sol, alt, üsttür. Yoksa Cenab-ı Hakk için iki cihet vardır taht ve fek. Altı cihet ise insanın varlığına göre oldu. Allah’a göre sağ, sol yok ki, sağ sol olması için ayrı bir varlık olması lazımdır, o varlığa göre varlığın sağı, solu olması lazımdır.
Zîrâ zât-ı mutlaka bir sınır ile sınırlamaktan münezzehdir. İnsan suretinde kayıda girdiğinde meydana geldiğinde bu altı cihât ile sınırlanır olur; ve insan cemî'-i esma üzerine ihata sahibi olduğundan sûret-i Rahman üzerinedir. Şeytan ne demişti, önden geleceğim, arkadan geleceğim, sağdan geleceğim, soldan geleceğim dedi iki şeyi söyleyemedi, alt ve üstü söyleyemedi, neden çünkü onlar Hakk’a aittir. Sağ, sol, ön, arka mahluka ait, alt ve üst Allah’a aittir. Biz orasını unuttu zannederiz, unuttu değil cüret edemedi, cüret edemedi de değil yapamadı, zaten yapamazdı da. Üsten ve alttan giriş Hakk’a aittir.
Zîrâ ism-i Rahman cemî'-i esmayı içine alandır; ve bütün karşılıklı yönlerde mevcûddur. Şu halde "Hak, kulu tahtından, altından muhafaza eder" denildiği vakit, onda fevkıyyet yoktur, ma'nâsı anlaşılmamalıdır. Zîrâ yukarıda zikr olunan izâhât ile sabit oldu ki, Hak hakkında tahtiyyet ve fevkıyyet müsâvîdir. Yani altından muhafaza eder denmesi aynı zamanda üstünden de muhafaza eder denmesidir. Yani altından muhafaza eder de üstünden muhafaza etmez diye kayıt altına alınmamalıdır çünkü Hakk her iki taraftan âlem bunu bilse de bilmese de her iki taraftan muhafaza etmektedir. Ayet-i kerimede onlara üstünden gelir dendi, hadis-i şerifte de Allah’ın ipini uzatsanız yerde Allah’a ulaşırdı demesi ipe göre yani bir itibara göre ip fevkiyet, değdiği yer de tahtiyet olmaktadır. İşte bunların ikisi de caizdir.[62]
----- 16 - Nahl Suresi - Ayet 50
Kuran-ı Kerim Türkçe okunuş:
16.50 - Yehâfûne rabbehum min fevkıhim ve yef'alûne mâ yué'merûn.
Diyanet Meali:
16.50 - Üzerlerinde hâkim ve üstün olan Rablerinden korkarlar ve emrolundukları şeyleri yaparlar.
Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
16.50 - Fevklerinden rablarının mahafetini duyarlar ve her ne emr olunurlarsa yaparlar.
Üzerlerinde hâkim olan Rabb’larından korkarlar. Yani semavat ve göklerde olan insan türü varlıklar da Rabb’larından korkarlar. Çünkü korkmak bir insan duygusudur.
Oralarda da bizim benzerimiz insanlar olduğundan onlarında bazıları bizler gibi günah işlememek için rabb’larından korkarlar. Çünkü Rububiyyet mertebesi “mürebbiye-terbiye” hali sadece bizim dünyamıza has bir durum değil, bütün âlemleri kaplamış olan bir eğitim sistemidir. O halde Rabb-ul âlemin, bütün âlemlerde, varsa ona bağlı olan merbub kullarıda olacaktır. T.B.[63]