Velekad âteynâ ibrâhîme ruşdehu min kablu vekunnâ bihi ‘âlimîn(e)
Andolsun, daha önce de İbrahim'e doğruyu yanlıştan ayırma yeteneğini verdik. Biz zaten onu biliyorduk.
And olsun ki biz daha önce İbrahim'e de rüşdünü vermiştik (akla uygun olanı göstermiştik). Biz onu biliyorduk.
Enbiyâ Suresi 51. ayeti, Hz. İbrahim'e verilen 'rüşd' kavramı üzerinden ilahi rehberliği ve Allah'ın her şeyi kuşatan ilmini vurgular. Ayet, peygamberlik misyonunun temelini oluşturan doğru yolu bulma ve bilme eylemlerini dilbilimsel bir derinlikle ele alır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'îtâ'' kelimesinin 'vermek' anlamına geldiğini, ancak Kur'an'da genellikle bir lütuf, ihsan veya bahşetme manasında kullanıldığını belirtir. Bu ayette ise Allah'ın İbrahim'e doğru yolu, hikmeti ve peygamberliği bahşetmesi anlamındadır.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'âtaynâ' fiilinin mecazi olarak 'nasip ettik, takdir ettik' anlamında kullanılabileceğini ifade eder. Burada Allah'ın İbrahim'e rüşdü nasip etmesi, ona bu yeteneği ve doğru yolu bulma kabiliyetini vermesi demektir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, İbrahim isminin İbranice kökenli olduğunu ve 'hakikatin babası' veya 'cemaatin babası' gibi anlamlara geldiğini belirtir. Ayette, Allah'ın kendisine rüşd verdiği özel bir şahsiyet olarak vurgulanır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, İbrahim'in Kur'an'daki merkezi konumunu ve 'hanif' kavramıyla olan ilişkisini inceler. İbrahim, tevhidin sembolü ve örnek bir peygamber olarak sunulur; bu ayette de onun ilahi rehberliğe mazhar oluşu öne çıkar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'rüşd' kelimesinin 'doğru yola ulaşmak, hakikati idrak etmek' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'rüşdehû' ifadesi, İbrahim'e verilen doğru yolu bulma yeteneğini, hikmeti ve peygamberlik olgunluğunu ifade eder.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'rüşd' kelimesini 'hidayet, doğru yol' olarak açıklar. İbrahim'e verilen rüşd, onun putlara tapmaktan vazgeçip Allah'ın birliğini idrak etmesi ve kavmini bu yola çağırması anlamındadır.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'rüşd' kavramının Kur'an'da hem maddi hem de manevi olgunluğu ifade ettiğini belirtir. Bu ayette ise özellikle manevi olgunluk, doğru inanca ulaşma ve ilahi rehberlik anlamında kullanılmıştır.
Ebû'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'ilim' kelimesinin 'bir şeyi olduğu gibi idrak etmek' anlamına geldiğini ve Allah için kullanıldığında O'nun her şeyi kuşatan, sınırsız ve ezelî bilgisine işaret ettiğini belirtir. Ayetteki 'âlimîn' ifadesi, Allah'ın İbrahim'in durumunu, potansiyelini ve geleceğini önceden bildiğini vurgular.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'âlimîn' kelimesinin 'bilenler' anlamına geldiğini ve burada Allah'ın sıfatı olarak kullanıldığını ifade eder. Allah'ın İbrahim'e rüşdü vermesi, O'nun İbrahim'in buna layık olduğunu ve bu görevi yerine getireceğini bilmesinden kaynaklanmaktadır.
Enbiyâ Sûresi
“Velekad âteynâ ibrâhîme ruşdehu min kablu vekunnâ bihi âlimîn(e)” Ve andolsun ki, İbrâhim'e de bundan evvel rüşdünü vermiştik ve biz onu bilenler idik. (21/51)
Yine Zât-î Âyetlerden biridir, Cenâb-ı Hakk “kasem” yemin ederek, “rüşd” ün Kendisine daha evvelden verildiğini açık olarak bildirmektedir.
