Vekeżâlike a'śernâ ‘aleyhim liya'lemû enne va'da(A)llâhi hakkun ve enne-ssâ'ate lâ raybe fîhâ iż yetenâze'ûne beynehum emrahum(s) fekâlû-bnû ‘aleyhim bunyânâ(en)(s) rabbuhum a'lemu bihim(c) kâle-lleżîne ġalebû ‘alâ emrihim lenetteḣiżenne ‘aleyhim mescidâ(n)
Böylece biz, (insanları) onların halinden haberdar ettik ki, Allah'ın va'dinin hak olduğunu ve kıyametin gerçekleşmesinde de hiçbir şüphe olmadığını bilsinler. Hani onlar (olayın mucizevi tarafını ve asıl hikmetini bırakmışlar da) aralarında onların durumunu tartışıyorlardı. (Bazıları), "Onların üstüne bir bina yapın, Rableri onların halini daha iyi bilir" dediler. Duruma hakim olanlar ise, "Üzerlerine mutlaka bir mescit yapacağız" dediler.
Böylece insanları onlardan haberdar kıldık ki, öldükten sonra dirilmenin hak olduğunu ve kıyamet gününden şüphe edilemeyeceğini bildirmek için, öylece şehir halkına buldurduk. Onları mağarada bulanlar, aralarında durumlarını tartışıyorlardı. Dedilerki: "Üstlerine bir bina (kilise) yapın. Bununla beraber Rableri, onları daha iyi bilir." Sözlerinde üstün gelen müminler: "Üzerlerine muhakkak bir mescid yapacağız." dediler.
Kehf Suresi 21. ayet, Ashab-ı Kehf'in keşfedilmesi olayını ve bu olayın Allah'ın vaadinin ve kıyametin hakikatini ispatlama amacını dilbilimsel olarak ele almaktadır. Ayet, 'acserna' fiiliyle keşfin ilahi bir takdir olduğunu, 'yetenezâûn' fiiliyle insanların ihtilafını ve 'mesciden' kelimesiyle de bu olayın dini bir yapıya dönüşmesini vurgular.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'عثرت على الشيء' ifadesinin 'onu buldum, ona muttali oldum' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'a'sernâ aleyhim' ifadesi, Allah'ın insanları onların durumuna vakıf kıldığını, onları bulmalarını sağladığını ifade eder. Bu, ilahi bir keşif ve ifşaat eylemidir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'عثر' kelimesinin aslen 'ayağın takılması' anlamına geldiğini, ancak mecazi olarak 'bir şeye muttali olmak, bir sırrı keşfetmek' anlamında kullanıldığını açıklar. Ayetteki kullanımı, Allah'ın, Ashab-ı Kehf'in sırrını insanlara açığa çıkarması, onları bu duruma vakıf kılmasıdır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, Kur'an'daki fiillerin çoğu zaman ilahi iradeyi yansıttığını belirtir. 'A'sernâ' fiili, Allah'ın aktif bir eylemi olarak, Ashab-ı Kehf'in keşfedilmesinin tesadüfi değil, belirli bir ilahi amaç doğrultusunda gerçekleştiğini gösterir. Bu amaç, Allah'ın vaadinin ve kıyametin hakikatini insanlara bildirmektir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'تنازعوا الأمر' ifadesinin 'iş hakkında çekişmek, ihtilaf etmek' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'yetenezâûn beynehum emrahum' ifadesi, insanların Ashab-ı Kehf'in durumu ve kıyametin hakikati konusunda farklı görüşlere sahip olup tartıştıklarını gösterir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'تنازع' fiilinin karşılıklı çekişme ve anlaşmazlık ifade ettiğini vurgular. Ayetteki bağlamda, Ashab-ı Kehf'in keşfedilmesiyle birlikte, insanların bu mucizevi olay ve kıyametin gerçekleşme ihtimali üzerine derin bir fikir ayrılığına düştüklerini anlatır.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'n-z-a' kökünün temelinde 'bir şeyi yerinden söküp almak, çekmek' anlamının yattığını, 'tenâzu'' kalıbının ise bu çekişmenin karşılıklı ve sürekli bir halini ifade ettiğini belirtir. Ayetteki kullanımı, insanların kıyamet ve Allah'ın vaadi gibi temel inanç konularında yaşadıkları zihinsel ve sözlü çatışmayı yansıtır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'hak' kelimesinin 'doğruluk, gerçeklik, sabitlik' gibi anlamlara geldiğini ve zıddının 'bâtıl' olduğunu belirtir. Ayetteki 'va'dallahi hakkun' ifadesi, Allah'ın verdiği sözün, yani kıyametin ve dirilişin kesinlikle gerçekleşeceğini, bunda hiçbir şüphe olmadığını vurgular.