İçeriğe atla
Meryem 54Cüz 16 · Sayfa 309

Meryem Sûresi 54. Âyet

مريم

Sohbete sor

Veżkur fî-lkitâbi ismâ'îl(e)(c) innehu kâne sâdika-lva'di vekâne rasûlen nebiyyâ(n)

Kitap'ta İsmail'i de an. Şüphesiz o, sözünde duran bir kimse idi. Bir resul, bir nebi idi.

Meryem Sûresi

Terzibaba - Necdet Ardıç

(54) (Vezkur fîl kitâbi ismâîle innehu kâne sâdıkal va’di ve kâne resûlen nebîyyen.)

“Ve Kitâp'ta İsmâîl (a.s) ı (da) zikret. Çünkü O, vâadine sâdıktı ve O, Nebî Resûl idi.” İsmâîl (a.s.) bir kitâp getirmediğine göre hem resûl hem nebî nasıl olmaktadır?

“Nebî olması babasının şeriatına uyması dolayısıyladır. Yâni babası İbrâhîm (a.s.) a gelen suhufların devam ettiricisi olarak nebîdir. Risâleti ise bâtıni mânâda kendisine gelen hakîkâti Muhammedîyye’nin zuhur kaynağı olmasından dolayıdır. Daha o günden hakîkâti Muhammedî’nin haberini mânâ olarak vermiştir.”


NOT= Bu hususta sorulan bir soruyuda ilgisi olması dolayısıyla faydalı olur düşüncesiyle buraya da aktarayım.



NEBİ ve RASÛL

Bundan epey bir müddet evvel sağolsun sevdiğimiz bir kardeşimiz tespit ettiği bir hususu Âyet-i Kerîmeleri ile birlikte tarafımıza bildirmiş ve fikrimizi sormuştu. O husus ta şu idi. Belirtilen Âyet-i Kerîme’lerde bazı Peygamberlerin yeni bir kitap getirmediği halde nasıl hem “Rasûl” hem de “Nebi” olmalarıydı.?

Bilindiği gibi “Risâlet” yeni bir kitap ve yeni bir şeriat getiren Peygamberlere verilen bir makam’dır. Nübüvvet ise, kendinden evvel gelen bir peygamberin şeriatına uyarak onu yeniden tebliğ eden makamdır.

Hâl böyle olunca kendilerine yeni bir kitap gelmediği halde Kûr’ân-ı kerîm’de aşağıda belirtilen Âyet-i Kerîme’lerde, haklarında “Nebî ve Rasûl” ifadelerinin geçmesi

nin sebebi nedir diye sorulmuştu.?

Bizde kendisine aşağıdaki özet bilgilerle kendisinin sorularını cevaplamaya çalışmıştık, Cenâb-ı Hakk kendisinden razı olsun. İnşeallah faydalı olmuştur.

Âyet-i Kerîmeler şunlar idi.

(1) Â’raf Sûresi: (7/158)

(2) Meryem Sûresi: (19/51)

(3) Â’raf Sûresi: (7/ 54)

(4) Ahzab Sûresi: (33/40)

(5) Meryem Sûresi: (19/54)

BİSMİLLâHİRRAHMâNİRRAHİYM.

Sayın, V……. hocam, sevgili kardeşim.

Evvelâ Cenâb-ı Hakk’tan cümlemize sağlık sıhhat vermesini dilerim. Sonra da yine cümlemize İslâm-ı gerçekten bütün mertebeleri ile anlayıp idrak ile ihata edecek akıl ve muhabbetle dolacak bir gönül vermesini dilerim. Zâten bilindiği gibi yüce İslâm gönül ve muhabbet dinidir.

Yine Rabb’ımızdan niyaz ederizki; dinimizi bize, kendinin ve yüce peygamberimizin ulaştırdığı saf ve berrak haliyle idraklerimizde yansımasını sağlamasını dilerim. İnşeallah.

Bu temenniler içerisinde istişaresini arzu ettiğiniz hususları Sûre numaraları sırasıyla ve özetle incelemeye çalışalım.

(1) Â’râf sûresi (7/158) Âyet-i kerîme’si.

