Festecebnâ lehu fekeşefnâ mâ bihi min durr(in)(s) veâteynâhu ehlehu vemiślehum me'ahum rahmeten min ‘indinâ veżikrâ lil'âbidîn(e)
Biz de onun duasını kabul edip kendisinde dert namına ne varsa gidermiştik. Tarafımızdan bir rahmet ve kullukta bulunanlar için de bir ibret olmak üzere ona ailesini ve onlarla beraber bir mislini daha vermiştik.
Biz de onun duasını kabul ettik de başına gelenleri kaldırdık. Katımızdan bir rahmet ve kulluk edenlere bir hatıra olmak üzere, ona tekrar ailesini ve kaybettikleriyle bir mislini daha verdik.
Enbiyâ Suresi 84. ayet, Hz. Eyyûb'un duasının kabulünü, yaşadığı sıkıntının giderilmesini ve kendisine verilen nimetleri konu edinir. Ayet, ilahi rahmetin tecellisini ve kulluk edenler için bir ibret vesilesi oluşunu vurgulayan temel kavramlar etrafında şekillenmektedir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Cevap (إجابة), bir söz veya fiile karşılık vermektir. İsticâbe (استجابة) ise, bir şeyi talep edenin talebini yerine getirmek, duayı kabul etmektir. Ayetteki 'festecabnâ lehu' ifadesi, Allah'ın Hz. Eyyûb'un duasını kabul ederek onun dileğini gerçekleştirdiğini ifade eder.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): İstecâbe (استجاب) fiili, bir isteğe veya duaya icabet etmek, yani olumlu karşılık vermek anlamına gelir. Bu ayette, Allah'ın Hz. Eyyûb'un yakarışına karşılık vererek onun sıkıntısını gidermesi ve dileğini yerine getirmesi kastedilmektedir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Keşf (كشف), bir şeyi örtülü olmaktan çıkarıp açığa vurmak, gidermek demektir. Ayetteki 'fekeşefnâ mâ bihî min durr' ifadesi, Allah'ın Hz. Eyyûb'un üzerindeki hastalığı ve sıkıntıyı tamamen kaldırdığını, onu bu durumdan kurtardığını belirtir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Keşf (كشف), bir şeyin üzerindeki örtüyü kaldırmak, bir sıkıntıyı veya belayı gidermek anlamındadır. Bu ayette, Allah'ın Hz. Eyyûb'un çektiği 'durr' (zarar/sıkıntı) halini ondan uzaklaştırdığı, yani onu iyileştirdiği ve rahatlattığı kastedilmektedir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Durr (ضُرّ), bedene veya mala isabet eden zarar, sıkıntı ve hastalık anlamındadır. Ayetteki 'mâ bihî min durr' ifadesi, Hz. Eyyûb'un bedenine isabet eden hastalığı ve bu hastalığın getirdiği zorlukları ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Durr (ضُرّ), bedene veya nefse isabet eden her türlü zarar ve sıkıntıdır. Bu, hastalık, fakirlik veya musibet şeklinde olabilir. Ayetteki bağlamda, Hz. Eyyûb'un uzun süre çektiği ağır hastalığı ve bu hastalığın yol açtığı sıkıntıları ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'durr' kavramını Kur'an'da genellikle insanın başına gelen, onu rahatsız eden, acı veren her türlü olumsuz durum olarak açıklar. Bu, fiziksel bir rahatsızlık olabileceği gibi, maddi veya manevi bir sıkıntı da olabilir. Hz. Eyyûb kıssasında ise açıkça fiziksel bir hastalık ve bunun getirdiği acılar kastedilmektedir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Rahmet (رحمة), Allah'tan geldiğinde ihsan ve nimettir. Ayetteki 'rahmeten min indinâ' ifadesi, Allah'ın Hz. Eyyûb'a sıkıntısını giderip ailesini ve malını geri vermesinin, tamamen kendi katından bir lütuf ve merhamet olduğunu vurgular.