Verafa'nâhu mekânen ‘aliyyâ(n)
Onu yüce bir makama yükselttik.
Biz onu yüce bir yere yükselttik.
Meryem Suresi 57. ayet, 'yükseltme' ve 'yücelik' kavramları üzerinden İdris peygamberin manevi ve makamsal mertebesini vurgulamaktadır. Ayet, bu kavramların semantik derinliğiyle, ilahi bir lütuf ve seçkinlik halini ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'ref'' kelimesinin asıl anlamının bir şeyi bulunduğu yerden daha yüksek bir yere kaldırmak olduğunu belirtir. Ayetteki 've rafa'nâhu' ifadesi, İdris peygamberin hem cismani hem de manevi olarak yüceltildiğini, makamının artırıldığını ifade eder. Bu, sadece fiziksel bir yükselme değil, aynı zamanda şan ve şerefin artırılmasıdır.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'ref'' fiilinin mecazi anlamlarına dikkat çeker. Ayetteki 'yükseltme'nin, İdris'in derecesini ve mertebesini artırma, onu insanlar arasında mümtaz bir konuma getirme anlamında kullanıldığını belirtir. Bu, ilahi bir ikram ve taltiftir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'ref'' kavramının Kur'an'daki kullanımında genellikle Allah'ın bir kuluna bahşettiği üstün bir mertebeyi, şerefi veya makamı ifade ettiğini belirtir. İdris peygamberin 'yüce bir yere yükseltilmesi', onun Allah katındaki seçkin konumunu ve manevi derecesinin yüksekliğini sembolize eder.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'mekân' kelimesinin hem fiziksel bir yer hem de manevi bir konum veya mertebe anlamına gelebileceğini ifade eder. Ayetteki 'mekânen aliyyen' ifadesi, İdris'in yükseltildiği yerin sadece coğrafi bir konumdan ziyade, şerefli ve yüce bir makam olduğunu vurgular.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'mekân' kelimesinin 'kavm' (kavim) ve 'menzile' (mertebe) anlamlarına da geldiğini belirtir. Bu bağlamda, İdris'in 'mekânen aliyyen'e yükseltilmesi, onun insanlar arasındaki konumunun ve Allah katındaki derecesinin yüceltilmesi demektir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'uluvv' kelimesinin 'yükseklik' anlamına geldiğini ve hem maddi hem de manevi yükseklik için kullanıldığını belirtir. 'Aliyyen' kelimesi, İdris'in yükseltildiği 'mekân'ın niteliğini vurgular; bu, sıradan bir yükseklik değil, şeref ve faziletle dolu, ilahi bir yüceliktir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'uluvv'un bazen 'şeref' ve 'izzet' anlamında kullanıldığını ifade eder. Ayetteki 'aliyyen' kelimesi, İdris'e bahşedilen makamın sadece yüksek değil, aynı zamanda şerefli, izzetli ve diğer makamlardan üstün olduğunu gösterir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'aliyy' kelimesinin Kur'an'da Allah'ın sıfatı olarak da kullanıldığını ve mutlak yüceliği ifade ettiğini belirtir. İdris'e atfedilen 'aliyyen' sıfatı, onun Allah katındaki özel konumunu ve manevi mertebesinin ne denli yüksek olduğunu pekiştirir; bu, ilahi yüceliğin bir yansımasıdır.
Meryem Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
(57) (Ve refa’nâhu mekânen alîyyen.)
“Ve onu, yüce bir mekâna yükselttik.” Yeryüzünde ilk mi’racı yapıp yükselen kişi İdrîs (a.s.) dır. Muhyiddîni Arabî hazretleri Füsûs-ül Hikem isimli eserinde bu mekânın güneş feleği olduğunu ve İdrîs (a.s.) ın rûhanîyyet makâmının onda olduğunu bildirmektedir.
İdrîs (a.s.) dan sonra Mûsâ (a.s.) Tûr dağında kendi mertebesi îtibarıyla mi’racını yapmıştır, daha sonra göğe yükseltilen Îsâ (a.s.) henüz yeryüzüne dönmemiştir ve döndükten sonra mi’racını tamamlayacaktır, Muhammed (s.a.v.) efendimizi ise mi’racını tamamladı ve bütün bu oluşumları bizlere haber verdi.
Mi’ractan sonrada hicret gereklidir. Çünkü Efendimiz (s.a.v) Mekke’de mi’racını yaptıktan sonra aldığı ilâhî hakîkâtler ile Medine’ye yâni (medenîyyete) döndü. Cenâb-ı Hakk (c.c.) ın zâtından aldıklarını halka zâtıyla birlikte risâlet mertebesi olarak iletti ve esas risâlet dahi burada başladı çünkü Kûr’ân-ı Kerîm gelmeye başlamış idi ancak henüz tamamlanmamıştı ve tamamlanması Medine’de oldu. Efendimiz (s.a.v.) mi’racta Cenâb-ı Hakk (c.c.) ile gö-
rüştükten sonra insânlık âleminin mi’racının kemâli tamamlandı ve sonrasında hicret gerçekleşti. Yoksa Cenâb-ı Hakk (c.c) o hicret sırasında Habîbini başı boş bırakıp koruyamadı ve birkaç çapulcumu onu Mekke’den çıkardılar, tâbî ki böyle bir şey mümkün değildir, işte işin bâtıni yönüyle bu hakîkâtler idrâk edilirse ancak hâdiseyi gerçek yönüyle değerlendirebiliriz.
