Subhâne-lleżî esrâ bi'abdihi leylen mine-lmescidi-lharâmi ilâ-lmescidi-l-aksâ-lleżî bâraknâ havlehu linuriyehu min âyâtinâ(c) innehu huve-ssemî'u-lbasîr(u)
Kendisine ayetlerimizden bir kısmını gösterelim diye kulunu (Muhammed'i) bir gece Mescid-i Haram'dan çevresini bereketlendirdiğimiz Mescid-i Aksa'ya götüren Allah'ın şanı yücedir. Hiç şüphesiz O, hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir.
Kulu Muhammed'i geceleyin, Mescidi Haram'dan kendisine bazı âyetlerimizi göstermek için, etrafını mübarek kıldığımız Mescidi Aksâ'ya götüren Allah, her türlü noksan sıfatlardan münezzehtir. Şüphesiz ki her şeyi hakkıyla işiten, hakkıyla gören O'dur.
İsrâ Suresi'nin ilk ayeti, Hz. Muhammed'in Mescid-i Haram'dan Mescid-i Aksa'ya gece yolculuğunu (İsrâ) anlatarak Allah'ın kudretini ve yüceliğini vurgular. Ayet, bu mucizevi olayın temel unsurlarını ve Allah'ın sıfatlarını dilbilimsel bir derinlikle sunar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'sübhân' kelimesinin 'sebh' kökünden geldiğini ve hızlı hareket etme, yüzme anlamlarına işaret ettiğini belirtir. Allah için kullanıldığında ise, O'nun her türlü noksanlıktan uzak, kemal sıfatlarla muttasıf olduğunu, varlığının ve fiillerinin kusursuzluğunu ifade eder. Ayetteki kullanımı, İsrâ gibi olağanüstü bir olayın faili olan Allah'ın kudretinin ve yüceliğinin tenzih edilmesidir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'sübhân'ın Allah'ı her türlü noksanlıktan ve şerikten tenzih etmek olduğunu, bu kelimenin sadece Allah için kullanıldığını ve O'nun azametini ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'Sübhânellezî' ifadesi, İsrâ olayının büyüklüğü karşısında Allah'ın mutlak kudretini ve eşsizliğini vurgular.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'esrâ' fiilinin 'serâ' kökünden türediğini ve 'geceleyin yürümek' veya 'geceleyin yürütmek' anlamına geldiğini açıklar. Ayetteki 'esrâ bi-abdihî' ifadesi, Allah'ın kulunu (Hz. Muhammed'i) geceleyin yürüttüğünü, yani İsrâ mucizesini gerçekleştirdiğini net bir şekilde ortaya koyar.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'esrâ' kelimesinin mecazi olarak da 'geceleyin bir işi yapmak' anlamına gelebileceğini belirtir. Ancak bu ayetteki kullanımı, fiilin doğrudan ve gerçek anlamıyla, yani Hz. Muhammed'in fiziksel olarak geceleyin yolculuk ettirilmesi anlamındadır. Bu, olayın mucizevi boyutunu vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'seyr' ve 'isrâ' gibi kelimelerin Kur'an'da genellikle ilahi bir yönlendirme veya mucizevi bir hareketle ilişkili olduğunu belirtir. 'Esrâ' fiili, Allah'ın doğrudan müdahalesiyle gerçekleşen, insanüstü bir yolculuğu ifade eder ve bu, peygamberin özel statüsünü gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'abd' kelimesinin 'ubûdiyyet' kökünden geldiğini ve 'boyun eğme, itaat etme, kulluk etme' anlamlarına geldiğini belirtir. Allah'a nispet edildiğinde ise, 'abd' en yüce makamı ifade eder; zira Allah'a tam bir teslimiyetle kulluk eden kişi, O'nun katında en değerli olandır. Ayette Hz. Muhammed'in 'kul' olarak anılması, onun peygamberlik makamının yanı sıra, Allah'a olan tam teslimiyetini ve kulluğunu vurgular.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'abd' kelimesinin Kur'an'da hem genel anlamda insanı hem de özelde Allah'ın seçkin kullarını ifade ettiğini belirtir. İsrâ ayetinde 'abd' kelimesinin kullanılması, Hz. Muhammed'in beşerî yönünü ve Allah'a olan kulluğunu ön plana çıkararak, mucizenin Allah'ın kudretiyle gerçekleştiğini ve peygamberin bu olayın sadece bir vesilesi olduğunu gösterir.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'bereket' kelimesinin 'berek' kökünden geldiğini ve 'devamlılık, artış, hayır ve feyiz' anlamlarına işaret ettiğini belirtir. 'Bâraknâ' fiili, Allah'ın bir yere veya şeye bolluk, hayır ve kutsallık verdiğini ifade eder. Ayette Mescid-i Aksa'nın çevresinin mübarek kılınması, o bölgenin ilahi lütuflarla donatıldığını ve kutsal bir mekan olduğunu gösterir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'bereket'in Allah'tan gelen ilahi bir lütuf olduğunu ve bir şeyin hayrının artması, devamlı olması anlamına geldiğini açıklar. Mescid-i Aksa'nın çevresinin mübarek kılınması, o bölgenin peygamberler yurdu olması, birçok ilahi vahye sahne olması gibi özellikleriyle ilahi bir kutsallığa sahip olduğunu vurgular.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'âyet' kelimesinin 'alamet, işaret' anlamına geldiğini ve Kur'an'da hem Allah'ın kudretine delil olan evrensel işaretler hem de peygamberlere verilen mucizeler için kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'âyâtinâ' ifadesi, Allah'ın Hz. Muhammed'e İsrâ ve Mirac yolculuğunda gösterdiği olağanüstü olayları ve ilahi sırları kapsar.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'âyet' kavramının Kur'an'daki merkeziyetine dikkat çeker. 'Âyet'in sadece bir işaret değil, aynı zamanda Allah'ın konuşmasının ve varlığının bir tezahürü olduğunu ifade eder. İsrâ ayetindeki 'âyâtinâ' ifadesi, Allah'ın peygamberine gösterdiği bu mucizevi olayların, O'nun kudretinin ve mesajının somut delilleri olduğunu vurgular.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'âyet' kelimesinin Kur'an'da geniş bir anlam yelpazesine sahip olduğunu, hem kozmik işaretleri hem de vahyî mesajları içerdiğini belirtir. Bu ayetteki 'âyâtinâ', Hz. Muhammed'in şahit olduğu, insan aklının ötesindeki ilahi gerçeklikleri ve mucizeleri ifade eder ki bu da onun peygamberliğinin bir tasdiki niteliğindedir.
