li(A)llâhi mâ fî-ssemâvâti vemâ fi-l-ard(i)(k) ve-in tubdû mâ fî enfusikum ev tuḣfûhu yuhâsibkum bihi(A)llâh(u)(s) feyaġfiru limen yeşâu ve yu'ażżibu men yeşâ(u)(k) va(A)llâhu ‘alâ kulli şey-in kadîr(un)
Göklerdeki her şey, yerdeki her şey Allah'ındır. İçinizdekini açığa vursanız da, gizleseniz de Allah sizi, onunla sorguya çeker de dilediğini bağışlar, dilediğine azap eder. Allah'ın gücü her şeye hakkıyla yeter.
Göklerde ne var, yerde ne varsa hepsi Allah'ındır. Siz içinizdekileri açığa vursanız da gizli tutsanız da Allah onunla sizi hesaba çeker. Sonra dilediğini bağışlar, dilediğine de azab eder. Allah her şeye kadirdir.
Bakara 284. ayet, Allah'ın evren üzerindeki mutlak mülkiyetini ve insan eylemlerinin (açık veya gizli) O'nun hesaba çekme yetkisi altında olduğunu vurgular. Ayet, ilahi iradenin bağışlama ve azap etme gücünü ve Allah'ın her şeye kadir olduğunu dilbilimsel bir derinlikle ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'bedâ' fiilinin bir şeyin gizlilikten çıkıp görünür hale gelmesi anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'tübduv' kelimesi, kalpte gizlenen niyetlerin veya düşüncelerin söz veya fiille açığa çıkarılmasını ifade eder; yani Allah, insanların iç dünyalarındaki gizli olanı bile bildiği gibi, açığa vurduklarını da hesaba çeker.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'tübduv' kelimesini 'izhar etmek, ortaya çıkarmak' olarak açıklar. Ayetteki kullanımı, insanların kalplerinde sakladıkları şeyleri dışa vurmalarını, yani söz veya eylemle belli etmelerini ifade eder. Bu, Allah'ın hem gizliyi hem de açığı bilme ve ona göre muamele etme kudretini vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'hafâ' fiilinin bir şeyi gizlemek, örtmek anlamına geldiğini belirtir. 'Tuhfûhu' kelimesi, kalpteki niyetlerin, düşüncelerin veya duyguların dışarıya yansıtılmadan, içte saklı tutulmasını ifade eder. Ayet, Allah'ın sadece açığa vurulanları değil, gizli tutulanları da bildiğini ve hesaba çektiğini vurgular.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'ihfâ'nın 'izhar'ın zıddı olduğunu ve bir şeyi örtmek, gizlemek manasına geldiğini ifade eder. Ayetteki 'tuhfûhu' kelimesi, insanların kalplerinde sakladıkları, kimseye belli etmedikleri niyet ve düşünceleri kapsar. Bu, Allah'ın ilminin kuşatıcılığını ve insanın iç dünyasına nüfuz ettiğini gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'hisâb' kelimesinin bir şeyin miktarını bilmek, saymak ve karşılığını vermek anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'yuhâsibkum' ifadesi, Allah'ın insanların hem açık hem de gizli tüm amellerini, niyetlerini ve düşüncelerini tek tek değerlendirip, onlara hak ettikleri karşılığı vereceğini ifade eder. Bu, ilahi adaletin tecellisidir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): el-Kefevî, 'muhâsebe'nin, kişinin amellerinin tartılması ve karşılığının verilmesi olduğunu açıklar. Ayetteki 'yuhâsibkum' kelimesi, Allah'ın insanları, kalplerinde gizledikleri veya açığa vurdukları her şeyden dolayı sorguya çekeceğini ve buna göre mükafat veya ceza vereceğini belirtir. Bu, ahiret sorumluluğunun temelini oluşturur.