Ve kâlû-tteḣaże-rrahmânu veledâ(en)(k) subhâneh(u)(c) bel ‘ibâdun mukramûn(e)
(Böyle iken) "Rahman, çocuk edindi" dediler. O, böyle şeylerden uzaktır, yücedir. Hayır, (evlat diye niteledikleri) o melekler ikrama erdirilmiş kullardır.
Böyle iken dediler ki: "Rahmân çocuk edindi." Allah bundan münezzehtir. Doğrusu melekler (Allah'ın çocukları değil.) ikram olunmuş kullardır.
Enbiyâ Suresi 26. ayet, müşriklerin Allah'a çocuk isnat etme iddialarını reddederken, meleklerin Allah katındaki yüce makamlarını 'şerefli kullar' olarak vurgulamaktadır. Ayet, 'ittihaz' (edinme), 'veled' (çocuk) ve 'ibadun mukramun' (şerefli kullar) kavramları üzerinden tevhid inancının temelini ve meleklerin konumunu dilbilimsel bir derinlikle ele almaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'ittihaz' kelimesinin 'ahz' (alma) kökünden türediğini ve bir şeyi kendine has kılma, benimseme anlamı taşıdığını belirtir. Ayetteki bağlamda, Allah'a bir çocuk isnat etmenin, O'nun zatına ait olmayan bir şeyi O'na nispet etme, O'nu noksan sıfatlarla vasıflandırma çabası olduğunu vurgular.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'ittihaz' fiilinin mecazi olarak bir şeyi kendine dost veya ortak edinme anlamında kullanılabileceğini ifade eder. Bu ayette ise, Allah'ın bir 'veled' edinmesi iddiasının, O'nun mutlak birliğini ve eşsizliğini zedeleyen bir mecaz olduğunu belirtir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'ittihaz' fiilinin Kur'an'da genellikle yanlış bir inancı veya sahte bir tanrıyı benimseme bağlamında kullanıldığını belirtir. Burada ise, Allah'a çocuk isnat etmenin, tevhid inancına aykırı bir 'edinme' fiili olarak ele alındığını ve bu iddianın Allah'ın yüceliğiyle çeliştiğini açıklar.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'veled' kelimesinin hem erkek hem de kız çocukları kapsayan genel bir ifade olduğunu belirtir. Ayetteki kullanımıyla, Allah'ın doğurma veya doğrulma gibi beşerî özelliklerden münezzeh olduğunu vurgulamak için bu kelimenin reddedildiğini açıklar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'veled' kelimesinin 'doğum' (vilâde) kökünden geldiğini ve bir şeyin kendinden türeyen, ayrılan parçası anlamına geldiğini ifade eder. Allah hakkında 'veled' isnadının, O'nun mutlak birliğini ve hiçbir şeye muhtaç olmamasını reddetmek anlamına geldiğini belirtir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'veled' kavramının Kur'an'da genellikle soyun devamı ve mirasçı anlamında kullanıldığını belirtir. Ancak bu ayette, Allah'a 'veled' isnat etmenin, O'nun yaratıcı ve münezzeh vasıflarına aykırı bir antropomorfizm olduğunu ve tevhid inancını zedelediğini vurgular.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'sübhân' kelimesinin Allah'ı her türlü eksiklikten ve noksanlıktan uzak tutma, O'nu yüceltme anlamında kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'sübhânehû' ifadesinin, Allah'a çocuk isnat etme gibi bir iftirayı kesin bir dille reddetmek ve O'nun mutlak kemalini ilan etmek için kullanıldığını açıklar.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'sübhân' kelimesinin 'sebh' (yüzmek, uzaklaşmak) kökünden geldiğini ve Allah'ın tüm noksanlıklardan uzak olduğunu ifade ettiğini belirtir. Bu ayette, Allah'ın 'veled' edinme gibi beşerî bir nitelikten tamamen münezzeh olduğunu vurgulamak için kullanıldığını açıklar.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'sübhân' kelimesinin Allah'ın zatına mahsus bir tenzih ve ta'zim ifadesi olduğunu belirtir. Ayetteki 'sübhânehû' ifadesinin, Allah'ın eşsizliğini, birliğini ve hiçbir şeye muhtaç olmadığını ilan ederek, O'na yapılan yanlış isnatları reddettiğini vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'abd' kelimesinin 'boyun eğme, itaat etme' anlamından geldiğini ve Allah'a karşı tam bir teslimiyet içinde olan varlıkları ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'ibâd' kelimesinin, meleklerin Allah'ın iradesine tam bir teslimiyetle boyun eğen, O'nun emirlerini yerine getiren varlıklar olduğunu vurguladığını açıklar.