İçeriğe atla
İsrâ 5Cüz 15 · Sayfa 282

İsrâ Sûresi 5. Âyet

الإسراء

Sohbete sor

Fe-iżâ câe va'du ûlâhumâ be'aśnâ ‘aleykum ‘ibâden lenâ ulî be/sin şedîdin fecâsû ḣilâle-ddiyâr(i)(c) vekâne va'den mef'ûlâ(n)

Nihayet bu iki bozgunculuktan ilkinin zamanı gelince (sizi cezalandırmak için) üzerinize, pek güçlü olan birtakım kullarımızı gönderdik. Onlar evlerinizin arasına kadar sokuldular. Bu, herhalde yerine gelmesi gereken bir va'd idi.

İsrâ Sûresi

Terzibaba - Necdet Ardıç

“sümme redednahü esfele safiliyne (5)

“İncire, zeytine, Si­na dağına, emin heldeye “Mekkeye” and olsun ki, Biz insânı en güzel sûretle tüm varlığı ile halk ettik, sonra onu “esf’el-i safiline” reddettik (gönderdik)” denmektedir.

Batınî anlamda; “incir” vah­dette kesret, yani “Birlikte çokluk”.

“Zeytin” ise kesrette vahdet, yani “çokluktaki birlik” i, anlatmaktadır.

“Turisinine” “sine turu” yani kişinin ruh âlemindeki turları, yükselişlerini ifade etmektedir.

“Ve hezel beledil emin” Emin belde “Mekke” şehri yani içinde Al­lah’ın evinin bulunduğu şehir.

Diğer yönüyle Cenâb-ı Hakk’ın zâ­tî zuhurunu bütün mertebeleriyle zuhura getiren “Hazret-i İnsân”, dır.

İşte Mekke’de “kâ’be”, insân-ı kâmilde “gönül”, emin beldedir. Kim oralara sığınırsa her şeyden emin olur.

“Biz insân-ı en güzel sûrette halk ettik” ifadesiyle kendini bile­rek tanıyan ve (Hicr Sûresi 15/29)

ووَنَفَخْتُ فِيهِ مِنْ رُوحِى

“ve nefahtü fiyhi min ruhiy”

“ben ona ruhumdan nefy ettim” (üfledim) sırrına vasıl olmuş olan insâna ne mutlu.

Zâhir ve bâtın; (ef’al, esmâ, sıfat ve zat) mertebele­rini câmi olarak zuhur eden, Cenâb-ı Hakk’ın zâtî zuhurunu meydana getiren kendini ve nefs’ini tanıyan o mübarek insÂn, zâhîr ve bâtın en güzel sûrette halk olmazda hangi varlık olur?

“Sonra esfel-i sâfilîn-e reddettik” (gönderdik) ifadesiyle, “zat âleminden → sıfat âlemine,”

“sıfat âleminden → esmâ âlemine”

“esmâ âlemin’den de → ef’al alemine gönderdik” denmekledir.

İşte ef’al âlemi en uç zuhur, son zuhur, nihaî zuhur;

en uzak mescid, “Mescid-el Aksa” ifadesiyle belirtil-miştir.

Dolayısıyla üzerinde yaşadığımız yer kürede gaflet haliyle yaşadığımız zaman “esfel-i sâfilîn” “aşağıların aşağısı”, fakat gerçek anlamıyla yaşağıdımız zaman ise, mukad­des şehir “mukaddes ev” “Beyt-ül Makdis” olmaktadır.

Ne olaydı ey insân! üstünde yaşadığın yerin gerçek halini ve kendi üstünde taşıdığın yükün ne olduğunu gerçek anlamıyla bir bilebilseydin!

Ef’al alemine gelmiş olan kimse aldığı eğitim ile geçtiği yol­lardan tekrar geri dönerek yine “ef’al’den → esmâ’ya,”

“esmâ’dan → sıfata”

“sıfattan → zat âlemine” mi’râc eder (yükselir).

“Beytullah” “Mescid-el Haram” gibi ifadeler de zat mertebesini belirtmektedir.

“ellezî bareknâ havlehü”

“O öyle bir beyt ki, biz onun etrafını mübarek kıldık.” Yani mukaddes şehirde bulunan mukaddes evin etrafını da mübarek “bereketli” kıldık.