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): el-Kefevî, 'hak' kelimesinin hem 'doğru söz' hem de 'gerçekleşmesi kesin olan şey' anlamlarını taşıdığını ifade eder. Ayetteki kullanımı, Allah'ın vaadinin sadece sözde doğru olmakla kalmayıp, aynı zamanda fiilen ve kaçınılmaz olarak gerçekleşecek bir hakikat olduğunu belirtir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'hak' kavramının Kur'an'da mutlak ve değişmez gerçekliği ifade ettiğini belirtir. Allah'ın vaadinin 'hak' olması, onun evrensel ve kozmik bir yasa gibi kaçınılmaz olduğunu, insan idrakinin ötesinde bir kesinliğe sahip olduğunu gösterir. Bu, kıyametin şüphesizliğini pekiştirir.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): es-Sicistânî, 'mescid' kelimesinin 'secde edilen yer' anlamına geldiğini ve ibadet için tahsis edilen mekanları ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'lenettehizenne aleyhim mesciden' ifadesi, Ashab-ı Kehf'in keşfedilmesi üzerine, onların anısını yaşatmak ve Allah'a ibadet etmek amacıyla bir yapı inşa etme niyetini gösterir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'mescid' kelimesinin 'secde' kökünden türediğini ve Allah'a boyun eğme, kulluk etme eyleminin yapıldığı yer olduğunu açıklar. Ayetteki bağlamda, bu mescidin, Ashab-ı Kehf'in mucizevi uyanışının bir nişanesi olarak, Allah'ın kudretini anmak ve O'na ibadet etmek için bir sembol olacağını ifade eder.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'mescid' kelimesinin Kur'an'da sadece ibadet mekanı olarak değil, aynı zamanda Allah'ın ayetlerinin tecelli ettiği, O'na tazimin gösterildiği bir yer olarak da kullanıldığını belirtir. Ashab-ı Kehf'in mağarası üzerine bir mescid inşa etme kararı, bu olayın dini ve manevi önemini vurgulayan bir eylemdir.
Kehf-Mağara Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
Demek ki batında Ashab-ı Kehf olan ifadenin zahiri mescit olmaktadır ve mescid yani secde yeri İseviyet mertebesidir çünkü makamı fenâfillâh’tır ve fenâfillâh’ın en kemâlli hali secde etmektir. Evlerimiz ise Museviyet mertebesi itibarıyla olan ibadethanelerimizdir, Muhammediyyet’in ibadet yeri cami’lerdir. Cami toplayıcı demektir ve belirgin hali kubbeli olmasıdır yani insanları Ulûhiyet mertebesinden sarmasıdır. Bu camilerin minarelerinden verilen ezanlar ile insanlar dünya üzerinde farklı yerlerde olarak bütün beş vaktin ezanı ile hiç arkası kesilmeksizin camiye davet edilmektedir. Bu daveti duyup tabi olanlara ümmeti icabet, tabi olmayanlara ümmeti davet deniyor.
Bunlar hepsi İslâm’ın içindeki mertebeler, Kûr’ân’daki İseviyet, Mûseviyet bunlar hepsi bizim yaşamamız gereken
merhaleler, yollar, merdivenler yani makamlardır. Bizler Muhammedi olarak doğduğumuzdan hemen kendimizi Muhammedi zannediyoruz. tabii fiziken Muhammediyiz fakat ruhen değiliz, cennet ehli olmak isteyenler kendilerini o yöne istedikleri gibi yönlendirebilirler fakat irfan ehli olmak istiyorsak Âdem ismiyle başlayan o zuhurdan yukarıya doğru çıkmamız gerekiyor, bir çok şeyler var ki gözümüzün önünde fakat farkında olmuyoruz.
سَيَقُولُونَ ثَلَاثَةٌرَّابِعُهُمْ كَلْبُهُمْ وَيَقُولُونَ خَمْسَةٌ سَادِسُهُمْ كَلْبُهُمْ رَجْماًبِالْغَيْبِ وَيَقُولُونَ سَبْعَةٌ وَثَامِنُهُمْ كَلْبُهُمْ قُل رَّبِّي أَعْلَمُبِعِدَّتِهِم مَّا يَعْلَمُهُمْ إِلَّا قَلِيلٌ فَلَا تُمَارِ فِيهِمْ إِلَّا مِرَاء ظَاهِراًوَلَا تَسْتَفْتِ فِيهِم مِّنْهُمْ أَحَداً
22-) Seyekulune selasetün rabiuhüm kelbühüm ve yekulune hamsetün sadisühüm kelbühüm racmen bil ğayb ve yekulune seb'atün ve saminühüm kelbühüm kul Rabbiy a'lemü Bi ıddetihim ma ya'lemuhüm illâ kaliyl fela tumari fiyhim illâ miraen zahira ve la testefti fiyhim minhüm ehada;