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Rahmet (رحمة), Allah'ın kullarına yönelik lütfu, ihsanı ve merhametidir. Bu ayette, Hz. Eyyûb'a verilen nimetlerin, Allah'ın ona olan özel merhametinin bir tecellisi olduğu belirtilmektedir.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Zikrâ (ذكرى), öğüt, ibret ve hatırlatma anlamındadır. Hz. Eyyûb'un kıssasının, sabreden ve Allah'a yönelen kullar için bir ders ve hatırlatma olduğu ifade edilir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Zikrâ (ذكرى), bir olayın veya sözün akılda kalması, ondan ders çıkarılmasıdır. Ayetteki 'zikrâ li'l-âbidîn' ifadesi, Hz. Eyyûb'un sabrı ve Allah'ın ona olan lütfunun, Allah'a ibadet edenler için bir ibret ve teşvik kaynağı olduğunu gösterir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'zikr' ve türevlerinin Kur'an'da genellikle hatırlama, anma, öğüt alma ve ibret çıkarma anlamlarında kullanıldığını belirtir. Bu ayetteki 'zikrâ', Hz. Eyyûb'un kıssasının, Allah'a kulluk edenler için bir ders ve hatırlatıcı nitelikte olduğunu vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Abd (عبد), boyun eğen, itaat eden demektir. Âbid (عابد) ise, Allah'a kulluk eden, ibadetlerini yerine getiren kişidir. Ayetteki 'li'l-âbidîn' ifadesi, Hz. Eyyûb'un kıssasından ders çıkaracak olanların, Allah'a samimiyetle kulluk edenler olduğunu belirtir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'abd' kavramının Kur'an'da sadece kölelik anlamında değil, aynı zamanda Allah'a tam bir teslimiyet ve itaatle kulluk eden kişi anlamında da kullanıldığını vurgular. 'Âbidîn' ise bu kulluğu sürekli ve bilinçli olarak yerine getirenlerdir. Hz. Eyyûb'un kıssası, bu tür kullar için bir örnek teşkil eder.
Enbiyâ Sûresi
“Festecebnâ lehu fekeşefnâ mâ bihi min durr(in) veâteynâhu ehlehu vemislehum me’ahum rahmeten min indinâ vezikrâ lil’âbidîn(e)” Biz de onun duasını kabul edip kendisinde dert namına ne varsa gidermiştik. Tarafımızdan bir rahmet ve kullukta bulunanlar için de bir ibret olmak üzere ona ailesini ve onlarla beraber bir mislini daha vermiştik. (21/84)
Fusûs’ül Hikem ile yolumuza devam edelim,
14.Paragraf:
İmdi Allah Teâlâ onun üzerine, ya'nî kendisinden ref-i durr hakkında vâki' olan duâsıyla beraber, Eyyûb üzerine sabr ile isnâ eyledi. Böyle olunca biz bildik ki, muhakkak bir abd, kendisinden durrun keşfi hakkında, Allah Teâlâ'ya duâ ettikde, sabrı hakkında kadh vermez. Ve muhakkak "o, sâbirdir"; ve muhakkak "o, ni'me'l-abddir". Nitekim "o evvâbdır" ya'ni esbaba değil, Allah'a reccâ'dır, dedi. Ve halbuki bunun indinde sebeb ile Hak işler, zîrâ abd ona müsteniddir. Çünkü umurdan bir emri müzîl olan esbâb çoktur; ve müsebbib ise vâhidü'layndır. Binâenaleyh abdın, bu elemi sebeb ile müzîl olan vâhidü'l-ayna rücû'u, çok kere ilm-i ilâhide sabit olan şeye muvafık olmayan sebeb-i hâssa rücû'undan evlâdır. İmdi "Tahkîkan Allah Teâlâ benim için isticâbet etmedi" der. Halbuki o duâ etmedi, ancak ne zamanın ve ne de vaktin iktizâ etmediği sebeb-i hâssa meyl etti (14).