Sıfat mertebesi itibariyle gerçek yaşamını sürdüren kişinin bulunduğu yer mübarek şe­hir ve kendi de mübarek evdir.

Dolayısıyla çevresi de mübarekti, bereketlidir. Ona yaklaşan Allah’a yol bulur. Burası gerçek “İseviyyet mertebesi”dir.

“linürriyehü min âyatina”

“ayetlerimizden bazılarını göstermek için” kulunu Mescid-el Haram’dan Mescid-el Aksa’ya yürüttü.

“Âyet,” Kûr’ân’ın kısa bölümlerinin ifadesi olduğu gibi, ayrıca “iş’â­ri-işaret” anlamına da gelmektedir.

Murad-ı İlâh-î böyle işaretlerle zâtını tanıtmayı ve oraya giden yolu açmayı diledi, ve bu ibareleri kullandı. Böylece zâtına ulaşan yolu Mi’râc hadisesinin tümü içersinde bildirmiş oldu, yeterki bizler bunları anlamağa çalışalım.

“innehü hüvessemîul basîru”

“muhakkak ki o işitir ve gö­rür.” Tabiiki bu merlebeye ulaşan “Sıfat” mertebesi itibariyle Hakk sözü işitir ve gerçekleri görür.

İsrâ Sûresi’nin 1 inci Âyetinde;

Mi’râc hadisesinin birinci bölümü olan “Mescid-el Haram’dan” / “Kaideden” → “Mescid-el Aksa-ya”/ Kudüs-e gidiş anlatılmakladır.

İkinci bölüm olan göklere açılış ise, “Necm” Sûresi 53/1-18 Âyetlerinde anlatılmaktadır.

Oraya geçmeden evvel bazı oluşumları da idrak etmeye çalışmalıyız.

Alâi tefsirinden Alûsinin naklettiğine göre genel olarak Mi’râc’ın oluşumundaki seyr 5 şekilde bildirilmiştir.

1 - Burak

2 - “Mİ’râc” “merdiven”

3 - Melekler ile

4 - Cebrâîl ile

5 - Ref ref, ayrıca birde dönüşü vardır.

- Mekke’den → Kudüs-e “Burak” ile;

- Küdüsten → semaya “Mi’rac” “mer­diven” ile;

- yedi kat sema melekler ile;

- oradan Sidretül Münteha’ya Cebrâîl’in kanatları ile;

- daha yukarıya da Ref ref ile gidilmiştir, diye bildirilmiştir.

Bu ifadeler hem “mecaz” hem de gerçektir. M­nâ âleminde öyle yaşamlar vardır ki hakikatlerini anlamak ancak müşahede ile mümkün olur.

Değişik bilgi ve idrak düzeyinde olan kimselere bazı

ince hakikatler “mecaz” yani misallerle, ben­zetmelerle, anlatılmağa çalışılır.

Hz. Mevlânâ Mesnevî-i şerifin Birinci cildinde “mecaz hakika­tin köprüsüdür” diye buyurmuşlardır.

Kûr’ân-ı Kerîm’de de (Haşr Sûresi 59/21)

َرُونعهُمْ يَتَفَكَّعلَعَلَّاسِعوَتِلْكَ الْأَمْثَالُ نَضْرِبُهَا لِلنَّ

“ve tilkel emsalü nadribüha linnasi le’allehüm yetefekkerune”

“Bu misalleri insanlar düşünsünler diye ve­riyoruz”, diye buyurmaktadır.

“umulur ki onlar tefekkür ederler” Eğer mecâzî ifadeler kullanılmasaydı hakikatleri çok daha az kimseler anlayabilirdi.

İşte Mi’râc hadisesini de daha çok kimselerin anlayabilmesi için mecazî ifadeler kullanılmıştır, irfan ehli mecazları köprü yapıp onların hakikatlerine kanat açar.

Hz. Rasûllüllah fendimizin Mi’râcı bir gecede meydana gelen bir oluşum değildir.

Belki Hira dağındaki tefekkürlerinin ve ibadetlerinin ilk günlerinden başlıyarak o geceye kadar süren ortala­ma 15 senenin neticesidir.

İşte ey sâlik! Mi’râc etmek isliyorsan nasıl çalışman gerektiğini anlamaya gayret et.

Yukarıda Mi’râcın 5 yükseliş hali bildirildi.