İsrâ Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
İlk Âyette geçen “esrâ” kelimesinin Lâtin harfleriyle Ebced sayı değeri (262) dir (2+6+2=10) sıfırı ayırdığımızda (1) kalıyor ki, bu da “Vahdet” tir.
“esrâ” (اسرى) Arapça harfleriyle Ebced sayı değeri ise (283) tür. Kendi içinde toplarsak, (2+8+3=13) tür ve görüldüğü gibi hayrettir.
Yine ilk Âyette geçen “Sübhân” kelimesi Lâtin harfleriyle Ebced hesabıyla sayı değeri (120) dir. (1+2+0=12) bu da, oniki mertebeyi ifade etmektedir, yani kemâlât mertebelerini ifade etmektedir, Elif harfi de bilindiği gibi on iki noktadan meydana gelmektedir, bir de üzerinde gaybi lâtif olan (13) üncü noktası-mertebesi vardır. Bunların yedisi nefs mertebeleri, beşi ise hazeratı hamsedir.
“Sübhân” (سبحان) Arapça harfleriyle Ebced sayı değeri ise (133) (13 ve 3) tür ki buda ne kadar açık ve ne kadar çok manidardır.
“Mi’rac” kelimesinin Lâtin harfleriyle Ebced sayı değeri (244) tür (2+4+4=10) Bu sayıya arifler “aşere-i kâmile-kâmil (10) sayısı derler, yani tek sayıların sonu çift sayıların başlangıcıdır. Diğer ifade ile içinde hem kesret hemde vahdet mevcuttur. Ayrıca “İseviyyet ve fenâfillâh” mertebelerini de ünyesinde bulundurmaktadır.
“Mi’rac” (معراج) Arapça harfleriyle Ebced sayı değeri ise, (326) dır. (3+2+6=11) dir, bu ise zâhir bâtın tevhid ve Hazret-i Muhammed mertebesidir.
Sûre sayısı, (17) cüz sayısı, (15) tir. Toplarsak, (1+7+1+5=14) tür ki, bütün mertebelerin nûr-u olan, nûr-u Muhammed-î dir.
Bu sûrenin başında bir Âyet “esrâ” Necm sûresinde onsekiz Âyet mi’rac’tan bahsetmektedir, bunların toplamı (1+18=19) (1+9=10).
On sayısının rakkamlarını ayırdığımızda, (1) ahadiyet mertebesi, bu (1) rakkamının yuvarlandıktan sonraki hali olan (0) bir (1) in yanına konuldukça kesret oluşmuş, ahadiyyet, yokluk âlemine ayna olunca onda meydana gelen çokluk bizi kesrete götürmüş, oysa bütün varlığın Hakikati tek olan ahad, ahadiyyet mertebesidir.
Sıfırı (0) ortadan ikiye böldüğümüzde oluşan yarım iki yay şekli, Efendimizin mi’rac gecesi, (Necm, 53/9) Âyet “Fekâne kabe kavseyni ev edna;”
“İki yayın birleşimi veya daha yakın oldu” dediği hâdisedir, yani orada abdiyyet mertebesi ile Ulûhiyyet mertebesi o kadar birleşti ki, az daha birbirinde kaybolacaktı, fakat iki mertebede hallerini koruması gerektiğinden bu şekilde izah edilmişlerdir.
(18+1) (1) aynı zamanda ahadiyyet mertebesinin her makam ve mertebede zuhur mahalli olan İnsân-ı kâmildir yani onsekizbin âlem ve İnsân-ı kâmil birleştiği zaman Ondokuz (19) sayısı meydana gelmektedir, işte çok sık bahsedilen ondokuz (19) un hakikati budur,
(1+9=10) bununda sıfırını ayırdığımızda kalan yine İnsân-ı kâmildir yani bütün âlemlerde varolan İnsân-ı kâmildir. Aslında İnsân-ı Kâmil, sıfat mertebesinin isimlerinden bir isimdir, diğer ismi de, “Hakikat-i Muhammed-î’dir. Bu ise (Allah) isminin bütün kemâliyle zuhur mahallidir. Ve onun nokta zuhur mahalli ise Hz. Muhammed (s.a.v.) dir. Ve bu âlemde tek İnsâ-ı Kâmil de, o’dur, diğerleri ise, Kâmil İnsân’lar’dır. Eğer gelecekte bu âlemin varlığını daha geniş bir biçimde tesbit etmek mümkün olursa, zannediyorum ki, büyük bir ihtimalle İnsân sûretinde olduğu görülecektir.