Enbiyâ, 21/83) deyip, bedenindeki illetin ve hastalığın zevalini istediği halde, Hak Teâlâ hazretleri onu sabır ile medh etti. Ya Rabbi üzerimdeki hastalığı al dedi, al dedi sabretmedi demektir, ama Cenab-ı Hakk onu sabreden kullarımdan diye methetti diyor, yani bu sözü söylediği halde methetti diyor.
İşte biz bundan bildik ki, yani bu duadan ve Cenab-ı Hakkın da Eyyub’e (a.s.) olan karşılıklı konuşmalarından bildik ki, bir kul başına gelen belanın refi için Allah’ına dua etse yani onun kaldırılması için o sabırsızlık sayılmaz; o yine sâbırdır; yani sabredenlerdendir. Yani başımıza bir zorluk geldi, aman ya rabbi işte bunu başımızdan al dedik, dua etmeden bekledik diyelim, dua etmeden beklerse biz sabretmiş olduğumuzu zannediyoruz. Ama dua ettiğimiz zaman da sabredenlerden oluyoruz. Ve Hak Teâlâ'nın Eyyûb (a.s.) hakkında buyurduğu (Sâd, 38/44) "Ne güzel kuldur" medhi tahtına dâhil olur; ve cenâb-ı Eyyûb gibi o da memdûh kullar zümresine girer. Bakın dua ettiği halde ne güzel kul diyor, yoksa ne sabırsız kul diyebilirdi. Herhangi bir kimse bu şekilde yapmış olsa Eyyub (a.s.) gibi o da methedilmiş kullar zümresine girer. Ve nitekim Hak Teâlâ Eyyûb (a.s.) hakkında (Sâd, 38/44) buyurdu, "Kulum Eyyûb esbaba değil, mübalağa ile Allah'a rücû' edicidir" dedi.
Suâl: Bâlâda denilmiş idi ki: "Hak Teâlâ'nın vücûdu, âlemin zuhuru ile zahir oldu. Yani Allah’ın vücudu varlığı âlemin zuhuru ile zahir oldu. Yani Cenab-ı Hakkın Zahir esmasıyla bütün bu âlemlerde zuhura geldi. Yani âlemin zuhuru ile zahir oldu. Bu âlemler olmasaydı Hakk nerede zahir olacaktı. Olmayacaktı, batında kalacaktı. Biz Hakk'ın sûret-i zâhiresiyiz ve Hakk'ın hüviyyeti bu sûret-i zahirenin ruhudur ki, onun idare edicisidir. Binâenaleyh tedbîr ancak O'ndan olduğu gibi, ancak O'nda vâki' oldu. O ma'nâ ile Evveldir, suret ile Âhir'dir; ve hükümler (ahkâm) ve hallerin (ahvâlin) değişmesi ile Zâhir'dir; ve tedbîr ile Bâtın'dır." Halbuki sebepler dahî âlemin suretlerinden birer surettir ve onlar dahi Hakk'ın sûret-i zâhiresidir; ve Hakk'ın hüviyyeti bu esbâb-ı sûriyyenin ruhudur ki, onların idare edicisidir. Binâenaleyh esbâbdan rücû' etmek, Hak'tan rücû' etmek değil midir? Yani sebeplerden dönmek Hakktan dönmek değil midir? Yani Cenab-ı Hakk’ta bir sebeplerle hastalığımızın bir zorluğumuzun gitmesini diledik, bu da Hakk’tan değil midir? diyor. Hani yukarıda demişti ya Hakk’ın Zat’ına rücu etti, bunları Zat’ından istedi, sebeplere dayanmadı da Zat’ından istedi, burada diyor ki sebeplere dayansaydı sebeplerde zaten Hakk’tan değil miydi, diye böyle bir sual olsa diyor.
