İçeriğe atla
Bakara 29Cüz 1 · Sayfa 5

Bakara Sûresi 29. Âyet

البقرة

Sohbete sor

Huve-lleżî ḣaleka lekum mâ fi-l-ardi cemî'an śümme-stevâ ile-ssemâ-i fesevvâhunne seb'a semâvât(in)(c) vehuve bikulli şey-in ‘alîm(un)

O, yeryüzünde olanların hepsini sizin için yaratan, sonra göğe yönelip onları yedi gök halinde düzenleyendir. O, her şeyi hakkıyla bilendir.

Bakara Sûresi

Terzibaba - Necdet Ardıç

هُوَ الَّذِي خَلَقَ لَكُم مَّا فِي الأَرْضِ جَمِيعاً ثُمَّ اسْتَوَى إِلَى السَّمَاء فَسَوَّاهُنَّ سَبْعَ سَمَاوَاتٍ وَهُوَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ

(2/29) HUvelleziy halaka leküm ma fiyl'Ardı cemiy'an sümmesteva ilesSemai fesevvahünne seb'a Semavatin, ve HUve Bikülli şey'in Aliym;

* O, yeryüzünde olanların hepsini sizin için yaratan, sonra göğe yönelip onları yedi gök hâlinde düzenleyendir. O, her şeyi hakkıyla bilendir.

O öyle bir Allah’ki hâlketti sizi yeryüzünde hepinizi birlikte, sonra istiva etti semayı yükseltti ve o semayı tesviye etti, yedi Semavat olarak, ve O herşeyi bilicidir.

وَإِذْ قَالَ رَبُّكَ لِلْمَلاَئِكَةِ إِنِّي جَاعِلٌ فِي الأَرْضِ خَلِيفَةً قَالُواْ

أَتَجْعَلُ فِيهَا مَن يُفْسِدُ فِيهَا وَيَسْفِكُ الدِّمَاء وَنَحْنُ نُسَبِّحُ بِحَمْدِكَ

وَنُقَدِّسُ لَكَ قَالَ إِنِّي أَعْلَمُ مَا لاَ تَعْلَمُونَ

2/30) Ve iz kale Rabbüke lilMelaiketi inniy ca'ılün fiyl' Ardı halifeten, kalu etec'alü fiyha men yüfsidü fiyha ve yesfiküddima'e, ve nahnü nüsebbihu Biham-diKE ve nükaddisü leKE, kale inniy a'lemü ma la ta'lemun;

* Hani, Rabbin meleklere, “Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım” demişti. Onlar, “Orada bozgunculuk yapacak, kan dökecek birini mi yaratacaksın? Oysa biz sana hamdederek daima seni tesbih ve takdis ediyoruz.” demişler. Allah da, “Ben sizin bilmediğinizi bilirim” demişti.

İşte bu Âyet ve bundan sonra gelen Âyetler İnsân-ı Kâmil’in yetişmesi için evvelâ bilmesi lâzım gelen hakikatleri bize sıralamaya başlıyor;

Allah’ın zâtından, Zât âleminden yola çıktık her geçtiğimiz yoldan üstümüze bir elbise giyindik, gaflet perdesiyle çoğaldık ve en son en katı elbiseyle beden elbisesiyle yani toprak elbisesiyle çıktık buraya, çıktık ama zât-î varlığımızın üstü kapandığından örtüldüğünden biz hakikatimizden öldük yani o anda artık onu şuur edemiyo-ruz, şuur edemediğimiz için de ölüler hükmündeyiz, Hakk’ın Zâtı bizde gaybte kaldı ve bu Âdem (a.s.) kıssasını idrak ederek insân’ın kemâlâta ermesi demek oluyor.