قُلْ يَا أَيُّهَا النَّاسُ إِنِّي رَسُولُ اللَّهِ إِلَيْكُمْ

جَمِيعًا الَّذِي لَهُ مُلْكُ السَّمَوَاتِ وَالْأَرْضِ لَا إِلَهَ

إِلا هُوَ يُحْيِ وَيُمِيتُ فَآمِنُوا بِاللَّهِ وَرَسُولِهِ النَّبِيِّ

الأمي الذي يُؤْمِنُ بِاللَّهِ وَكَلِمَاتِهِ وَاتَّبِعُوهُ لَعَلَّكُمْ

تَهْتَدُونَ

(7/158) “De ki: Ey insanlar!. şüphe yok ki ben hepinize Allah Teâlâ’nın bir elçisiyim. Öyle Allah ki, göklerin ve yerin mülkü ona mahsustur. Ondan başka ilâh yoktur. Hem diriltir ve hem öldürür. Artık Allah Teâlâ’ya ve bir ümmî peygamber olup Allah’a ve onun kelimelerine inanan Resûlüne imân ediniz, ve ona tâbi olunuz ki, hidâyete erebilesiniz.” Bu Âyet-i Kerîme’yi dikkatlice incelediğimiz zaman iki ifade bölümlü olduğunu idrak etmemiz zor olmayacaktır. Şöyle ki:

(1) Bölümü; baştan (yuhyi ve yumit) e kadar.

(2) Bölümü; ise: (feâminü billâhi’den başlayıp sona kadar olan kısımdır.

Âyet-i kerîme bir cümle olarak bütün okunmayıp, iki cümle olarak okunup iki ayrı mütâlâa da bulunmak bu farkı anlamamıza yardımcı olacaktır.

Birinci bölümde açık olarak görülüyor ki; (kûl) “deki” ile başlayan beyan-ı İlâhi Hz. Peygamber efendimizin ağzından, “ey insanlar……………………. yuhyi ve yumit”e kadar olan kısımda açık olarak görüldüğü gibi, efendimiz evvelâ, (innî Rasûlüllah) diye başlayarak kendi kendini risâlet-i yönüyle tanıtmakta ve sonra da, Cenâb-ı Hakk-ı evvelâ Melik sıfatı ile, sonra zât-ı nı vahidiyet-i ile, sonra da tekrar hayat sıfat-ı ile ve sonra Mümit ismi ile beyan etmektedir. Tabii ki bunların hepsinin ayrı ayrı izah ve mânâları vardır, konumuz onlar olmadığı için bu yönü geçelim. Gayemiz iki ayrı uslâba dikkat çekmektir.

Şimdi Âyet-i kerîme’nin ikinci bölümünde ki, ifadelerine bakalım.

“Feâminü billâhi…………………..den umulur ki; hidayete erersiniz” e kadar olan bölümüdür. Burada Efendimiz üç vasıfla ifade edilmektedir. (Rasûl-Nebi ve ümmî) dir. Ancak dikkat çeken nokta, Âyet-i Kerîme’nin birinci bölümünde (İnnî) ifadesiyle kendi kendini anlatan

Efendimizi, ikinci bölüm de, bir başka makam anlatmakta üç yönünü ifade etmekte ve mü’minlere de ona tabi olmalarını öğütlemektedir. Yani ikinci bölüm, efendimizin kelâmından değil, bir başka makamın sözcüsü olmuştur. Yani birinci bölüm Efendimizin kendi dilinden kendi makamından, ikinci bölüm bir başka makamın dilinden ve efendimizin lisanından zuhur etmiştir.

İşte bu hakikate dikkat çekmek istemiştim. Çünkü Kûr’ân-ı Kerîm’in birçok yerlerinde bu tür ifadelere rastlanmaktadır. Sizin de dikkatinizi çekecektir zannediyorum, mevzuumuz olmadığı için bu hususu da sonraya bırakalım, müsait bir zaman da o hususları da inceleriz İnşeallah.

Şimdi burada düşündüren nokta Hz. Peygamberin ne sûretle, Rasûl, Nebi ve ümmî olduğudur. Bilindiği gibi.

Rasûl=yeni bir şeriat getiren. Hakk’ın elçisidir.

Nebi= Kendisi bir şeriat, yeni bir kitap getirmeyip, kendinden evvelki Peygamberin şeriati ile amel ve görev yapan kimsedir, diye bilinir.

Ümmî= ise Hz. Muhammedden başka hiçbir Rasûl ve Nebiye verilmemiş özel bir hususiyyettir. Ümmî, denmesi basit mânâda okuma yazma bilmemesi değil, “ilmin anası olması ve kâğıt, kalem gibi okuma yazma araçlarına ihtiyacı olmaması” dır.

Hz. Muhammed (s.a.v.) min (Risâlet-i-Rasûllüğü) “Risâlet-i kemâliyye” olup onunla-getirdiği Kûr’ân-la sona ermiştir. Çünkü Kûr’ân bütün zât-î hakikatleri hiç eksiksiz insânlık âlemine ulaştırmıştır. Kûr’ân zât’tır, diğer ismi olan, Furkan ise sıfattır.