Yukarıda Fâsılası: (ا) elif ve (ر) “rı” harfleridir. “rı” yalnızca birinci İsrâ âyetindedir. Diğer bütün Âyetlerin sonları “elif” ile bitmektedir. Yani (110) Âyet “elif” harfi ile bitmekte, sadece birinci, (Sübhanellezi esrâ) Âyet-i Kerîme’si (basîr) “rı” harfi ile bitmektedir ki, çok mânidardır. Demiştik.
Basar, dış görüş, zâhire şekle bakmak (basîr) ise iç görüş, bâtına her şeyin hakikatine bakıp öyle karar varmektir. (El basîr) ismi Hakk’a ait olduğundan bütün âlemi zâhir ve bâtın hakikatiyle görüyor demektir. Aslında bu âlemlerin hakikati de O’dur. Kullardaki, (basîr) esmâsı ne zaman ki, irfaniyyetle ortaya çıktığında işte orada olan bakış Hakk’ın (basîr) isminden kulu indindeki bakıştır. Hadîs-i kudside belirtilen “gözünde göreni olurum…..” gibi. Ve “mü’minin firasetinden sakının zira o Allah’ın nuruyla bakar” ve diğer haberlerde de olduğu gibi “basiret bakışı” irfaniyyetle kul yönünden Hakk’a aittir.
(110) fâsıla ise “elif” idi bilindiği gibi “elif” in sayı değeri (1-13) tür. Daha başka değerleride vardır ama esas bağlantıları bunlardır. Bunların da ne olduğunu zâten bilmekteyiz. Böyle muhteşem bir uyum zâten ancak Allah’ın kelâmında bulunur kulların kelâmı ve ilmi bu hakikatleri ne bilir ve ne de böylece düzenlemeyi bilir. Diyerek ve okuyucularımızın idraklerine aktararak Kûr’ân-ı Kerîm’de ki, yolculuğumuza devam etmeye çalışalım.
سُورَةُ الْإِسْرَاءِ ﴿١٧﴾
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
سُبْحَانَ الَّذِي أَسْرَى بِعَبْدِهِ لَيْلًا مِنَ الْمَسْجِدِ
الْحَرَامِ إِلَى الْمَسْجِدِ الْأَقْصَا الَّذِي بَارَكْنَا حَوْلَهُ
لِنُرِيَهُ مِنْ آيَاتِنَا إِنَّهُ هُوَ السَّمِيعُ الْبَصِيرُ
(1) (Sübhânellezî esra Bi abdiHİ leylen minel Mescidil Harami ilel Mescidil Aksallezî barekna havlehu linüriyehu min ayatina* inneHU HÜves Semî'ul Basıyr;)
“Tenzih o Sübhana ki kulunu bir gece Mescid-el Haram’dan o çevresini mübarek kıldığımız Mescid-el Aksâ’ya isrâ buyurdu ona âyetlerimizden gösterelim diye, hakikat bu; O’dur Semi (işiten), Basîr (gören)” Bu Âyet-i Kerîme, âlemlerde ilk def’a zat mertebesi itibariyle tahakkuk eden Mi’racı Şerif’in ilk bölümü olan Mescid-el Haram’dan Mescid-el Aksâya gidişi göstermek-tedir.
Bütün bu âlemler “Sübhân”, “esra” ve “mirac” kelimeleri içerisinde toplanmıştır, yani bütün bu âlemlerin hakikati ve Kûr’ân-ı Kerîm’in hakikatide bu üç kelime içerisinde adeta toplanmıştır.
Hakikati Muhammed-î mertebesini kulunun hakikatine yani Muhammed (Hamdedici) kulunun hakikatine ilka ederek, yani onunla birlikte o mertebeyi yürüttü. Ulûhiyyet mertebesini abdiyyet mertebesine yükleyerek, gecenin bir vaktinde yani fenâfillâh mertebesinde yürüttü. Dünya zamanı olarak gecenin kısa bir vaktinde olan bu
hâdise mânâ âlemi itibarıyla fenâfillâh (İseviyet-Sıfat mertebesi) ile, kendi beşeri varlığının tamamen hiç olduğu, görünmez hale geldiği, beşeriyetinin istilâ halinde olduğu halde, Efendimiz (s.a.v) beden olarak vardı fakat orada hakikati İlâhiyye’ye hâvi olarak, Ulûhiyyet mânâsıyla birlikte yürüttü.
Bu hâdise âlemde tek olan bir oluşum’dur, ki ancak Hz. Resûlüllah (s.a.v)’ın şahsına has bir oluşum’dur, başka hiçbir varlıkta olmamıştır ve olmaz da.
Cenâb-ı Hakk murat ettiki Mescid-el Haramdan Mescid-el Aksâ’ya kadar bu âlemler manzumesi içerisinde seyretsin, Allah bütün varlığıyla bu işi nasıl yapacak, bütün âlemlerin tamamen inkılâb olması lâzım, o zaman bütün âlemler ortadan kalkar fakat Hakikat-i Muhammediyye ye bu saltanatı verip onda zuhur ederek gecenin bir vaktinde yürüttü.