Ey Habibim o vakti hatırla ki Rabbin bir zaman meleklere dedi ki, muhakkak ki ben, halk edeceğim var edeceğim, yeryüzünde bir halife;

Daha o anda yeryüzünde insân yok ama bütün yeryüzü hayvanlar dahil hazırlanmış vaziyette yani insân’ın yaşa-masına müsait bir ortam hazırlanmış, işte bu ortamda yaşayabilmesi için “Ben bir halife hâlkedeceğim” dedi. Bu hadise o zaman olmuş, şimdi günümüzde ne olacak, Kûr’ân-ı Kerîm her an, her zamana inmiş bir kitap değil mi, kıyamete kadar hergün yeni yeni nâzil olmuyor mu, Kûr’ân-ı Kerîm her yeni doğan kimseye yeni nâzil oluyor, 1400 sene evvel nâzil oldu ama biz o Kûr’ân-ı Kerîm’den

ne kadarını anladıysak bize o kadarı nâzil oldu, duvarda asılı durmuş Kûr’ân-ı Kerîm nâzil olmuş demek değildir, okuyana, anlayana nâzil olmuş oluyor, işte Kûr’ân-ı Kerîm’den kaç sayfa kaç Âyet idrak ettik isek bizim Kûr’ân’ımız o kadar, tabi ki Kûr’ân-ı Kerîm’in bize gelmesi ile iftiharımız çok ve ne kadar üzerinde çalışırsak o kadar o nimetten o deryadan o kadar almış oluruz, Kûr’ân-ı Kerîm ne zaman okunuyorsa o anda yeniden nâzil olmakta, Allah’ın varlığı bitermi ki Kûr’ân-ı Kerîm yani onun kelâmı bitsin, biz yer yüzündeyiz, var olduk, varız peki o zaman bu Âyetin yaşantısını kendimizde nasıl bulacağız. Kendimizi biraz iç âleme çekeceğiz iş, güc, ev, çoluk çocuk ne varsa belirli bir süre için bunlardan sıyıracağız kendimizi, tabii dir ki bu işlem fiziken çekilmek değil düşüncede sıyıracağız işte bu nedenle sohbete girecek olan kişi sohbete girerken ağırlıklarından ne varsa kapının dışında bırakması lâzım, çünkü onlarla beraber içeriye girdiği zaman yeni birşey alamaz, dolu olan bir yere ne konur ki, bir şey konmaz, onları bırak dışarıda dursun artık giderken yine yüklenirsin.

Tefsirlerde genelde “câ’ilün” kelimesini yaratacağım şeklinde alırlar, bu çok yanlış bir ifadedir fakat şeriat ve tarikat mertebesinde kullanılır, hakikat ve marifet mertebesinde yaratma sözü olmaz, buradaki anlamı da zâten, kılma, dilemedir, yaratma bir şeyi yoktan var etmektir, Âdem (a.s.) yoktan var edilmedi, zâten varolan varlık zuhura çıktı. Yaratma dediğimizde ikilik ortaya getiriyoruz ve ikilik ortaya getirdiğimiz zamanda tevhid, vahdet hakikatini idrak etmemiz mümkün olmuyor, çünkü gözümüzdeki gözlük hep bize Bir’i iki gösteriyor oysa bunlar Bir’in zuhurları ayrı bir vahidten zuhura gelen şeyler değil ve bu âlemde ne varsa bunların en küçüğünden en büyüğüne kadar herşey Cenâb-ı Hakk’ın bâtınında gizli iken, yani “Ben gizli bir hazineydim bilinmekliğimi istedim” hakikatiyle bâtından zuhura çıkmasıdır bu âlemlerin. Yaratma demek değil yani kelimeyi yanlış kula-nıyoruz ve kolayımıza geliyor, “ca’el” kılmak mânâsına

dilemek mânâsına, namaz kılmak gibi yapmayı murat etmek.