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'hisâb' kavramının Kur'an'da genellikle 'hesap verme', 'sorgulanma' ve 'yaptıklarının karşılığını görme' anlamlarında kullanıldığını belirtir. Bu ayetteki 'yuhâsibkum', Allah'ın insanları sadece dışa vurdukları eylemlerden değil, aynı zamanda içlerinde sakladıkları niyetlerden de sorumlu tutacağını ve buna göre bir yargılama yapacağını gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'meşîet' kelimesinin bir şeyi istemek, dilemek ve onu gerçekleştirmeye yönelmek anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'yeşâ'u' ifadesi, Allah'ın mutlak iradesini ve kudretini vurgular; bağışlama ve azap etme yetkisinin tamamen O'nun dilemesine bağlı olduğunu gösterir. Bu, ilahi takdirin bir yönüdür.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'meşîet'in 'irade' ile eş anlamlı olduğunu ve bir şeyin olmasını istemek anlamına geldiğini ifade eder. Ayetteki 'yeşâ'u' kelimesi, Allah'ın dilediği kimseyi bağışlayıp dilediği kimseye azap edebileceğini, bu konuda hiçbir sınırlama veya zorlama olmadığını, her şeyin O'nun mutlak iradesine tabi olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'kudret' kelimesinin bir şeyi yapmaya muktedir olmak, gücü yetmek anlamına geldiğini belirtir. 'Kadîr' ise bu sıfatın mübalağalı şekli olup, her şeye gücü yeten demektir. Ayetteki 'Kadîr' kelimesi, Allah'ın evrendeki her şeyi yaratma, yönetme, hesaba çekme, bağışlama ve azap etme konusunda mutlak ve sınırsız bir güce sahip olduğunu vurgular.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): el-Kefevî, 'Kadîr' isminin, Allah'ın her şeye gücünün yettiğini, hiçbir şeyin O'nu aciz bırakamayacağını ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'Kadîr' kelimesi, Allah'ın göklerde ve yerde olan her şeye sahip olmasından, insanların içindekileri bilip hesaba çekmesinden, dilediğini bağışlayıp dilediğine azap etmesinden sonra gelerek, tüm bu fiillerin O'nun sınırsız kudretinin bir tecellisi olduğunu pekiştirir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'Kadîr' isminin Allah'ın fiillerinin sınırsızlığını ve mutlak hakimiyetini ifade ettiğini belirtir. Bu ayette 'Allah her şeye Kadîr'dir' ifadesi, O'nun hem mülkiyetinde, hem ilminde, hem de irade ve kudretinde hiçbir eksiklik olmadığını, dolayısıyla insanları hesaba çekme ve akıbetlerini belirleme yetkisinin de mutlak olduğunu vurgular.
Bakara Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
لِّلَّهِ ما فِي السَّمَاواتِ وَمَا فِي الأَرْضِ وَإِن تُبْدُواْ مَا فِي أَنفُسِكُمْ أَوْ تُخْفُوهُ يُحَاسِبْكُم بِهِ اللّهُ فَيَغْفِرُ لِمَن يَشَاءُ وَيُعَذِّبُ مَن يَشَاءُ وَاللّهُ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ
(2/284) Lillahi ma fiys Semavati ve ma fiyl Ard* ve in tübdu ma fiy enfüsiküm ev tuhfuhu yuhasibküm BiHİllah* feyağfiru limen yeşau ve yuazzibu men yeşa'* vAllahu alâ külli şey'in Kadiyr;
* Göklerdeki her şey, yerdeki her şey Allah’ındır. İçinizdekini açığa vursanız da, gizleseniz de Allah sizi, onunla sorguya çeker de dilediğini bağışlar, dilediğine azap eder. Allah’ın gücü her şeye hakkıyla yeter.
Semavat ve Arz ve içindekiler hepsi Allah’ındır.
Semavat ve arzda ne varsa Allah içindir dediğine göre bizde O’nun içiniz, Allah’ın zuhur ve tecellisi içiniz, insânda zâti tecelli, bütün mükevvenatta ise ef’al, esmâ ve sıfat tecellileri olduğu için. Kürsi de, bütün bu varlık Hakk’ın vücûdu olması dolayısıyla Hakk’ın zâtınında hakikatininde bütün bu âlemlerde oturması demektir.
Nefsinizde olanları açık etsenizde, gizleseniz de Allah onların hepsini hesap eder, açıklık, gizlilik diye bir şey yok aslında o bizim beşeriyetimize göre olan bir hadisedir.
O dilediğini mağfiret eder dilediğinede azab eder, Allah herşey üzerine Kadir’dir.