Herşeyi şartlanmalarımız çerçevesi içinde çözmeye çalıştığımız için hemen beşer tarafımıza kayıyoruz ve Hz. Resûlüllah (s.a.v)’ın bizler gibi beşer varlığı içerisinde bu hâdiselerin oluştuğunu zannediyoruz ve öyle değerlendirip anlamaya gayret ediyoruz, tabii bu da hâlin bir yönü olarak şeriat mertebesinde, zâhiri olarak doğrudur, fakat tevhid ehli için bunların içerisinde çok büyük sırlar ve hakikatler vardır, bize de lâzım olan bunlardır.
Bu olayı daha iyi anlayailmemiz için “esrâ” kelimesinin üzerindede biraz durmamız lâzımdır. “Esrâ” nın başlangıcı olan “isr” Yâkûb (a.s.)’ın lâkâbı ve zâhiren evvelâ oradan başlamaktadır.
Bilindiği gibi Yâkûb (a.s.)’ın ikiz kardeşiyle kendisi arasında çıkan anlaşmazlıktan dolayı, Yâkûb (a.s.) başka bir şehirdeki akrabalarının yanına gitmiş ve oraya giderken hem tedbir acısından hem de gündüz sıcağından korunmak için gece seyahat etmiş ve lâkâbı da bu yüzden “isr” olarak kalmıştır, ayrıca Yâkûb (a.s.) İbrâni lügatında isminin anlamı “abdullah” ve “saffetullah” anlamlarına geliyormuş.
Bu açıklamalar dahilinde “isr” denildiği zaman anlam şöyle olmaktadır:” Ey gece yürüyen Allah’ın saf ve temiz kulları” demektir. Bunlar kimlerdir? Kim gece kalkıp belirli ibadetlerini yapıyorsa o “benî isrâîl” dendir, yani Allah’ın gece “yürüyen” ef’âl, esmâ, ve sıfat mertebesi kulların-dan’dır.
“Esra” ise gece Hakk tarafından “yürütülen” Hakikati Muhammed-î mensûbu olan “abd” kullardır. Arada ne kadar büyük fark vardır, biri başlangıç diğeri ise neticedir. Birinde kul kendi çabası ile yürür diğerinde ise lûtfu İlâh-î olarak Hakk kulunu kendi yürütür. Yani kulu ile birlikte âlemlerini seyertmek için kendi yürür.
Gerçek yapılan her zikir bizi bir yerlere, bir yolculuğa götümektedir, oturarak yapsakta o zikir bizi gönülden bir yerlere götürüyordur, yeter ki bizler o zikri hakkıyla yap-maya çalışalım.
İşte müslümanların gece yolculuğu budur ve bunu ilk defa en güzel şekilde yapan da Hz. Resûlüllah (s.a.v.) Efendimizdir, kim bu hakikati en güzel şekilde idrak etmiş ise aynı hitap kendisinede olmaktadır, evvelâ Efendimize (s.a.v) ondan da ümmetinedir.
Çünkü Kûr’ân-ı Kerîm herbirerlerimize özel olarak geldi, ayrı, ayrı geldi, sadece Efendimize (s.a.v) gelmedi, onun şahsında ona geldi, ümmeti çoğaldıkca bunlarda çoğaldılar, yani aynıları ortaya getirildi, günümüz deyimi ile kopyalama yolu ile fakat aslının kopyası olarak, ilâve birimler ve yanlış kopyalar değil, Hz.Resûlüllah (s.a.v.) a gelen ilk Kûr’ân ın bunlar kopyalarıdır, asılları üzere olan kopyalarıdır.
Bizlerde Hakikati Muhammedinin kopyalarıyız, iyi düşünelim, Kûr’ân-ı Kerîm, yani Allah (cc) kelâmı nasıl çoğaltılmışsa, Hz. Resûlüllah, Hakikati Muhammedi öyle çoğaltıldı, bizlerde kopyalarıyız, yeter ki hakikatimizi idrak edip ne olduğumuzu bilelim.
Efendimiz (s.a.v) şöyle buyurdu “El fahri fakri” yani “Ben fakirlikle iftihar ederim”, bütün âlemler kendisi için
varedilmiş böyle bir insân nasıl fakir olur, buradaki anlam nefsinin fakiri olmasıdır, kendinde nefse ait bir şey olmaması ve bu fakirliğin yerinde Ulûhiyyetin zenginliği vardır onun üstünde, bu her birerlerimizde de vardır, yeter ki bizler onu ortaya çıkaralım, faaliyet sahasına geçirelim.
Bütün âlemlerin sûltanı olan Efendimiz (s.a.v.) ve bütün âlemlerin sahibi olan Allah (c.c.) ımız var, yine gariplik çekiyoruz, işte gecenin oluşumunda bizim nefsi varlığımız ortadan kalktığı zaman O’nun İlâh-î varlığı bizde de olacaktır. Aslında o bizde her zaman vardır ancak bunu fark etmek ve yaşamak bir irfaniyyet işidir.
Mescidil Haram’dan yürüttü;
Mescid-el Haram, adı üzerinde mahrem, yani Hakikati İlâhiyye’nin olduğu yer, kendisine mi’rac’ın olduğu yer, Hz. Resûlüllah (s.a.v) hem kendi zâtında ve hem de zaten Ulûhiyyetin zatındadır.