Bizim yeryüzümüz şu bedenimizdir herbirerlerimizin yeryüzü burası ve Cenâb-ı Hakk sana özünden duyurdu ki “ey falan kişi” diye, bizim özümüzden rububiyyet mertebesinden öyle bir hakikat gelecek ki bize ve meleklere diyecek, peki melekler kim, bizdeki bütün kuvvetler bizim meleklerimiz, işte bu melekler daha ziyade bizde beş farzdan meydana gelen melekler, yani namaz kılmaktan, oruç tutmaktan, hacca gitmekten, zekât vermekten, Kelime-i Tevhid’i söylemekten meydana gelen beş ayrı melek zümresi, işte bu meleklere dedi ki “Ben yeryüzünde bir halife hâlkedeceğim” yani sizin beden yeryüzünüzde Ben kendime ait bir makam meydana getirmek istiyorum, nasıl yeryüzünde Kâbe-i Şerif var, Beytullah, işte sizin gönlünüzde de bir Beytullah kurmak istiyorum oraya da halifemi göndereceğim.

Tefsirler de zâhir hâli genel olarak verilen bilgiyi sadece genel olarak bildiğimizde sadece tarihi bir hadiseyi yaşamış oluruz ve o şekilde yaşadığımız zaman Kûr’ân-ı Kerîm’i gerçek yönüyle anlamış olamıyoruz, işte onun için zâten Kûr’ân-ı Kerîm’den tad, lezzet alamıyoruz ve hep ötelerde olan onun hayatı, bunun hayatı diye menkıbe olarak anlatıyoruz, bizim dışımızda bir hâdise olarak anlatıyoruz oysa Kûr’ân-ı Kerîm bize geldiğinden yani öz olarak bize geldiğinden, bizi anlatıyor başkasını anlatmıyor, Cenâb-ı Hakk’ın gayesi o zâten, bizi bize anlatmak için bu Kûr’ân-ı Kerîm’i indirdi, “o vakti hatırla ki” diyerek işin özünden hakikatinden düşünceye tefekküre çağırıyor, kişinin de önce zâhirînden öğrenip bunu tatbik etmesi gerekiyor ve daha sonra özünde, duyması, hissetmesi, yaşaması gerekiyor.

Mânâ’yı Kendi bireysel varlığımıza indirdiğimiz zaman yani şuhûda getirdiğimiz zaman veya kendi yanımıza indirdiğimiz zaman, hitabı doğrudan doğruya kendimize aldığımız zaman; O vakti hatırla ki, Rabbin senin beden arzında bir hilâfet mertebesi kurmayı diledi, meleklere

bunu söyledi, o zaman kim ki, bunu yaşıyorsa kendindeki meleklere bunu yaşadığı anda söylüyor.

Bunun üzerine melekler, dediler ki, orada kılacakmı-sın bir halife,? bozgunculuk yapacak, kan dökecek o halife, biz seni senin hamdinle tesbih ediyoruz ve takdis ediyoruz yüceltiyoruz, meydana getireceğin varlık ise isyan edecek, kan dökecek niye bunu böyle yapacaksın acaba, gibi bir cevapları vardı.

İşte ne kadar açık ifadeler ki, bizde şeriat mertebesi itibarıyla meydana gelmiş olan kazanmış olduğumuz, namazlarımızdan, oruçlarımızdan, haccımızdan, zekâtımız-dan, Kelime-i Tevhid’ten meydana gelmiş olan melekler grubu Cenâb-ı Hakk’a diyor ki biz seni takdis ediyoruz, biz sana ibadet ediyoruz, biz seni yüceltiyoruz zâten yani bunun dışında bir varlığa, oluşuma, düşünceye gerek var mı? Hem de o kan dökecek bozgunculuk yapacak diyorlar.

Bunun üzerine, Cenâb-ı Hakk dedi ki, “Ben sizin bilmediklerinizi bilirim” siz meseleyi böyle görüyorsu-nuz ama sizin bilmediklerinizi Ben bilirim yani bunun altında çok daha fazla sırlar vardır demek istiyor.