Mekke-i Mükerreme zât mertebesi olduğundan dolayı oradan çıkıldı çünkü orada kalınsaydı halka dönüş olmazdı ve Efendimiz (s.a.v.) bütün yaşadıklarını sâdece zât mertebesinde yaşar ve halka bu hakîkâtleri açamazdı.
Efendimiz (s.a.v.) hicret için sürekli emir bekledi, eğer mi’rac hâdisesi olmadan Medine’ye hicret gerçekleşse idi bu durumda mi’racın Medine’de olması gerecekti ki, bu da mümkün değildi çünkü daha o anda Medine’nin kûdsîyyeti yok idi.
Bu konuda Fetih Sûresi isimli kitâbımızdan bir bölümü aktaralım:
Îsâ (a.s.) mın gelişiyle Sıfat mertebesi tecellisi de, yer yüzünde ilk def’a Kûds “Mescid-il Aksâ” ya verilmiştir. Bu arada oldukça uzun bir süre de “Beyt-ül atik” İbrâhîm (a.s.) mın inşası putlarla dolu olarak kaldığından İlâh-î tecelliler “Beyt-ül Makdis”e iniyor idi, kûdsîyyet ora da idi. İşte (2/144) “Yüzünü mescid-il Haram-a döndür” Âyet-i Kerîmesi, bu hususa son vererek İlâh-î ve Zât-î tecellinin tekrar “Beyt-ül Atik” yeni ismi, “Kâbe-i Muazzama” olan o muhteşem Beyte döndürüldüğünü açık olarak Efendimize ve şahsında bütün âleme ilân ediyordu.
Böylece bâtın âleminde bütün dengeler yeniden düzenleniyordu, bütün mertebeler yeni yerlerini buluyordu. Mevcud olan iki metebeden-köşeden, dört mertebeye-köşeye döndürülen, “Beytül atik” Kâ’be’nin,Hacer-ul esved
64
köşesi,(mertebe-i Muhammed-î-Zât mertebesi) Rüknü ırâk-î, köşesi (İbrâhimîyyet-şeriat mertebesi) rüknü şâm-î köşesi, (Mûsevîyyet-târikat mertebesi) rüknü yemânî köşesi, (Îsevîyyet-hakîkât mertebesi) olarak tescil edilmiştir.
Daha evvelce “Âdemîyyet ve İbrâhîmîyyet” olarak iki rüknü-köşesi olan “Beyt-ül Atik” in gelişen yeni tecellileri karşılaması mümkün olmadığından kendinde manâ âleminde değişiklik yapılarak dört köşeye-mertebeye döndürülmüş, Âdemîyyet mertebesi kaldırılarak İbrâhîmîyyet’ten başlatılmış ve bütün mertebelerin toplu zuhur mahalli haline getirilmiştir. Eğer bu dönüşüm olmasaydı bu mertebelerin temsil yerleri olamayacaktı. Bu dönüşümü belirten Âyet-i Kerîmeler “Bakara Sûresinde” dört yerde geçmektedir, üçü aynı olarak şahsi tekil dir. Biri cem çoğuldur. Sonradan ismi “kıbleteyn-iki kıbleli” olacak olan benî selime mescidinde oluşan bu, o an küçük gibi görünen aslı îtibariyle çok büyük bir oluşum olan o hâdise ile bütün âlemin mânevi dengeleri yenilenmiş ve İlâh-î tecellilerin tamamı aslına yâni “Kâ’be-i Muazzama”ya-Mekke-i Mükerreme ye, inmeye başlamıştır.
Bu yüzden zâten hakîkât-i îtibariyle tahrif edilmiş olan, Esmâ-Mûsevîyyet, Sıfat-Îsevîyyet, mertebeleri yeniden aslı îtibariyle Hakîkât-i Muhammed-î hükümleri içerisinde zuhur edecekti. İşte o gün orada olan o zâhirde ki, küçük dönüşüm bütün âlemde geçerli olacak büyük dönüşümün ve “feth-in başlangıcı olmuştur. Bilindiği gibi daha sonra Mekke fizikende Feth olunmuştur. Kıble değiştikten sonra bazı insânlar Müslümanlar la, alaylı bir tavırla bu hallerini yermeğe başladılar bunun üzerine de (2/143) Âyet-i nâzil oldu, orada “doğuda batıda Allah-ın dır” diye ikaz edildiler. Daha sonra, (2/145) “Bundan böyle, onlar senin kıblene tabi olmazlar, sende onların kıblesine tabi olmassın” hitâbı gelmiştir. Bu hususta yazılacak daha pek çok şey vardır yeri olmadığı için bu kadarla yetiniyoruz.