Eğer Mescid-el Haram’dan Mescid-el Aksâ’ya gidiş hâdisesi olmasaydı mi’râc hâdisesi zuhura gelmezdi, Hz. Resûlüllah (s.a.v.) Efendimizin kendi bünyesinde kalır, zuhura gelmezdi çünkü bir şeyin anlaşılabilmesi için dışarıda bir tezahürünün olması gereklidir. İşte bu yürütme zat mertebesinden sıfat mertebesine gönderilmesidir, ki tekrar zat mertebesine dönülsün.
Mescid-el Aksâ sıfat ve esmâ mertebesidir, ikisinide kendisinde bulundurmaktadır. Cenâb-ı Hakk kendi zâtından İlâh-î tecellisi ile sıfat mertebesine oradanda esmâ mertebesine, yani İseviyyet ve Mûseviyyet mertebesine tenezzül etti.
Mescid-el Aksâ, kelime anlamı olarak “en uzak mescid” tir, yani eskiden Kâ’be’ye en uzak olan mescid’tir. Oluşum olarak oradaki Süleyman mabedini gösteriyorsada gerçek Mescidi Aksa bizim bu içinde yaşadığımız dünyamız, hatta dünya merkez olmak sûretiyle ef’al âlemi, bu âlemin tamamıdır.
Tecellii İlâhiyye’nin en son noktası ve kemâlâtıdır, buda sadece insânlara mahsus bir hâdisedir, melekler ve cinler buraya ulaşıp, bedenlenerek yaşayamıyorlar, insânın kaynağı görüldüğü gibi Ahadiyet mertebesinden Mescidi Aksâyadır, bütün bu âlemlerin en evvelinden en sonuna en ucuna kadar insanın seyir sahasıdır.
Meleklerin seyir sahası bunun ortalarıdır, insân seyyahı o kadar büyük bir seyyah ki bütün âlemleri seyretmektedir, işte insânın diğer varlıklardan üstünlüğü bu yönledir ve halife özelliği dolayısıyla her mertebede kendi hakikati olduğundan halifeliği geçerli olmaktadır.
Esfeli sâfilîn denilen bu âlemi, bu anlama getiren bizleriz, aslında burası aynı zamanda Alâyı İlliyyîn ve Mescid-el Aksâ’dır.
Ayrıca burası vuslat âlemidir, buraya gelmeseydik ne Rabbimizi bilirdik ne peygamberimizi (s.a.v.) tanırdık, gerçi daha öncesindende Hakk’ın varlığında idik fakat deryadaki su damlaları gibiydik, birbirimizden farklarımız yoktu, ne zaman ki o deryadan çıkarıp bir kâseye, kadehe konulduk, onun içinde anlayabildik isek varlığımızı anladık, eğer kendimizi sadece o içinde bulunduğumuz kadeh zannetmiş isek işimiz orada bitmiş oluyordur.
Esfeli sâfilîn hakkında yazdığım bir yazıyı ilâve etmeyi uygun gördüm.
Esfel-i sâfilîn: (30-03-2009-1430)
“Mekke-Kâ’be”
Varılacak son hedef.
Okun ulaştığı son menzil.
Okun vurduğu en büyük av.
Vuslat evi.
Güzellik vâdîsi.
Likâ köşkü.
Yokluk içindeki varlık.
Son tenzil, son indirme.
Risâletin sebebi.
11
Nübüvvetin zuhuru.
Son menzil. Son verılan yer.
İnsân-ı Kâmilin bastığı yer.
Kûr'ân-ın indiği yer.
Muhammed (s.a.v.) min bastığı toprak.
İki cihân'ın giriş çıkış kapısı.
Kâ'be-i Muazzama'nın mahalli.
Mescid-i Nebevî-nin mahalli.
Cennet'in de, cehennem'in de giriş kapısı.
Kendinden kendine yolculuk durağı.
Ariflerin mekân-ı.
Sadıkların dîvân-ı.
Şehitlerin şehitlik kazandıkları yer.
Hakk'ın Zâtıyla zuhur ettiği yer.
Âlem-i ef'âl.
Hazret-i Şehâdet’tir, esfel-i (sâfilîn) Bu kadeh ile ortaya çıkan kimliğimiz dolayısıyla biz anlıyoruz ki o deryadan bir farkımız yoktur, özü itibarıyla deryanın aynıyız, başka türlü halife olmak mümkün değildir.
Bu dünyada yaşamış olduğumuz insâni hakikatlerin değerini, yüceliğinin gerçek değerini şuur etmemiz mümkün değildir, biraz bu hakikatlerden bize bildirmiş olsalar burada yaşayamayız, bu âlemin şartlarına uyamayız, o nedenle bunlar ilmel yakîn olarak bilgide veriliyor, aynel yakîn olarak sonradan verilecektir.
Burada ilmi yakîne ulaşmış olanlar orada aynel yakîne ulaşılacak derler yani müşahedeye ulaşacak, “aradığını bilmeyen bulduğunu anlayamaz” denir, bizler ne aradığımızı bilirsek, bulduğumuz zamanda, işte bu, veya değil, diyerek tespitte bulunabiliriz.