Bir de şu yönü var işin, melekler nereden biliyorlardı bu bilgiyi yani bozgunculuk yapacak kan dökecek birini, şu kadarını söyleyelim bizler yeryüzünde yaşayan yegâne topluluklar değiliz, bizim neslimiz Âdem (a.s.) dan başla-yan ve son gelecek insân’a kadar olan bir nesildir, bizim gibi dünyanın üzerinden bir çok nesiller geçti bizim kıyametimiz kopacak bizden sonra da bir çok nesiller geçecek işte daha önceki o yaşantılardan tecrübeleri olan zâhirdeki melâikeyi kirâm “kan dökecek bozgunculuk yapacak biri” diyor, demek ki insân’ın son ve belirgin vasfı, bireysel değil tabii genel insân’lığın belirgin vasfı, kan dökmek ve bozgunculuk yapmak, Cenâb-ı Hakk’ın dediği “Allah diyen kimse kalmayınca yeryüzünün kıyametini koparırım” o gün insânların çoğu daha Allah diyecekler fakat lâfzen Allah sözünün zuhuru olan insân kalmayacak yani Âdem yani halife kalmayacak yeryüzünde ve onların

üzerine kopacak kıyamet işte melâikeyi kirâm bunu daha evvel gördüklerinden yine evvelki gibi bir hâdise mi olacak diye soruyorlar, fakat sadece bu değil daha başka yönleri de var ancak genel olarak bu şekilde düşünebiliriz.

وَعَلَّمَ آدَمَ الأَسْمَاء كُلَّهَا ثُمَّ عَرَضَهُمْ عَلَى الْمَلاَئِكَةِ فَقَالَ أَنبِئُونِي بِأَسْمَاء هَـؤُلاء إِن كُنتُمْ صَادِقِينَ

(31) Ve alleme AdemelEsmâe külleha sümme aradahüm alelMelâiketi fekale enbiuniy BiEsmâi haülai in küntüm sadikıyn;

* Allah, Âdem’e bütün varlıkların isimlerini öğretti. Sonra onları meleklere göstererek, “Eğer doğru söyleyenler iseniz, haydi bana bunların isimlerini bildirin” dedi.

Ve Cenâb-ı Hakk Âdem'i hâlkettikten sonra yani o beden mülkünde Âdemiyet mertebesini Hakkikat-i İlâhiyye’yi anlayacak veled-i kalbi ortaya getirdikten sonra, Esmâ-i İlâhiyyenin hepsini ona talim etti yani Doksandokuz Esmâ-i İlâhiyye’yi öğretti, bir başka ifade ile esmâ mertebesini öğretti, kendisinde ef’âl mertebesi vardı ve daha evvelce esmâ mertebesini bilmiyordu o zat ne zaman ki belirli bir eğitime girdi esmâ mertebesini bir başka ifade ile Rabb mertebesini idrak etmeye başladı. Sonra onu arzetti, ortaya getirdi, meleklerin karşısına çıkardı, meleklere dedi ki, bu isimleri bana söyleyin, eğer evvelce söylediğiniz işte sadıksanız bu esmâları bana söyleyin, nedir bunlar diye birer, birer sordu onlara.

Âdem yani o veled-i kalb denilen Cenâb-ı Hakk’ın zâtına mazhar olacak, ayna olacak varlık, gönül âlemi o kişide faaliyYete geçmeye başladı, Âdem olması ve halife olması o bedende bu yüzden oluyor, Cenâb-ı Hakk’ın zâti tecellisinin mahalli, eğer o ÂdemiYyet olmasa Cenâb-ı HaKk zâti tecellisini o kişiye yapmaz, çünkü alıcı olmadığı için oraya bişey vermez, verse de alamaz, o halde alıcı cihazı hazırlamak lâzımdır, işte Cenâb-ı Hakk’ın halife

dediği, Âdem dediği bir bakıma budur, Âdem’de bakın Allah gibi “Elif” le başlar, ve Sûrenin başındaki “Elif, Lâm, Mim” in Elif’idir.