Kûr’ân zât-î yönüyle; Zât, Sıfat, Esmâ ve ef’âl mertebelerinin tümünden haber vermektedir, izâhı uzun sürer, bilindiği gibi zât-î bir eğitimdir.

Kûr’ân-ı Kerîm ile bütün bilgiler insânlık âlemine ulaştırıldığından, başka gizli de bir şey kalmadığından, onda, (gizli-açık, zâhir-bâtın, yaş-kuru, soğuk-sıcak,) her şey ortaya konduğundan, insânlık âleminin ihtiyacı olan her

şey açıklığa kavuşturulduğundan başka bir şeye ihtiyaç olmadığından, Hz. Muhammed Rasûllerin sonuncusu olmuştur.

Nebi’lik-haberci’lik.

Nebi ile Rasûl arasında başka yönden bir fark ise, (nebi) (nebe-haber) olarak kendinden evvelki şeriat’ı genel olarak yayması.

Rasûlluk ise aldığı yeni haberi adresine kadar ulaştırmasıdır, diyebiliriz. Böylece basit bir benzetme yapabiliriz.

Nebe-haber: Gazeteleri tezgâhta satmak.

Rasûl-elçi: İse hem tezgâhta satmak, hem de abone olan adreslere gazete gibi haberi ulaştırmaktır, diyebiliriz.

Hz. Muhammed (s.a.v.) efendimizin Nebiliği şu yönlüdür. diyebiliriz. Bilindiği gibi yeni bir Rasûl, yeni bir kitap ile, yeni bir şeriat getirdiğinde, kendinden evvelki bütün kitaplar ve şeriatler, (nesih) edilmiş kaldırılmış olur. Ancak yeni gelen kitabın ve şeriatın içinde eski şeriatlerden geçerliliğini henüz kaybetmemiş hükümlerde vardır. İşte o eski şeriatlerde olup ta geçerliliği devam eden ve yeniden güncel olarak yeni kitap ta yer alan bölümlerin (nebe) nebisi-habercisidir. Yeni gelen (Rasûl, kendine asaleten rasûl,) diğer geçmiş şeraitlerden gelen hükümler yönüyle de o Peygamberlerin vekilleri, temsilcileri yani (nebe) habercileridir, ve bu yönleriyle de vekâleten nebidirler.

İşte bu yönüyle de Hz. Muhammed (s.a.v.) bütün geçmiş peygamberlerden gelen geçerli hükümleri Kûr’ân-ı kerîm-i ile kendinden sonrakilere ulaştırdığından hem onların (Nebe-nebisi-habercisi ve bu yönüyle de onların hem şahidi, hem de şefeatçısıdır, diyebiliriz.

Ümmî olmasına gelince:

Bu hususta Vahy ve Cebrâil isimli kitabımızın (138-150) inci sayfalarına bakılmasını rica edeceğim. Ora da özet bilgi vardır.

Belki biraz abartılı belki de biraz ilgisiz bulunabilir

ama, Sûre ve Âyet numaralarını da belirtmeden geçemiye-ceğim. Bu Âyet-i Kerîme’nin sayısal değerleri şöyledir. Sûre sayısı (7) di dir. Yedi nefs mertebesini belirtmektedir, diyebiliriz.

Âyet nosu (158) toplarsak (1+5+8=14) 14 Nûr-u Muhammed-î (bedri Münir) (nûrlu ay) dır. Ayrıca (5+8=13) 13 hakikat-ül Ahadiyyet-ül Ahmediyye’ dir. Başta ki (1) ise bütün âlemin bu hakikat üzere tekliği-birliği’dir, diyebiliriz.

Gelelim, Meryem sûresi (19/51) Âyetine.

وَاذْكُرْ فِي الْكِتَابِ مُوسَى إِنَّهُ كَانَ مُخلَصا

وَكَانَ رَسُولًا نَّبِيًّا

(19/51) “Ve kitapta Mûsâyı da an. şüphe yok ki, o ihlâs ile vasıflanmış idi ve bir Rasûl-Nebî bir peygamber olmuş idi.” Bu Âyet-i Kerîme’de, biraz dikkatlice incelenirse yine görülecektir ki; iki ifade bölümlüdür.

Birinci bölümü: (Vezkûr fil kitabi Mûsâ) “kitapta Mûsâyı da an.”

İkinci bölüm: İse “innehu kâne muhlesan ve kâne Rasûlen Nebiyyen.”