Diğer bir ifadeyle;

ilk Mi’râc ef’al âleminde kendini tanıma, ikinci Mi’râc ef’âl âleminden → esmâ alemine, üçüncü Mi’râc esmâ âleminden → sıfat âlemine, dördüncü Mi’râc sıfat âleminden → zat âlemine yükseliş,

beşinci Mi’râc ise kişinin zat âleminde kendini bulmasıdır.

Mi’râc’ın bedensel mi yoksa rûhen mi yapıldığı hakkında çok sözler vardır.

Genel yargı hem rûhla hem de bedenle olduğu yo­lundadır.

Bizim anlayışımıza göre ise, “Mekkeden Kudüse” kadar olan yolculuk beden ve ruhla, Oradan ötesi ise sadece ruh ve şu­urla yaşandığı istikametindedir.

“Allah-u âlem” (hakikatini Allah bilir.) İleride bu mevzua tekrar temas etmek üzere şimdilik bu kadarla bırakıyoruz.


وَآتَيْنَا مُوسَى الْكِتَابَ وَجَعَلْنَاهُ هُدًى لِبَنِي إِسْرَائِيلَ

أَلَّا تَتَّخِذُوا مِنْ دُونِي وَكِيلًا

(2) (Ve ateyna Mûsel Kitabe ve cealnahu hüden li beniy israiyle ella tettehızu min duniy vekiyla;)

“Mûsâ'ya da kitap verdik ve beni bırakıp başkasını vekil edinmeyiniz diye onu İsrâîl oğulları için bir hidâyet rehberi kıldık.” Âyet, ilk Âyetin sonunda geçtiği Ahadiyet mertebe-sinden burada tekrar Ulûhiyyet mertebesine geçmektedir.

Mûsâ’ya kitabı verdik;

Bu kitap Tevrat’tır. Tevrat, tevriyetten gelen anlam ile “haberi daha uzağa ulaştırmak” demektir. O güne kadar gelen suhuflar haberleri sadece kendi kavimlerine ulaştırıyorlardı, Mûsâ (a.s.) gelen Tevrat daha geniş alana yayılmaya başlıyor, çünkü tenzihte var kendisinde yani

ufku yukarıya doğru genişliyor. Cenâb-ı Hakk Mûsâ (a.s.)a kitabı Tur dağında verdi ve Mûsâ (a.s.) ın mirâc’ı bu, kelâm olarak Allah ile buluşuyor, Mûsâ (a.s.) bunun karşılığında dokuz levha alıyor.

Şimdi biz kendimize gelelim ve o şekilde bu olaya bakalım, ümmeti Muhammed’in içinde bu hitap Mûseviyyet mertebesinde olanlaradır. Demek ki Tevrat-ı Şerif mertebesinden bizlerinde alacağı bazı şeyler vardır, gerçi hepsi Kûr’ân-ı Kerîm’in içerisinde mevcuttur.

İsrâîloğulları için bir hidâyet kıldık;

Bakın hitap Muhammediye değil, İsrâîloğullarına, o mertebeye yani Mûseviyyet mertebesine gönderdik diyor. Mûsâ (Mu-şa) kelime olarak “Allah verdi” anlamına gelmektedir, harf olarak incelersek, (Mim) Hakikati Muhammedi, (Şın) müşahede hali, yani Hakikati Muhammedinin Mûseviyyet mertebesindeki müşahedesi demektir.

Benden başkasını vekil tutmayın;

Bizler bazen nefsimizi vekil tutuyoruz kendimize ve o da vekâletini hakkıyla yapmayacağından bizi başka yerlere düşürmüş oluyor.

ذُرِّيَّةَ مَنْ حَمَلْنَا مَعَ نُوحٍ إِنَّهُ كَانَ عَبْدًا شَكُورًا

(3) (Zürriyyete men hamelnâ mea Nûh* innehu kâne abden şekûra;)

“Ey Nûh'la beraber gemiye taşıyarak kurtardığımız kimselerin soyundan olanlar! Doğrusu o çok şükredici bir kuldu.” Bu Âyet ile Mâseviyyet mertebesinden de daha gerilere inildi. Tufandan sonra gemide kalan insanlar ile dünyada yeniden çoğaldıkları için. Nûh (a.s.) a bilindiği gibi ikinci Âdem’de deniliyor.