Âdem’deki “Elif” yani Ahadiyet mertebesinin zuhur mahalli, “Dal” delildir, yani Hakk yoluna gitmeye Âdem delildir, insân-ı beşeriyyet hâlinden alıp kendi yol göstericiliği ile Ahadiyyet mertebesine ulaştırmasıdır, “Mim” de Hakkikat-i Muhammedi’dir. Namazda da ayakta durduğumuz zaman “Elif” oluyoruz, rükûya eğildiğimizde “Dal” oluyoruz, secdeye gittiğimiz zaman “Mim” oluyoruz, işte bunu fiilen yaptığımızda biz Âdemiz demesekte şeklen bunu ıspatlamış ve mühürlemiş oluyoruz, her gün Kırk defa, ayakta durduğumuz zaman İbrâhîmiyyet mertebesi, rükûya vardığımız zaman Mûseviyet mertebesi, secdeye vardığımız zaman İseviyet mertebesi, çünkü yokluk, fenâfillâh mertebesi, oturduğumuz zaman ise işte bize kalan orası tahiyyat mertebesi, gerçi hepsi bizim fakat asalet olarak tahiyyat mertebesi bizim yani ümmet-i Muhammedînin, Hakkikat-i Muhammedî’nin mertebesi, oturduğu zaman kişi Muhammed ismini yazar bedeni şekliyle, başı “Mim” gövde ve ayaklarımız “Ha” arkada iki topuğumuz yine “Mim” kollarımızda yanda durduğu zaman “Dal” işte apaçık bir Muhammed ve ıspatlı , şahitli fakat Muhammediyyet mertebesine erişmek için “Elif”ten geçmek gerekiyor, İbrâhîm’den ve namazdaki ayakta duruştan geçmek gerekiyor ve onun devamı Âdem oluşturuyor, Âdem’in devamı İbrâhîmiyyet, Mûseviyyet, İseviyyet olarak yukarıya doğru mi’râc’ını yapıyor ve Muhammediyyet-i meydana getiriyor.

“Muhabbetten Muhammed oldu hasıl” derler, Muhammed ismini ne kadar söylersek söyleyelim iyi niyetimizle nihÂyet sevap kazanırız fakat Muhammed kelimesinin hakikatini idrak etmedikçe gerçek Muhammed ümmeti olmamız çok zordur, lâfzi Muhammed ümmeti beşeri, ferdi ve cismâni Muhammed ümmeti oluruz ama Hakkikat-i Muhammedi’nin ümmeti olmamız biraz zor, öyle olmamız için bu hakikatleri idrak edip yaşamamız gereki-

yor, bir şeyin sistemi bilindikten sonra zorluk kalmaz, bilmeden zor tabi, işte belirli eğitimler neticesinde Cenâb-ı Hakk o Esmâ-i İlâhiyyeyi o halife olacak varlığa idrak ettiriyor, öğretiyor onu öğrenen mahalli de onun halifesi oluyor, aslında Allah’ın halifesi şu bizim fizik bedenlerimiz değil aklımızdır, Cenâb-ı hakk aklına hitap ediyor insân’ın aklı olmayanın dinide olmaz, dini olmayanın şeriati de olmaz, akıl şeriatı muhafaza eder, şeriatte hakikati muhafaza eder demiş Selâhattin Uşşâki Hazretleri, yani şeriat olmazsa bu işlerin dış hali olmazsa hiçbir şey olmaz evvelâ dışarıdan bu işler sağlam olarak bilinecek Şeriat-ı Muhammediyye’ye tam olarak sarılınacak, İslâmiyyetin emirleri zâhirde ne varsa onlar bir temel oluşturacak, fakat binayı yapan bir usta sadece temeli yapıp bırakırsa o da yarım kalır bir işe yaramaz, temel ne kadar sağlam olursa olsun üstünde binâ yoksa bir işe yaramaz aynı şekilde temel çürükse üstüne yapılan binâ da işe yaramaz ve yıkılır kısa sürede, hem temel sağlam olacak, hem binâ, hem çatı sağlam olacak ki kâfi bir oluşum meydana gelsin.