O Mescid-el Aksâ’nın etrafını mübarek kıldık;
Esmâ ve sıfat mertebesinin tecellisi olan yerin çevresini de bereketli kıldık, feyizli kıldık. Bir insân Mûseviyyet ve İseviyyet mertebesinde yaşıyorsa onun çevresi dahi bereketlidir, mübarektir. Onun çevresi
denilen beden mülküdür, yani gönlünde Mûseviyyet ve İseviyyet mertebesi olan varlığın bedeni mübarektir.
Âyetlerimizi göstermek için;
İşte bunların hepsi Âyettir, Âyet işaret demektir. Burada yazılı olan Kûr’ân daki Âyetler, orada faaliyette olan yaşanan Âyetlerdir.
Muhakkak O Semi ve Basir’dir;
Burada Ahadiyyet mertebesinden Allah’ı tanıtım vardır. Bütün bu hâdiseleri aynı zamanda O duymakta ve O görmekte ve göstermekte, ki bu da O’nun sağlamlığını bu ibareyi sona koymasıyla gösteriyordur.
Yukarıda da bahsedildiği gibi, birinci Âyet-i Kerîme, Mi’râc hadisesinin birinci “esrâ” bölümünü bildirmekte-dir. Bu husuta daha geniş bilgi (mübarek geceler ve bayramlar) isimli kitabımızda iki bölümden oluşan “Mi’râc” bölümünden okuyabilirsiniz. Bende faydalı olur düşüncesiyle, birinci “esrâ” bölümünü buraya ilâve etmeyi uygun gördüm. Ayrıca ikinci bölümü (Necm Sûresi) isimli kitabımızda da mevcuttur dileyenler oraya da bakabilirler.
27-3-1987 sohbetten özet
D Ö R D Ü N C Ü B Ö L Ü M
İSRÂ VE Mİ’RÂC BAHSİ
BİRİNCİ KISIM
Bu gün 27-3-1987 Cuma günü, Akşam bilindiği gibi Mi’râc gecesi idi, bu sebeble sohbetimiz Mi’râc hakkında olacaktır. 13
(İsra Sûresi 17-1) Cenâb’ı Hakk “Mi’râc” hadisesinin birinci kısmını “İsrâ” Kûr’ân-ı Keriym’inde
الْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَالَّذِي أَسْرَى بِعَبْدِهِ لَيْلًاعسُبْحَانَ ال
ذِىعمِنَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ إِلَى الْمَسْجِدِ الْأَقْصَا ال
بَارَكْنَا حَوْلَهُ لِنُرِيَهُ مِنْ آيَاتِنَا
مِيعَ الْبَصِيرِعهُوَ السَّعإِذْ
Sübhanellezî esrâ bi’abdihi leylen minel mescidil harami ilel mescidil aksallezî barekna havlehü linüriyehü min ayatina innehü hüvessemîul besîrü.
“Kulu Muhammed’i bir gece Mescid-el Haram’ dan kendisine Âyetlerimizi göstermek için, çevresini mübarek kıldığımz Mescid-i Aksâ’ya götüren Allahın şanı yücedir. Doğrusu o, işitir ve görür” Âyeti ile bildirmiştir.
Mi’râc hadisesinin ikinci kısmını ise,Kûr’ân-ı Kerîminde (Necm Sûresi 53/1-18) belirtilmiştir, yeri geldiğinde inceliyeceğiz.
Peygamber (s.a.v.) efendimiz Mi’râc hakkında şöyle buyurmuştur:
Malik b. Sa’saa r.a’dan:
Ben Kâbe-i Muazzama’da, iki kişi arasında uyku ile uyanıklık arasında yatmakta iken, içi imân ve hikmetle dolu altından bir leğen getirdiler. Boğazımdan karnıma kadar göğsümü yardılar. Zemzem suyu ile yıkayıp, imân
ve hikmetle doldurdular ve katırdan küçük, merkebten büyük, Burak denilen beyaz bir hayvan getirdiler, Cibril ile birlikle gittik.
Birinci semaya gelince;
- “Kim o?” denildi.
Cebrâîl: “Cebrâîl” dedi.
- “Yanındaki kim?” Denildi.
Cebrâîl: “Muhammed” dedi.
- “Ona buraya gelme daveti gönderildi mi?” denildi, Cebrâîl: “evet” dedi.
- “Hoş geldi, o ne güzel bir misafirdir!” denildi.
Bunu müteakib Âdem (a.s.) a geldim, selâm verdim.
“Hoş geldin, evlad ve peygamber!” dedi.] Bir rivayette şöyle:
[Dünya semasına yükselince, sağında ve solunda insân kalabalığı olan bir zat gördüm. Sağına bakınca gülüyor, soluna bakınca ağlıyordu.
“Hoş geldin sâlih peygamber, sâlih evlâd!” dedi.
- Ben: “Bu kim ey Cibril?” diye sordum.
- Cibril: “Bu, Âdem (a.s.)dır, sağında ve solunda gördüğün bu kalabalık oğullarının ruhlarıdır. Sağındakiler cennetlik, solundakiler de cehennemlik olanlardır. Bunun için sağına baktığı zaman gülüyor, soluna baktığı zaman ağlıyor,” dedi.
Sonra ikinci semaya geldik.
- “Kim o?” denildi
- Cebrâîl Al: “Ben Cebrâîl.” Dedi.
- “Yanındaki kim?” denildi.
- Cebrâîl Al.: “Muhammed.” Dedi.
- “O’na buraya gelme daveti gönderildi mi?” denildi. 15
Cebrâîl Al. “evet.” dedi.