(Rüşd) Lügat’ta, Hakk yolunda salâbet, metânet, ve kemâli isâbetle dosdoğru gitmek* Hayra isâbet etmek* Buluğa ermek* İstikamette olmak* Dînine ve malına zarar verecek şeyi bilmek* Doğru düşünmek* Kişinin akıl ve idrâki kâvî ve tedbiri metîn olmak, diye ifade edilmektedir.
Yukarıda bahsedilen “rüşd” tarifleri beşeri anlamda olan tariflerdir. Allah’ın (c.c.) verdiği “rüşd” ise, “İlâh-î kemâlât’ın kemâl-i ve hikmet-i yönünden gelmektedir.” Burada ki, “rüşd” ise o güne kadar olan Allah (c.c.) anlayışının en yükseği olan (Hanif) anlayışı ve idrâkidir.
(Hanif) Lügat’ta= (İslâmiyyet’ten önce Allah’ın birliğine inanan ve Hz. İbrâhîm dinine bağlı olan kimse.) Diye tarif edilmektedir.
Diğer şekli ile ise, (Hanif) hayâlî ve ötelerde olan bir “Allah” anlayışından, âlemde zuhurda olan gerçek “Tevhîd-i Ef’al” mertbesi, “Allah” anlayışına geçmektir. “Tefhîd-i Ef’al” (İbrâhîmiyyet) mertebesi, aynı zamanda “Tevhîd-i Zât”sız, (Teşbih)tir de, diyebiliriz.
(Mürşid) Lügatta; “Rüşd”en. İrşad eden* Doğru yolu gösteren* Gafletten uyandıran* Peygamber varisi olan* Kılavuz* Tarikat Pîri, şeyhi. Diye de geçmekte’dir.
Diğer şekli ile ise, (Mürşid) evvelâ; “Allah” (c.c.) sonra “Kûr’ân” sonra da “Muhammed” (s.a.v.) dir. O halde tüm mertebeleri kapsayan “irşâd” bu yoldan gelen irşât’tır. Kimlere bu hakikatler’den hisse verilmiş ise gerçek kemâlât “Mürşit” leri bunlardır.
İbrâhîmiyyet mertebesinde verilen (Rüşd) ise daha henüz, (Kûr’ân ve Hz. Muhammed (s.a.v.) gelmediği için. Buranın (Rüşd) ü “10 suhuf” “Hanif” “Hullet” ve o mertebenin “İmâmet” hakikatleri’ dir diyebiliriz.
Bu hakikatler daha evvelce gelenlere verilmemiş idi. İlk def’a bunlar İbrâhîmiyyet mertebesinin zuhur mahalli olan Hz. İbrâhîm’e verildi bunların toplamı ona Allah (c.c.) tarfından verilen özel (Rüşd) tür. Böylece o da bu (Rüşd) ü kavmine aktarması sûretiyle bâtınen onların (Mürşit) leri, yine aynı zamanda, zâhiren ve bâtınen de “Nebî ve Rasûl” leri olmuştur. Bilindiği gibi zâten kendisi (Ulül azm) olan Peygamberlerin ikinci sidir. Böylece Peygamberliği de tasdik edilmiş oluyordu.
İşte Ümmet-i Muhammed’ten olan bizlere Cenâb-ı Hakk Peygamberimiz vasıtası ile bu hakikatleri açması bu hakikatler vasıtasıyla da, bizleri İbrâhîmiyyet mertebesi itibariyle irşâd etmesidir. Bize düşen ise bunları kendi bünyemizde olabildiğince yaşamak ve gerçek bir (Mürşid-i Kâmil) in kontrolunda seyr-i sülûğumuz da, tatbik etmek olmalıdır.
“ve biz onu bilenler idik.”
A’yan-ı sabitesi ve hakikat-i İbrâhîmiyyet, itibari ile biz onu bilenlerden idik.[69]