Burada açık olarak (Kitapta Musâyı da an) “birinci bölüm” dendikten sonra “ikinci bölüm” yine ifade efendimiz devreye girmeden Âyet-i Kerîme’yi devam ettirerek Mûsâ (a.s.) mın özelliklerini anlatmaktadır. Yani Âyet-i kerîme tabii ki Efendimizin mübarek lisanından çıkmıştır, fakat dikkat edilirse söyleyen o değil onda var olan başka bir özellik başka bir mertebedir. (Bilmem bu husus dikkatinizi çekermi?) normalde “kitapta Musâ yı da an” dan sonra Hz. Peygamber kendi lisânından Âraf (7/158) de de dediği (innî Rasûlüllah) kendini ve anlatımını ifade eden bir söy

leniş tarzı olmayıp, Hz. Peygamberin sadece özde dinlediği görülmektedir. (Bilmiyorum bu husus dikkatinizi çeker veya ilgi sahanıza girer mi.) İzahına geçmeden bu mevzuu sadece dikkat çekmek için belirtmiş oldum.

Şimdi gelelim, Mûsâ (a.s.) mın Rasûlluk ve Nebiliğine. Bilindiği gibi kendisine Tevrat-ı Şerifin verilmesiyle Rasûl olmuştur. Nebiliği ise, Â’râf (7/158) Âyetinde de efendimiz hakkında ifade etmeye çaliıştığımız nebilik şekliyledir.

Kendisinden evvel gelen suhuf ve kitaplarda geçen bazı hükümlerin Tevrat-ı Şerifin içinde de yer alanları yönü ile onlarıda kavmine haber vermesi Nebiliğidir, diyebiliriz.

Bu özet ifadelerden sonra aynı sûre Â’râf (7/54) e geçelim.

وَاذْكُرْ فِي الْكِتَابِ اسْمَعِيلَ إِنَّهُ كَانَ صَادِقَ

الْوَعْدِ وَكَانَ رَسُولًا نَبِيًّا

(7/54) “Ve kitapta İsmâîl’i de an, şüphe yok ki, o vaadinde sadık idi ve bir Rasûl, bir Nebi idi. Bu hususta, (Hülâsat-ül beyan) tefsirinde cilt (8) sayfa (3232) şöyle bir kayıt vardır.

İsmâîl (a.s.) Yemen cihetinden gelip, Mekke vadisinde komşulukla ikamet eden “(Cürhüm) kabilesine gönderilmiş Rasûl” ve “kendine vahyolunan ahkâm-ı ümmetine haber verdiği cihetle Nebi idi” diye ifade edilmektedir. Ancak şöylede diyebiliriz.

Torunlarından olacak olan Hz. Rasûlüllah’ın bâtınen sebebi habercisi olduğundan “Rasûl”. Zâhiren de, kendine vahyedileni, (yeni hükümleri) haber vermesi yine “Rasûl”lüğü dür, diyebiliriz.

Ayrıca babası “İbrâhîm” (a.s.) dini üzere olup o nu takip etmesi de (nebe) “nebi” liği, İbrâhim (a.s.) mın habercisi dir, de diyebiliriz.

Bunları gereği gibi idrak edip yerine getirmesi de, (sadıku’l vaid) olmasıdır diyebiliriz.

Şimdi gelelim, Ahzab (33/40) Âyeti ne:

مَا كَانَ مُحَمَّدٌ أَبَا أَحَدٍ مِنْ رِجَالِكُمْ وَلَكِنْ رَسُولَ

اللَّهِ وَخَاتَمَ النَّبِيِّينَ وَكَانَ اللَّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمًا

(33/40)” Muhammed -Aleyhisselâm- sizin erkeklerinizden hiçbirinin babası değildir ve lâkin Allah’ın Resûlüdür ve Nebi, Peygamberlerin sonuncusudur ve Allah her şeyi tamamen bilendir.” Bu Âyet-i Kerîme hakkında da, (Kelime-i Tevhid) adlı kitabımızın (199-200) üncü sayfalerında özet bilgi vardır, oraya da müracaat edilebilir. Biz yine bu hususta birkaç kelime ile yolumuza devam etmeye çalışalım.

Bilindiği gibi Hz. Rasûlüllah (s.a.v.) Efendimizin doğan erkek çocukları küçük yaşlarda Allah’ın rahmetine kavuşmuşlardı, bu yüzden yaşayan erkek çocuğu yoktu, sadece kız çocukları vardı onun için, Yaşayan erkeklerin babası değildi. Bunun da birçok sebepleri vardır. Gayemiz Âyet-i kerîme’nin tefsirini yapmak değil, ifade edilen mânâyı özetle anlamaya çalışmaktır.

