Ulâ-ike-lleżîne en'ama(A)llâhu ‘aleyhim mine-nnebiyyîne min żurriyyeti âdeme vemimmen hamelnâ me'a nûhin vemin żurriyyeti ibrâhîme ve-isrâ-île vemimmen hedeynâ vectebeynâ(c) iżâ tutlâ ‘aleyhim âyâtu-rrahmâni ḣarrû succeden vebukiyyâ(n)
İşte bunlar, Adem'in ve Nuh ile beraber (gemiye) bindirdiklerimizin soyundan, İbrahim'in, Yakub'un ve doğru yola iletip seçtiklerimizin soyundan kendilerine nimet verdiğimiz nebilerdir. Kendilerine Rahman'ın ayetleri okunduğu zaman ağlayarak secdeye kapanırlardı.
İşte bunlar, Allah'ın kendilerine nimetler verdiği peygamberlerden, Âdem'in soyundan ve gemide Nuh ile beraber taşıdıklarımızın neslinden, İbrahim ve İsrail'in soyundan, hidayete erdirdiğimiz ve seçtiğimiz kimselerdir. Kendilerine Rahmân (olan Allah)ın âyetleri okunduğu zaman ağlayarak secdeye kapanırlardı.
Meryem Suresi 58. ayet, Allah'ın nimet verdiği peygamberlerin soy ağacını ve onların Rahman'ın ayetleri karşısındaki derin huşu ve teslimiyetini vurgulamaktadır. Ayet, peygamberlerin seçkinliğini ve ilahi kelama olan hassasiyetlerini dilbilimsel olarak ortaya koyar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Na'm (نعم) kelimesi, rahatlık ve güzellik anlamına gelir. İn'âm (إنعام) ise birine nimet vermek, iyilikte bulunmaktır. Ayetteki 'en'ame' fiili, Allah'ın peygamberlere bahşettiği özel lütufları, nübüvveti ve hidayeti ifade eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): En'ame (أنعم) fiili, 'ihsan etti, lütufta bulundu' demektir. Burada Allah'ın peygamberlere verdiği nimetler, onların diğer insanlardan üstün kılınması ve ilahi vahye mazhar olmalarıdır.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Zürriyet (ذرية), 'nesil, soy' anlamına gelir. Ayette Adem'in, Nuh'un, İbrahim'in ve İsrail'in zürriyetinden bahsedilmesi, peygamberliğin bu seçkin soylardan geldiğini ve bir silsile halinde devam ettiğini gösterir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Zürriyet (ذرية), 'çocuklar ve nesil' demektir. Ayetteki kullanımı, peygamberlerin belirli bir soydan gelme özelliğini vurgulayarak, onların seçilmişliğini ve ilahi takdirdeki yerini belirtir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Hidayet (هداية), 'lütuf ve incelikle yol göstermek' demektir. Ayetteki 'hedeynâ' fiili, Allah'ın peygamberlere doğru yolu göstermesi, onları hakka ulaştırması ve insanlara rehberlik etmeleri için seçmesi anlamındadır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Hidayet, Kur'an'da genellikle Allah'ın insanlara doğru yolu göstermesi, onları hakikate ulaştırması anlamında kullanılır. Bu ayette 'hedeynâ', Allah'ın peygamberleri özel bir lütufla doğru yola ilettiğini ve onları bu yolda sabit kıldığını ifade eder.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): İctibâ (اجتباء), 'seçmek, kendine ayırmak' demektir. Ayetteki 'ictabeynâ' fiili, Allah'ın peygamberleri özel bir seçkinlikle diğer insanlardan ayırması, onları nübüvvet ve risalet görevi için seçmesi anlamını taşır.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): İctibâ (اجتباء), 'toplamak, seçmek' anlamlarına gelir. Allah'ın peygamberleri 'ictibâ' etmesi, onları kendi katında özel bir konuma yükseltmesi ve vahyi taşımaları için seçkin kılmasıdır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Harr (خرّ), 'yüksekten düşmek' anlamına gelir. Ayetteki 'harrû' fiili, peygamberlerin Rahman'ın ayetleri okunduğunda huşu içinde, saygıyla ve teslimiyetle secdeye kapanmalarını, adeta yere yığılmalarını ifade eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Harrû (خرّوا), 'yere düştüler, secde ettiler' demektir. Bu ifade, peygamberlerin ilahi kelamın azameti karşısında gösterdikleri derin saygı ve teslimiyetin fiziksel bir tezahürüdür.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Secde (سجود), 'tevazu ile boyun eğmek' demektir. Ayetteki 'sücceden' kelimesi, peygamberlerin Rahman'ın ayetleri karşısında gösterdikleri en üst düzeyde teslimiyet ve ibadeti, yani alınlarını yere koyarak Allah'a tazimlerini ifade eder.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Secde, Kur'an'da hem fiziksel olarak yere kapanmayı hem de manevi olarak Allah'a tam bir teslimiyet ve boyun eğmeyi ifade eder. Bu ayette 'sücceden', peygamberlerin ilahi kelamın etkisiyle gösterdikleri derin huşu ve mutlak itaatin bir göstergesidir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Bükî (بكيّ), 'ağlamak' anlamına gelir. Ayetteki 've bükîyyen' ifadesi, peygamberlerin Rahman'ın ayetlerini dinlerken duydukları derin etki, huşu ve Allah korkusuyla gözyaşı döktüklerini, kalplerinin yumuşadığını gösterir.