Bu kısa izahlardan sonra şimdi gelelim bu hâdisenin
“Kûds-ü şerif” hakkında ki, neticesine. Bu büyük dönüşüm den sonra, Kûds-ün üzerinden alınan, Esmâ ve Sıfat tecellîleri neticesinde, rûh-u alınmış bir ceset hükmüne girmiş, yâni fiilen ölmüştür. Nasıl ki; Evliya hazaratının kabirleri bir ziyâretgâhtır, çünkü o kabirlerde yatan cesetlerin içi bir zamanlar, hayatlarında Hakk ile birlikte olduklarından, o cesetler şerefli birer mekân idiler. (Şerefi mekân bilmekîn) yâni” mekânın şerefi içinde ki, iledir.” Hükmüyle o bedenler şereflenmişler ve o hakîkâtleri ile birlikte uzun süreler geçirdiklerinden, bedenler cesede dönüştükten sonra da mübarektirler ve bu yüzden, Ehlûllah kabirleri daha evvelce içinde yaşayan, Hakîkât-i ilâhîyye hörmetine ziyâret edilirler. Ancak hayatlarında oldukları kadar fayda sağlayamazlar, çünkü beden ve rûh bibirlerinden ayrıldığından dünyâ yaşantısına, çok istisnâlar dışında fayda sağlayamazlar. Bu yüzden sâdece birer ziyâret yerleridirler. Faalîyyet bakımından tasarrufları yoktur. İşte (2/144) “Fevelli vecheke” Âyet-i ile Kûds-i Şerîf yaşlı bir Esmâ ve Sıfat velisi hükmünü aldı, Kâ’be-nin fizîk-î fethi ile de, hayatına, yâni kûdsîyyet-i ne son verilmiş oldu. O tarihten îtibaren oranın hükmü yukarıda belirtilen Esmâ ve Sıfat evliyasının kabir ziyâreti hükmüne dönüştü. Oraya inen tecelliler, Kâ’be-nin zât-ın fethi ile bütün mertebeler Mekke ye döndürülünce o belde, rûhsuz bir ceset hükmüne girdiğinden, Esmâ ve Sıfat kabri hükmüne dönüşmüştür.
Dönüşüm hâdisesinin mutlak bir kanıtıda, Efendimizin Mi’râc’a çıkarken (Kûds-i Şerîf) ten yükselmesidir. İşte o yükselme ile de Esmâ ve sıfat mertebesi son defa ziyâret edilip oradan yükseltilip, Mekke’ye Kâbe-i Muazzama’ya Zât-i tecelli olarak indirilmiştir. Bu hâdise de belirttiğimiz hususun mutlak kanıtıdır. Efendimizin ve müslümanların bir müddet Kûds-ü Şerîfe doğru dönerek namaz kılmaları, oranın Esmâ ve Sıfat, tecelligâh-ı olduğunun kanıtıdır. (2/144) “Fevelli vecheke” Âyet-i ile de bu hususîyyetlerin oradan alınıp Mekke’ye Kâ’be-ye aktarılmasıdır. İşte bu hâdiseden sonra, Mekke, en büyük zât-î ikram ile, “Mekke-i Mükerreme” ye, dönüşmüştür. Geçmiş yaşamın derinliklerinde, mekke’de bir çok İlâh-î ikramlar
olmuştur. Ancak bu son ikram, ikramların en kemâlli olanı dır. Böylece bütün İlâh-î tecellî’ler Mekke de toplanmış, dört köşe de bir îtibarla, “şeriat, târikat, hakîkât, mârifet” mertebeleri. Diğer îtibarla, “Ef’âl, Esmâ, sıfat, zât” mertebeleri, ve diğer ifâde ile de, “İbrâhimîyyet, tevhid-i Ef’âl, Mûsevîyyet. Tevhid-i Esmâ, tenzîh, Îsevîyyet, tevhid-i Sıfat, teşbîh, Muhammedîyyet ise, tevhid-i zât, tevhid-i cem makâmı olarak tescillenmiş ve faalîyyete geçmiştir. Ayrıca Kâ’be de tavaf edilen yer, Ef’âl âlemi, birinci 7-8 merdiven ile çıkılan kat Esmâ âlemi, ikinci kat Sıfat âlemi, onun üstü olan teras ise, son zât, Ulûhîyyet âlemidir. Ortada salınarak duran güzel Kâ’be ise bir îtibarla bütün mertebelere ayna olan “İnsân-ı Kâmil” mertebesidir. Makam-ı İbrâhimîyyet ise abdîyyet mertebesidir. Diğer bir ifâde ile de, Kâbe Ulûhîyyet, makâm-ı İbrâhim ise, İnsân-ı Kâmil mertebelerinin temsilcileridir. İşte Mekke ve Kâ’be-nin Tevhid ehli olan müslümanlarca feth edilmesinin başlangıcı, Muhammed-ül Emîn-in, Kureyş zamanın da, Hacer-ul esved-i kendi eliyle yerine koyması, Beyt-ül Atiğin kûb olarak inşâası neticesinde Kâ’be ismini alması ve kıbleteyn’de gelen (2/144) “Fevelli vecheke” Âyet-i Kerîmesiyle de bâtın âleminde ki feth-i tamamlanmış oluyordu.