Yine bu Ayet-i Keriyme’de de dikkat çeken husus: (Makâne Muhammedün…………

Devam eden ifade de Hz. Peygamber kendi kendini anlatmamakta, bir başka mertebe Hz. Peygamberi anlatmaktadır. Kelâmın zuhur yeri Hz. Muhammed, (s.a.v.) efendimizin lisânından çıkıyor ise de ifadesi bir başka mertebedendir ki; açık olarak görülmektedir.

Eğer ifadesi de kendinden olsaydı şöyle demesi gerekirdi. (Ben hiçbir erkek kişinin babası olmadım) şekliyle olurdu. Âyette ise görüldüğü gibi Hz. Muhammed (s.a.v.)

başka bir makam tarafından anlatılmaktadır. Yeri olmadığı için bu hususa değinmiyoruz, ancak bu ifadeye dikkat çekmeğe çalıştık.

Bilindiği gibi bu yüzden Hz. Peygambere Kevser Sûresi (108) nâzil olmuştur. Aslında Hz. Muhammed (s.a.v.) ebu’l ervah olduğundan bütün insânların mânen babasıdır, ve bütün Hakikat-i İlâhiyye yi insânlık âlemine yeni bir uslup ve ifade ile Kûr’ân-ı Azimüşşan da tümünü bildirmiş olması Rasûlluğu, ve diğer kitaplardan geçerli olan hükümlerin Kûr’ân da yenilenmesiyle geçmiş peygamberlerin de, kendi gününde, bizim günümüzde, ve kıyamete kadar gelecek günlere de, (Nebe) habercisi, Nebîsi olmuştur. Kendisi ile insânlığa gelecek bilgi ve haberler tamamlandığından ve daha başka da geçmişlerden kimse bir haber getiremiye-ceğinden hâtemennebi dir.

(5) Meryem Sûresi: (19/54) Bu Âyet-i kerîme’den yukarıda kısaca bahsedilmişti.

Bu kısa izahlar, inşeallah faydalı olmuştur.

Mevzuumuzla ilgisi bakımından diyebiliriz ki; Hz. Peygamberin (Abdühu) vasfı veliliği, (Verasûlühu) vasfı ise, (Nebi ve risâlet)i dir. Çünkü hiçbir peygamber Veli olmadıkça Nebi ve râsûl olamaz.

Hz. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz ile zâhiren ve şer’an mühürlü Nübüvvet ve risâlet son bulmuştur, ancak bâtınen velilerimiz tarafından Risâlet, âlimlerimiz tarafından da Nübüvvet devam etmektedir, ancak bunlar yeni, hükümler olarak değil var olan hükümleri yani “vahiyleri” ilâhi ilhamlarla günün gelişimleri içerisinde izahlarına yardımcı olmak ve gelen yeni nesillere aktarmak içindir. Aksi halde bu eğitim devamlılık kazanmaz idi.

Sayın V…… kardeşim bu kısa ve özet izahlar ile ne kadar yardımcı olabildim bilmiyorum ama İnşeallah faydalı olmuşlardır. Eğer size kapalı olan yerler var ise tekrar sorabilirsiniz.

Böyle hassas noktalara temas ettiğiniz için ben size teşekkür ederim. İnsânlara faydalı olabilme isteği ile dolu olduğunuz belli oluyor, gerçekten bu dünya da yaşanabilecek en güzel şey, kişilere şu veya bu yolla faydalı olabilmektir. Bundan daha güzeli ise kişinin Bâtınen kendi kendine soracağı (ben kimim?) sorusunun cevabını mutmain bir kalp ve gönül ile bulup öylece yaşamasıdır, diyebiliriz.

Mevzuumuza şimdilik son vererek Cenâb-ı Hakk’tan her birerlerimize kendini ve Hakk’ı bilip, bulup, olup öylece yaşayanlardan eylemesini niyaz ederim.

Hoşça kalın, her kese selâmlar Cenâb-ı Hakk imtihanlarımızda başarılar versin.

Not= Nebi ve Rasûl hakkında kısa bilgi.

Abdülkerim cili (İnsân-ı kâmil) Abdülkadir akçiçek çevirisi Bölüm (63) sâir dinler ve ibadetler sayfa (740-743) te vardır, bakılırsa faydalı olur temennisiyle.

Necdet Ardıç Tekirdağ: (21/12/2006)

Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(5)