- “Hoş geldin, ne güzel bir misafir geldi!” denildi.
Bunu müteakip İsa ile Yahya (as)lara rastladım.
Her ikisi de: “Hoş geldin kardeş, hoş geldin peygamber!” dediler.
Sonra, üçüncü semaya geldik.
- “Kim O?” denildi.
- “Cebrâîl.” diye cevap verildi.
- “Yanındaki kim” denildi.
- “Muhammed” diye cevap verildi.
- “O’na buraya gelme daveti gönderildi mi?” diye soruldu.
Cebrâîl: “Evet” dedi.
- “Hoş geldin, ne güzel bir misafir geldi!” denildi.
Bunu müteakip Yusuf (as)’a rastladım. Selâm verdim.
- “Hoş geldin kardeş ve peygamber!” dedi.
Sonra dördüncü semaya geldik,
- “Kim o?” denildi.
- “Cebrâîl” diye cevap verildi.
- “Yanındaki kim?” diye soruldu.
- “Muhammed.” diye cevap verildi.
- “Ona buraya gelme daveti gönderildi mi? Denildi.
- “Evet” diye cevap verildi.
- “Hoş geldin, ne iyi misafir geldi!” denildi.
Bunu müteakip İdris (as)’a rastladım. Selâm verdim.
- “Hoş geldin kardeş ve Peygamber!” dedi.
Sonra beşinci semaya geldik.
- “Kim o?” denildi.
- “Cebrâîl” diye cevap verildi.
- “Yanındaki kim?” diye sorulu.
- “Muhammed” diye cevap verildi.
- “Hoş geldin, ne iyi misafir geldi!” denildi, bunu müteakip Harun (a.s.)a rastladık. Kendisine selâm verdim.
- “Hoş geldin kardeş ve peygamber!” dedi.
Sonra altıncı semaya geldik.
- “Kim o?” denildi.
- “Cibril” diye cevap verildi.
- “Yanındaki kim?” diye soruldu.
- “Muhammed” denildi.
- “Ona buraya gelme daveti gönderildimi?” diye soruldu.
- Cibril “evet” dedi.
- “Hoş geldin, ne iyi misafir geldi” denildi.
Buna müteakip Mûsâ (a.s.)a rastladım. Selâm verdim.
- “Hoş geldin kardeş ve peygamber!” dedi.
Kendisinden ayrılınca ağlamaya haşladı.
Cenâb-ı Hakk kendisine: “Ne diye ağlıyorsun?” diye sordu.
Mûsâ (a.s.) “Ya Rabbi, benden sonra peygamber olan bu delikanlının ümmetinden cennete benimkinden daha fazla insânlar girecektir, bunun için ağlıyorum.” dedi.
Sonra yedinci semâya geldik.
- “Kim o?” denildi.
- “Cibril” diye cevap verildi.
- “Yanındaki kim?” diye soruldu.
- “Muhammed” diye cevap verildi.
- “Ona buraya gelme daveti gönderildi mi ki?”.
- Cibril “evet” dedi.
- “Hoş geldin, ne iyi misafir geldi.” denildi.
Bunu müteakip İbrâhîm (a.s.)a rastladım. Selâm verdim.
- “Hoş geldin, evlad ve peygamber!” dedi.
Derhal bana “Beyt’ül Ma’mür” gösterildi.
Cibrile sordum.
Cebrâîl “Bu, Beyt’ül Ma’mür’dur. Her gün yetmiş bin melek orada namaz kılar ve çıkarlar, çıkarlar da bir daha artık oraya dönmezler” dedi.
Bana “Sidre’tül Münteha” da gösterildi.
Bir de ne göreyim,
- Bu ağacın meyveleri meşhur Hacer beldesinin büyük destileri,
- yaprakları da, büyüklükte fillerin kulakları gibi idi.
- Altından dört nehir kaynıyordu, ikisi bâtın, ikisi zâhir.
Cibrile bu nehirler hakkında sordum.
- Cibril (a.s.): “Bâtın, yani görünmeyen iki nehir cennette, zâhir, yani görünenler de Nil ile Fırattır.” dedi.
Bir rivayetle:
sonra o kadar yükseğe çıkarıldım ki, orada mukadderatı yazan kalemlerin sesini işitir oldum.
Sonra üzerime elli (50) vakit namaz farz kılındı. Döndüm.
Mûsâ. (a.s.) a gelince,
- Mûsâ bana: “Ne oldu?” diye sordu.
“Üzerime elli vakit namaz farz kılındı.” dedim.
- Mûsâ (a.s.): “Ben insânları senden daha iyi tanırım. Beni İsrâîl ile çok uğraştım. Senin ümmetinin buna gücü yetmez. Rabbine dön, bu namazları azaltmasını niyaz et!’ dedi.
Döndüm, niyaz ettim. Allah bunları kırka indirdi.
Sonra yine Mûsâ (a.s.)’a geldim. Aynı şeyi söyledi.
Döndüm, Allah namazları otuza indirdi.
Yine aynı şey tekrarlandı.
Döndüm, Allah namazları yirmiye indirdi.
Yine Mûsâ (a.s.) a geldim. Aynı şeyi söyledi.
Döndüm, Allah’a niyaz ettim. Allah namazları beş vakte indirdi.
Yine Mûsâ (a.s.)’a geldim “Ne yaptın?” dedi.