Cevap: Cenâb-ı Şeyh (r.a.) bu suâle cevaben buyururlar ki: Kul, sebeb ile Hakk'a dönmüş olsa dahî, o sebeb perdesi arkasından fail olan Hak'tır. Yani bir kul sebep ile Hakka rücu etmiş olsa Hakka dönmüş olsa dahi o sebep perdesi arkasından fail olan Hakktır. O sebep bir perdedir ama o perdede fail Hakktır, Ve bütün âlemin suretleri nasıl ki Hakk'a istinad eden ise, âlemin suretlerinden bir suret olan kul dahî öylece Hakk'a istinad edendir. Yani kul da Hakka dayanmaktadır.
Kendisi gibi âlemin bir sureti olan sebebe istinad eden değildir. Ve âlemin suretleri kesîr olduğu gibi, emirlerden herhangi bir emrin izâlesinde müessir sebeblerin suretleri dahi pek çoktur; ve sebeb olan ise ayn-ı vahidedir. Eğer kul, başına gelen bir belâyı sebeblerden bir sebebe teşebbüs ile def etmeğe kalkarsa, caiz ki, o sebebin o belâyı def etmesi veyahut teşebbüs olunan vakitte te'sîr edebilmesi, ilm-i ilâhîde sabit olmamış bulunur; ve bu halde de o sebeb, o belânın define asla kârger-i te'sîr olamaz. O belânın ne zaman ve vakitte hangi sebeb ile mündefı' olacağını, ancak vâhidü'l-ayn olan müsebbibü'l-esbâb bilir. Yani başımızdaki olan bir belanın hangi vakitte kalkacağı ve biteceğini Hakk bilir.
Binâenaleyh kul ilm-i ilâhîde sabit olmayan şeye muvafık olmayan bir sebeb-i hâssa rücû' edeceği yerde, yani yanlış bir sebebe yöneleceği yerde bu belâyı herhangi bir sebeb ile izâle edici olan müsebbib-i vâhidü'l-ayna rücû' ederse, elbet daha a'lâ olur. Yani sebeplere yapışmadan Allah’a yönelirse elbette daha iyi olur. Halbuki kul ekseriya böyle yapmayıp, ilm-i ilâhîde sabit olan şeye muvâfik bulunmayan sebeb-i hâssa rücû' eder; yani Hakkın ilminde bulunmadığı şekilde yani bir formül var yahut bir sorun var o sorunun çözülmesi Hakkın indinde bir başka yoldan programlanmış ama biz sebeplere yapışıp da cüzzi aklımızla başka yoldan onu çözmeye kalkarsak hakkın indindeki çözüme uymadığı için bu çözülmez diyor.
O sebebin suretinin ve batınının Hakk olduğunu düşünürse o sebepten Hakka dönerek “Ya rabbi senden istiyorum“ bu sebeple yine zatına yönelmiş olur. O sebebi önde görüp Hakkı görmezse o sebepten dönerse işte Hakkın işi çözeceği yol değildir. O zaman çözülmez. Ve onun bu sebebe teşebbüsle beraber Hakk'a duâ etmesi tesirli olmadığını görüp, “Hak Teâlâ benim duamı kabul etmedi" der. Halbuki o, hakikatte duâ etmedi. Belki ilm-i ilâhîde sübût bulan ayn-ı sabitesinin, lisân-ı isti'dâd ile Hak'tan taleb etmiş olduğu şeye muhalif bir şeyi istedi. Yani özündeki şeyde suretiyle özündekine muhalif talepte bulundu farkında olmadan o zaman da olmadı.
Ya'nî içi başka, dışı başka talebde bulundu. Veyahut istediği şey isti'dâdına muvafıktır; fakat henüz zamân-ı zuhuru ve bariz vakti gelmemiştir yani ortaya çıkma zamanı gelmemiştir ki, bu âlem-i vücûdda zahir olabilsin. Bu halde kul ancak ne zamanın ve ne de vaktin iktizâ etmediği sebebi hâssa meyl etmiş bulunur; ve sonra da duâ ettim de Hak kabul etmedi, der.[95]