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn, 'ibâd' kelimesinin 'abd' kelimesinin çoğulu olduğunu ve genel olarak Allah'ın yarattığı tüm varlıkları kapsadığını belirtir. Ancak bu ayette, özellikle meleklerin Allah'ın 'kulları' olarak nitelendirilmesinin, onların ilahlık vasfından uzak, yaratılmış ve itaatkar varlıklar olduğunu göstermek için kullanıldığını ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'kerem' kelimesinin 'şeref, yücelik, cömertlik' gibi anlamlara geldiğini ve 'mükrem' kelimesinin ise 'şereflendirilmiş, yüceltilmiş' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'mükremûn' ifadesinin, meleklerin Allah katında özel bir konuma sahip olduklarını, ancak bu konumun onları ilahlık mertebesine çıkarmadığını, aksine Allah tarafından şereflendirildiklerini vurguladığını açıklar.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'mükremûn' kelimesinin 'ikram' (şereflendirme) fiilinden türediğini ve Allah tarafından özel bir lütuf ve saygıya mazhar kılınanları ifade ettiğini belirtir. Bu ayette, meleklerin Allah'ın 'veled'i değil, O'nun tarafından 'şereflendirilmiş kulları' olduklarını vurgulayarak, onların yaratılmışlık ve kulluk vasfını pekiştirdiğini ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'kerem' kavramının Kur'an'da genellikle Allah'ın cömertliği ve lütfuyla ilişkilendirildiğini belirtir. 'Mükremûn' ifadesinin ise, Allah'ın lütfuyla yüceltilmiş, özel bir statüye sahip olan varlıkları tanımladığını açıklar. Meleklerin bu şekilde nitelendirilmesi, onların ilahlık iddialarını çürütürken, aynı zamanda Allah katındaki değerlerini de ortaya koymaktadır.
Enbiyâ Sûresi
(Böyle iken) “Rahmân, çocuk edindi” dediler. O, böyle şeylerden uzaktır, yücedir. Hayır, (evlat diye niteledikleri o melekler) kendilerine ikramda bulunulmuş kullardır. (21/26) Melekler kuvvettir. O münezhtir. Meleklerin ikram edilmiştir ve ibadetleri Sübhân dır.
Yüce Allah'ın zâtının temizlik ve kutsallığını ifade eder. Buna "sübhâniyet" veya "subhiyet" diyebiliriz. Sübhân esmâ-i husnâdandır.
Hristiyanlarda Rahmân çocuk edindi demişlerdi.
(Ve kâluttehazer rahmânu veleden.)
“Rahmân, bir çocuk ittihaz etti (edindi).” dediler.” (18/88) Burada Rahmân’ın çocuk edinmesinden bahsediliyor, Hıristıyanlardan bir kısmı ise Allah’ın çocuk edinmesinden bahsediyorlar. “Rahmân çocuk edindi” denmesinin suçu ne kadar ağır bir husus olduğu burada belirtilirken, Rahmân zuhurunu meydana getiren Allah’a bir çocuk isnâd etmenin çok daha ağır bir hâdise olduğu çok açıktır.
Îsâ (a.s.) ın kûdsîyyeti Rûh’ûl Kûdüs’ten kendisine verilen kûdsîyyet sebebiyledir ancak aynı zamanda beşeriyeti de mevcûttur. Zaman zaman üste çıkan ilâhi hallerinde bu kûdsîyyet ortaya çıkmaktadır yoksa kendisine ait bağımsız bir kûdsîyyeti yoktur. Örneğin Îsâ (a.s.) her ölüyü her an diriltmiyordu, Cenâb-ı Hakk (c.c.) ın kûdsi tecellileri anında ancak ölüleri diriltiyordu. Bu nedenle Îsâ (a.s.) Allah’ın hem kulu hem de resûlüdür.
Ulûhîyyet mertebesinin nokta zuhur mahalli Hz. Muhammed (s.a.v.) olarak belirtilmiştir. Ancak biz bu “Hz. Muhammed” ifâdesinden hemen Mekke ve Medîne’de yaşamış şahsı anlamayalım oradaki zuhur hakîkâti Muhammedî olarak belirtilen hakîkâtlerin nokta zuhur mahallidir.
Bir kimse hangi mertebenin zuhur mahalli ise o mertebenin tecellisi onun üzerinde görülür ancak irfân ehli kendini o kadar iyi gizlemiştir ki avam halk ile arasındaki farkı açık olarak belli olmaz.[38]