Ebû'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Bükâ (بكاء), 'gözyaşı dökmek, ağlamak' demektir. Bu ayetteki 've bükîyyen', peygamberlerin ilahi kelamın azameti ve hakikati karşısında duydukları derin duygusal tepkiyi, Allah'a olan muhabbet ve haşyetlerinin bir tezahürü olarak ağlamalarını ifade eder.
Meryem Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
(58) (Ülâikellezîne en’amallâhu aleyhim minen nebiyyîne min zurrîyyeti âdeme ve mimmen hamelnâ mea nûhin ve min zurrîyyeti ibrâhîme ve isrâîle ve mimmen hedeynâ vectebeynâ, izâ tutlâ aleyhim âyâtur rahmâni harrû succeden ve bukîyyen.) (SECDE ÂYETİ)
“İşte onlar, Allah'ın kendilerine ni'met verdiği nebîlerdendir. Âdem (a.s)'ın zürrîyyetinden (neslinden) ve Nuh (a.s.) la beraber taşıdıklarımızdan ve İbrâhîm (a.s.) ve İsmâîl (a.s.) ın zürrîyyetinden ve Bizim hidâyete erdirdiklerimizden ve seçtiklerimizdendir. Onlara, Rahmân'ın âyetleri okunduğu zaman ağlayarak ve secde ederek yere kapanırlardı.” Nûh (a.s.) için ikinci Âdem denmektedir çünkü tufanda bütün şerrli insânlar yeryüzünden kaldırıldı, sâlihler üzerine yeryüzünde insânlar çoğalmaya başladı. Nûh (a.s.) dan sonra gelen bütün nesiller onun varlığına yüklenmiştir, aynı şekilde bizlerinde bâtıni olarak ilmi mânâda doğuracağımız yâni ortaya getireceğimiz her bir cümle bizim soyumuz hükmündedir ve bunların yüklenerek faaliyete geçirilmesi gerekmektedir.
“Ve hamelnâhu alâ zâti elvâhın ve dusur” yâni “Ve onu levhâlarla ve çivilerle yapılmışa yükledik” (Kamer, 54/13) Âyeti kerîmesindeki bu ifâdenin Abdülkerim Cîli hazretleri “levhaların” insânın et kısımları, “çivilerin” ise kemikler olduğunu belirterek, “gemiye yüklenme” ifâdesinden kastın mânâyı Nûh’un “vücût gemisi”ne yüklenmesi olduğunu belirtmektedir.
İşte bizlerinde seyri sülûk yolunda her bir mertebede bir peygamberin vasıflarıyla vasıflanmamız onları yüklenmemizin ifâdesidir.
Nasıl ki Âdem (a.s.) ı hayâl cennetinden yeryüzü arzına indirmedikçe Âdemi hakîkâtleri yaşamamız mümkün değilse diğer peygamberlerin hakîkâtlerini de kendi vücut gemimize yüklemeden anlayabilmemiz mümkün değildir.
Hz.İbrâhîm (a.s.) ile beraber hakîkâti Muhammedîyye’ ye doğru “isr” yâni gece yolculuğu başlamaktadır.
Secdeye kapananların özellikleri yukarıda olanlardır, insân sûretinde olan herkes secdeye kapanmazlar. Gerçek
mânâda bu özelliklerde olan kişiler secdenin hakîkâtlerini idrâk ederler ve bunlar secdeye kapanırlar. Genel olarak bütün müslümanlar secdeye kapanırlar ancak bu secdeye kapanma mertebeler idrâk edilmeden olan sâdece fizîkî mânâda bir kapanmadır.