İşte konu buralara iniyor ki tabandan daha iyi bir

şekilde eğitime başlayıp yukarıya doğru çıkmak için ve zaman, zaman tekrarı ile buraları güzel yaşansın diye.

“Nûh” kelimesindeki “Nun” nuru İlâh-î demek, (h) hayat demek, Cenâb-ı Hakk bu âlemde nurlu hayatları meydana getirmek için bu başlangıca “Nuh” ismini veriyor.

Nûh (a.s.) da kıyametin kopacağı güne kadar gelecek bütün insanların dna’ları mevcuttu, Âdem (a.s.) dan sonra insânlar bozulmaya başladılar, daha ziyade nefsani ağırlıklı hayat yaşanmaya başladı, Cenâb-ı Hakk bu şekilde bu isyan ehlini ortadan kaldırdı, gemiye binenlerin hepsi imân ehli idi, bu insânlar ile dünya yeniden yenilendi.

O şükreden bir kulumuzdu;

Cenâb-ı Hakkk’ın kendisine bu özelliği verdiğine şükrediyordu, herbirerlerimiz Nûh-î hakikatleri idrak ettiğimiz zaman bizimde o kadar çok zürriyetimiz olur ki yani ilmi zürriyetimiz, verimliliğimiz artar, bizde her meydana gelen bilgi bizim aslımızdır. Nûh mertebesini idrak ettiğinde kişide o kadar çok zürriyet vardır ki kıyamete kadar verse eksilmez, çünkü onun içerisinde Cenâb-ı Hakkk’ın Hayy esmâsı ve Kudret “Nun” u vardır.

وَقَضَيْنَا إِلَى بَنِي إِسْرَائِيلَ فِي الْكِتَابِ لَتُفْسِدُنَّ

فِي الْأَرْضِ مَرَّتَيْنِ وَلَتَعْلُنَّ عُلُوًّا كَبِيرًا

(4) (Ve kadaynâ ilâ benî isrâîle fîlKitâbi letüfsidünne fil ardı merrateyni ve leta'lünne ulüvven kebiyra;) Biz İsrâîloğulları'na Tevrat'ta şu hükmü verdik: "Muhakkak siz, yeryüzünde iki defa fesat çıkaracaksınız ve muhakkak büyük bir yükselişle yükseleceksiniz." Burada kitaptan maksadın Levhi Mahfuz olduğu söyleniyor. Beni İsrâîl mertebesinde yaşıyorsak eğer,

demek ki, orada iki isyan vardır, yani kişi Mûseviyyet mertebesine ulaşmış ve orada yaşıyorsa burada bildirildiği şekilde iki tehlikesi var demektir.

فَإِذَا جَاءَ وَعْدُ أُولِيهُمَا بَعَثْنَا عَلَيْكُمْ عِبَادًا

لَنَا أُولَى بَأْسٍ شَدِيدٍ فَجَاسُوا خِلَالَ الدِّيَارِ وَكَانَ

وَعْدًا مَفْعُولًا ۝

(5) (Feizâ cae va'dü ulahüme beasna aleyküm ıbaden leNA üliy be'sin şediydin fecasu hılâled-diyar* ve kâne va'den mef'ula;)

Birincisinin zamanı gelince,üzerinize güçlü kuvvetli kullarımızı gönderdik. Onlar, evlerin aralarına girip araştırdılar. Bu yerine getirilmesi gereken bir vaad idi.” Bunun Beni İsrâîl peygamberlerini katlettikten sonra Amelika kavmi tarafından kendilerine yapılan saldırı olduğu söylenmektedir. Mûseviyyet mertebesinde kişi henüz ötelerde bir Allah’ı düşündüğü için nefsaniyeti biraz boşta kalıyor çünkü hayalde yaşıyor, çünkü ötelerde bir Allah düşünmek, tenzîh-î hayali Rab’tır, işte bu hayali Rabbe sımsıkı sarılamadığı için, nefsi Rab ittihaz edip nefsaniyetine kayabiliyor, bu durumda olunca isyan edebiliyor, isyan edince de Cenâb-ı Hakk başka kullar göndererek onları bastırıp, bozguna uğratıyor. Beni İsrâîl’in bu olaydan sonra Mescid-el Aksâ’dan sürgün edilmesi gibi, görevler yapılmadığı için gönül evinden hepsinin çocukları sürgün ediliyor, bu mertebede bu tehlike vardır.

Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(3)