Esmâ-i İlâhiyyenin hakikatlerini kişi idrak etmeye başladığı zaman onu meleklerle karşı karşıya getiriyor Cenâb-ı Hakk yani kişi de evvelce yapmış olduğu fiillerinden meydana gelen kazançlar var melekeler var yani evvelâ bizde zâhiri ibadetleri yapmış olmak sûretiyle meydana gelmiş olan melekeler var, melekler var, güçler kuvvetler var, bir oluşum var, hiç bir oluşum boşu boşuna değildir.

Bunlar henüz şuursuz yani düşüncede değil fiilde olan kuvvetler, güçler ve vaktaki Cenâb-ı Hakk, Ben yeryüzünde yani senin varlığında kendime ayna olacak bir mahal bir varlık hâlketmek istiyorum dedi ve onu meydana getirdi, işte o zaman ona İlâh-î isimleri öğretiyor yani aklımıza ve ruhumuza bunları işliyor ve o zaman o insân da değişik bir oluşum meydana geliyor, işte ona ikinci doğuş diyorlar, birinci doğuş kendi ana babalarımızdan fiziki olarak doğuşumuz ikinci doğuşta böyle gönülden doğuştur, tarikatta buna veledi kalb yani kalbin oğlu

diyorlar, işte bu kalbin oğlu bizim gerçek oluşumumuzdur. Oradaki o İlâh-î halleri idrak etmiş olan o gönül ile diyor o kuvvetler. Diyorlar ki yeryüzünde kan dökecek bozguncu-luk yapacak, peki, kimin kanı dökülecek, o meleklerin kendi kanı dökülecek ve onlar bunu idrak ettikleri için bu sözü söylüyorlar, çünkü muhabbetullah o bedene geldiği zaman sevap hükmü ikinci derecede kalacak sevap her zaman var yanlış anlamayalım fakat aşkullah’ın, muhabbe-tullah’ın yanında sevap fazla bir şey meydana getirmez fakat kimde ki, aşkullah yok muhabbetullah yok o zaman ona çok sevap lâzım çünkü başka kurtuluş yönü yok eksilerden artıya geçmesi için iyilikler yapması lâzım fakat bunlar hep bedensel yani et kemik düzeyinde olan hadiselerdir fakat insân sadece et kemik değil, içinde rûhaniyyeti var işte bunun meydana çıkması için “Ben senin beden yeryüzünde bir halife meydana getireceğim” yani Benim Zâtımı idrak edecek bir mahal, Beni anlayacak, Bana ayna olacak bir yer meydana getireceğim diyor, ve bunun üzerine bizde daha evvel yapmış olduğumuz ibadetlerden meydana gelmiş olan melekler, melekî güçler, yeryüzünde yani bu bedende kan dökecek bozgunculuk yapacak birini mi hâlkedeceksin biz zâten sana ibadet ediyoruz, seni takdis ediyoruz seni yüceltiyoruz ne gerek var gibi sözle karşılık veriyor.

Ne zamanki halifeyi hâlkediyor Cenâb-ı Hakk ona Esmâ-i İlâhiye yi öğretiyor, isimleri öğretiyor ve o zaman o fiillerden meydana gelmiş olan meleklerle karşılaştırıyor o meleklere diyor ki kendinize çok güveniyorsanız hadi bakalım Âdem’in bilgisine ondaki muhabbetullaha karşı gelin sizi imtihan edelim ve nedir bunlar diye sorduğu zaman, melekler bütün Esmâ-i İlâhiyyenin farkında değiller çünkü gökteki melâikeyi kiram dahi Cenâb-ı Hakk’ın Sübbuh ve Kuddüs isminden meydana gelmiş sadece, yani melekler iki ismi biliyorlar daha fazlasını bilmiyorlar, bunun yanında hangi melek hangi işi yapacaksa o anda o isimle techizatlandırılıyor işi Yapabilme

si için, o da o anda kemâldedir fakat kendi yönünden kemâldedir ama Âdem de Cenâb-ı Hakk’ın bütün Esmâ-i İlâhiyyesi zuhura çıkıyor üstünlük sebebi bir yönden bu zâten. İşte o zaman yani bu isimleri söyleyin dediği zaman Âdem (a.s.) bünyesinde Doksandokuz esmâyı ve sonsuz isimleri idrak ettiğinden hepsini saymaya başlıyor ve o zaman melekler şaşırıp kalıyorlar.