“Allah namaz vakitlerini beşe indirdi” dedim.
Mûsâ (a.s.) yine gidip, daha da indirmesi için Allah’a yalvarmamı söyledi ise de, ben: “Hayır, razı oldum” dedim.
Bunun üzerine Allah tarafından bir nida geldi:
“Farzım kesinleşmiştir. Kullarıma gerekli kolaylığı yaptım. Her iyi iş mukabilinde da on sevap vereceğim”. * (1)
*(1) TAC Terc’ümesi cilt 3 sayfa 486
İsrâ ve Mi’râc! Evvelâ kısaca bu iki kelimeyi lügat mânâsı ve harfleri itibariyle anlamağa çalışalım.
“İsr” kelime olarak “gece yürüme”, “Mir’âc” ise “merdiven, yükselme” demektir.
Kûr’ânı Kerîm’in bir çok yerinde “Ya beni isrâîl” denildiğinde bu lâkap bize evvelâ Yakub (a.s.) oğullarını ve soyunu hatırlatmaktadır.
Kardeşi ile aralarında meydana gelmiş bir anlaşmazlık yüzünden bulunduğu yeri terkederken geceleri yürüyerek yol aldığından kendisine bu lâkab verilmiştir.
Bu gün için ise, “isr” kelimesinin ifadesi! “ey gece yürüyen” yani “gece kalkıp mânâ âleminde namaz, dua, zikr ve tefekkürle (yol alan) Allah dostlarının çocukları” mânâsında olmalıdır.
“İSR” (elif, sin, ra) harflerinden meydana gelen bu kelime de;
() elif → insân; (birinci)
() sin → insân; (ikinci)
() ra → rububiyyet, hakikatlerini ifade etmektedir.
- Buradaki () (elif) yani birinci insân, daha henüz insânlık mertebesine erişmemiş, ancak kendisinde bu kabiliyyet ve gayret bulunan ve namzet olan insân’dır,
- ikinci insân () (sin) ise, gerçek insân olma yolunda yürüyen ve benliğini aşan kimse demektir.
- () (ra) rububiyyet yani esmâ, isimler mertebe-sini ifade etmektedir.
Böylece Mi’râc’ın birinci bölümünün mertebe ve ifadesi:
Hakk yolunda seyr’ini sürdüren kişinin belirli eğilimlerle kendisini “rububiyyet” “esmâ” âlemi itibariyle tanımaya başlamasıdır.
“Mi’râc” (mim, ra, elif, cim) harflerinden oluşmuştur.
Mi’râcın ikinci kısmını ifade eden bu kelime de () mim, → hakikati Muhammedî, () ra → Rahmâniyyet, () elif → Ahadiyyet, () cim → Cemâl-i İlâh-î’dir.
Hâl böyle olunca çıkan mânâ:
“ey gönül âleminde yürüyerek esmâ âlemine ulaşan, oradan Hakikat-i Muhammed-î ile Rahmâniyyet âlemini idrak ederek, sıfat, zat ve Ahadiyyet mertebelerine yükselip, böylece İlâh-î cemâli seyre başlayan kimse” olmaktadır.
İşte bu oluşum İnsânlığın temel gayesidir. Yani bu âlemin hakikatini ve kendi hakikatini idrak etmektedir.
Âdem (a.s.) da “ve nefahtü” (Hicr 15/29) yani “Ruhumdan nefhettim” hükmü ile başlıyan “esfeli sâfili”nden aslına dönüş “men reâni fekad reel Hakk” ile yani “bana bakan ancak Hakk’ı görür” hükmü ile Zatına ulaşıp kemâle ermiş oldu.
İşte bu yüzden Mi’râc hadisesi bizler için çok önemli bir oluşum ve bilgi kaynağı olmalıdır.
Eğer Mi’râc yapılamamış olsaydı, insânlık asla ebedi varlığa ulaşamaz, hasret ve gurbette kalırdı.
“Hakikat-i Muhammedi”nin yer yüzünde zuhur mahalli olan peygamber/rasûl ve İnsân-ı Kâmil/Hazret-i Muhammed (a.s.) olmasaydı insânlık âlemi için bu oluşum hayal olurdu.
İnsânlığın o zâtın şahsında ulaştığı son nokta “Mi’râc”tır. Oyüzdende kendisi son peygamber, kitabı da son kitap olmuştur ve sadece o gecede insân beyni “Akl-ı kül” itibariyle tam kapasite ile çalışmıştır.
Bilindiği gibi insân beyni “Akl-ı cüz” itibariyle yaklaşık %6-8 kapasite ile çalışmaktadır. Gayemiz bu çok değerli atıl kapasiteyi daha geniş ufuklara “akl-ı kül”e yöneltip arttırmak olmalıdır.
İlk Mi’rac (yükseliş) olayı İdris (a.s.) hakkında bildirilmiştir.
(Kûr’ân-ı Kerîm’de Meryem Sûresi 19/56-57 ayetlerinde)
وَاذْكُرْ فِي الْكِتَابِ ادْرِيسَ
هُ كَانَ صِدِّيقًا نَبِيًّاعإِذْ
ورفعناه مكاناً علياً
vezkur fiy’l kitabi idriyse innehü kane sıddıykan nebiyyen (56) ve refa’nahü mekânen âliyyen (57)
“Ey Muhammed! Kitab’da İdris’e dair söylediklerimizi de an;