İçeriğe atla
Kehf 21Cüz 15 · Sayfa 296

Kehf Sûresi 21. Âyet

الكهف

Sohbete sor

Vekeżâlike a'śernâ ‘aleyhim liya'lemû enne va'da(A)llâhi hakkun ve enne-ssâ'ate lâ raybe fîhâ iż yetenâze'ûne beynehum emrahum(s) fekâlû-bnû ‘aleyhim bunyânâ(en)(s) rabbuhum a'lemu bihim(c) kâle-lleżîne ġalebû ‘alâ emrihim lenetteḣiżenne ‘aleyhim mescidâ(n)

Böylece biz, (insanları) onların halinden haberdar ettik ki, Allah'ın va'dinin hak olduğunu ve kıyametin gerçekleşmesinde de hiçbir şüphe olmadığını bilsinler. Hani onlar (olayın mucizevi tarafını ve asıl hikmetini bırakmışlar da) aralarında onların durumunu tartışıyorlardı. (Bazıları), "Onların üstüne bir bina yapın, Rableri onların halini daha iyi bilir" dediler. Duruma hakim olanlar ise, "Üzerlerine mutlaka bir mescit yapacağız" dediler.

Kehf-Mağara Sûresi

Terzibaba - Necdet Ardıç

Demek ki batında Ashab-ı Kehf olan ifadenin zahiri mescit olmaktadır ve mescid yani secde yeri İseviyet mertebesidir çünkü makamı fenâfillâh’tır ve fenâfillâh’ın en kemâlli hali secde etmektir. Evlerimiz ise Museviyet mertebesi itibarıyla olan ibadethanelerimizdir, Muhammediyyet’in ibadet yeri cami’lerdir. Cami toplayıcı demektir ve belirgin hali kubbeli olmasıdır yani insanları Ulûhiyet mertebesinden sarmasıdır. Bu camilerin minarelerinden verilen ezanlar ile insanlar dünya üzerinde farklı yerlerde olarak bütün beş vaktin ezanı ile hiç arkası kesilmeksizin camiye davet edilmektedir. Bu daveti duyup tabi olanlara ümmeti icabet, tabi olmayanlara ümmeti davet deniyor.

Bunlar hepsi İslâm’ın içindeki mertebeler, Kûr’ân’daki İseviyet, Mûseviyet bunlar hepsi bizim yaşamamız gereken

merhaleler, yollar, merdivenler yani makamlardır. Bizler Muhammedi olarak doğduğumuzdan hemen kendimizi Muhammedi zannediyoruz. tabii fiziken Muhammediyiz fakat ruhen değiliz, cennet ehli olmak isteyenler kendilerini o yöne istedikleri gibi yönlendirebilirler fakat irfan ehli olmak istiyorsak Âdem ismiyle başlayan o zuhurdan yukarıya doğru çıkmamız gerekiyor, bir çok şeyler var ki gözümüzün önünde fakat farkında olmuyoruz.

سَيَقُولُونَ ثَلَاثَةٌرَّابِعُهُمْ كَلْبُهُمْ وَيَقُولُونَ خَمْسَةٌ سَادِسُهُمْ كَلْبُهُمْ رَجْماًبِالْغَيْبِ وَيَقُولُونَ سَبْعَةٌ وَثَامِنُهُمْ كَلْبُهُمْ قُل رَّبِّي أَعْلَمُبِعِدَّتِهِم مَّا يَعْلَمُهُمْ إِلَّا قَلِيلٌ فَلَا تُمَارِ فِيهِمْ إِلَّا مِرَاء ظَاهِراًوَلَا تَسْتَفْتِ فِيهِم مِّنْهُمْ أَحَداً

22-) Seyekulune selasetün rabiuhüm kelbühüm ve yekulune hamsetün sadisühüm kelbühüm racmen bil ğayb ve yekulune seb'atün ve saminühüm kelbühüm kul Rabbiy a'lemü Bi ıddetihim ma ya'lemuhüm illâ kaliyl fela tumari fiyhim illâ miraen zahira ve la testefti fiyhim minhüm ehada;

Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(2)