Bizde bu mertebe zuhura çıkmadıkça ne kendimizi gerçek olarak tanımamız mümkün ne de Rabbimizi ne de Rahmân’ı ne de Allah’ı ne de Ahadiyyeti bilmemiz mümkün değil ancak lâfzi olarak biliriz ama ne olduğunu anlamayız, hürmet ederiz Kûr’ân-ı Kerîm’i başımıza koyarız fakat ne bunun ne olduğunu, ne kendimizin ne olduğunu, ne Peygamberimizin (s.a.v) ne olduğunu, ne de Allah’ın ne olduğunu gerçek manâda bilemeyiz bildiğimiz sadece zâhiri bir kulaktan dolma bir bilgidir özde olan bir bilgi değildir.

Melekler Zat mertebesini bilemezler, mümkünü yok, çünkü Zat mertebesinin zuhuru halifeye mahsus yani insâna mahsus bir hâdise, ve daha evvelce hiçbir varlığa Esmâ-i Hüsnâ’nın tamamının öğretilmediğini görüyoruz eğer Cenâb-ı Hakk’ın Esmâ-i İlâhiyyesinden bir tanesi eksik olsaydı Âdem (a.s) da halife olmazdı.

O gün öyle olan bu hâdise bugünde aynen devam etmekte çünkü bir halife, halifelik mertebesine ulaşıyor fakat dünyada göçüyor onun yerine yenisinin yetişmesi gerekiyor bu hâdise ve bu eğitim hep devam etmekte, şu anda burada ve bunun gibi her sohbette olmakta ve bu yalnız irfan sohbetlerinde olmakta nakil ve menkıbe sohbetlerinde değil, tabi ki onlar da insân-ı bir yerlere götürürler ve bir güzellik verirler, bir hoşluk, bir duygu meydana getiriler ama kendine ulaştırmayan sohbet duygusal sohbettir bizim gayemiz duygular içerisinde yaşamak değil, tabii hiç duygusuz olmakta değil duygu-

larla birlikte akılla, mantıkla, ilimle, şuurla yaşamaktır irfan ehlinin yaptığı iş. İnsân varlığının en büyük Esmâ-i İlâhiyye kaynağı “Selâm” ismidir, onun için İslâm onun için teslim onun için müslüman, oradan kaynaklanıyor, günlük namazda tahiyyatların içerisinde selâm veriliyor bunlar sayıldığında Doksan dört tane selâm sözü vardır, beş selâmda beş vakit namazın her birinin bütünüyle selâmet olması, bunu da ilâve edince Doksan dokuz tâne selâm olur, namazımızı kılıp bunu faaliyete geçirdiğimizde o gün içerisinde bize gelecek ne kadar zorluklar varsa yani zorluk hangi esmâ’dan gelecekse o selâmlar kalkan olur, ya tamamen bertaraf ederler ya da dozunu düşürürler eğer bu mutlak kaderse az zarar görürüz eğer kader-i muallak ise hiç zarar görmeyiz, bunun yanında meselâ Rahmân esmâsından bir şey gelecekse onu da arttırıyor.

Cinlerin ve şeytanların kaynak isimleri Azîz, Cebbar ve Mütekebbir, onlarda bu isimlerden meydana geliyor yani mahlûkatın malzemeleri birkaç esmâdan meydana geliyor fakat insân’ın kaynağı bütün Esmâ-i İlâhiyye’den geliyor işte hilâfet mertebesine bu yüzden sahip olabiliyor ve oraya ulaşabiliyor aksi halde halife olamaz.

Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(4)