آمَنَ الرَّسُولُ بِمَا أُنزِلَ إِلَيْهِ مِن رَّبِّهِ وَالْمُؤْمِنُونَ كُلٌّ آمَنَ بِاللّهِ وَمَلآئِكَتِهِ وَكُتُبِهِ وَرُسُلِهِ لاَ نُفَرِّقُ بَيْنَ أَحَدٍ مِّن رُّسُلِهِ وَقَالُواْ سَمِعْنَا وَأَطَعْنَا غُفْرَانَكَ رَبَّنَا وَإِلَيْكَ الْمَصِيرُ
2/285) Amener Rasûlü Bi ma ünzile ileyhi min Rabbihi vel mu'minun* küllün amene Billahi ve MelaiketiHİ ve KütübiHİ ve RusuliHİ, la nuferriku beyne ehadin min RusuliHİ, ve kalu semi'na ve eta'na ğufraneke Rabbena ve ileykel masıyr;
* Peygamber, Rabbinden kendisine indirilene imân etti, mü’minler de (imân ettiler). Her biri; Allah’a, meleklerine, kitaplarına ve peygamberlerine imân ettiler ve şöyle dediler: “Onun peygamberlerinden hiçbirini (diğerinden) ayırt etmeyiz.” Şöyle de dediler: “İşittik ve itaat ettik. Ey Rabbimiz! Senden bağışlama dileriz. Sonunda dönüş yalnız sanadır.” Mirac gecesi Efendimize (s.a.v.) hediye edilen hediyelerden bir tanesi bu Âyettir, gerçekten muhteşem olan ve bizlerdeki ümitsizliği ortadan kaldıran müjdeler içerisinde olan bir Âyet topluluğudur.
Rasül imân etti Rabbinden kendisine inene yani gelen Kur’an’ı Kerîm’e evvela imân ediyor Hz.Peygamber(s.a.v), mü’minler de imân etti;
Bu hakikatlere evvela peygamber imân ediyor, yalnız burada Hz. Peygamberin (s.a.v.) imânı ile mü’minlerin imânı arasında tabi ki fark olacaktır, Hz.Rasûlullah’ın buradaki imânı şuhud mertebesinde olan yakîn imânıdır, mü’minlerin imânı ise bildiğimiz imândır, ikisinde birlik olsun diye imân olarak bahsedilmiştir.
Ve meleklerine imân ettiler, kitaplarına imân ettiler ve peygamberlerine imân ettiler.
Bilindiği gibi imân Allah’a en yaklaştırıcı bir oluşumdur, İseviyyet mertebesinde teslis (üçleme) ile bir çok Roma ilâhlarından üç ilâha indirdiler, ebi, eba ve ruhül kudüs olarak, İslam dini bunu biraz daha ileriye götürdü ve ikiye
indirdi, yani ötelerde olan bir Allah’a yaratılmış kulun inanması şekliyle en aza indirdi ve vahdete geçişi en kolaya getirdi. İseviyet mertebesi üçlükten birliğe geçe-medi, Mûseviyyet mertebesi çokluktan, tenzihten tekliğe geçemedi, bunun yolu Muhammediyetten geçti.
İmân anlaşılması en kolay olan şeydir, yani ötelerde olan bir Allah’a imân, sonra O’nunla irtibata geçmekte ikân’dır, yakîn’liktir.
Allah’a imân yani Zat mertebesine imân, meleklere yani melekût mertebesine imân, kitaplara imân yani Allah’ın ilmine imân, Alîm esmâsının zuhuruna imân, rasûllerine imân yani rasûllerin tahakkuk sahası ef’al âlemi olduğundan ef’al âlemine imân.
İlâh-î varlıktan risâlete kadar gelen seyir tenezzül seyri, işte bu tenezzülün getirdiği ilim ile madde âleminden tekrar Ulûhiyyete uruç gerekmekte yani peygamberlerin beşer âlemine getirdiği kitaplarına imân ederek ve bunun içerisindeki ilimleri almak üzere melekût âlemine oradan sıfat ve Zat âlemine geçmeyi gösteriyor buradaki belirtilen hadise, evvelâ buna imân edin, Bu imânla olur, sonra da yakîn ile ikan’la olur.
Not: Bu hususta daha geniş bilgi “Vahy ve Cebrâîl” isimli kitaımızda mevcuttur dileyen orayada bakabilir.
Peygamberler arasında hiç birini ayırmayız;
Yalnız başka bir Âyettede belirtildiği gibi her peygamberin bir mertebesi vardır, bu mertebeleri itibarıyla ayırmayız hepsi Zâtımızın bir mertebesini anlatmaktadırlar, eğitmen olmaları dolayısıyla hepsi eğitmendir.
Mü’minler duyduk ve itaat ettik dediler;
Yani bu oluşumların hakikatlerini biz duyduk ve sonra da itaat ettik dediler.
Ey bizim Rabbimiz bizi Gaffar esmân ile ört, varlıklarımızı, beşeriyetlerimizi ört ki hakikatimiz ortaya çıkmış olsun ve böylece biz Sana dönmüş olalım, Sana
ulaşmış olalım yani Sana ulaşmamıza mâni olan beşeriyetimizi ört hakikatimiz ortada kalsın ve böylecede sana ulaşmış olalım.