Velleżîne hum lizzekâti fâ'ilûn(e)
Onlar ki, zekatı öderler.
Onlar ki, zekat (vazifelerini) yerine getirirler,
Mü'minûn Suresi'nin 4. ayeti, müminlerin temel özelliklerinden biri olan zekat ibadetini yerine getirmelerini vurgular. Ayet, zekatın sadece malî bir yükümlülük değil, aynı zamanda mümin kimliğinin ayrılmaz bir parçası olduğunu dilbilimsel olarak ifade etmektedir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'zekât' kelimesinin asıl anlamının 'artma, çoğalma ve bereket' olduğunu belirtir. Ayetteki 'lizzekâti' ifadesi, müminlerin mallarını temizleyip bereketlendiren bu ibadeti yerine getirmeleri gerektiğini vurgular. Zekat, malın hem maddî hem de manevî olarak arınmasını sağlar.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'zekât' kavramının Kur'an'da hem 'arınma' hem de 'büyüme' anlamlarını içerdiğini ifade eder. Ayetteki kullanımıyla, müminlerin zekat vererek sadece malî bir yükümlülüğü yerine getirmekle kalmayıp, aynı zamanda ruhsal bir arınma ve toplumsal bir büyüme sağladıkları anlamı pekişir. Zekat, bireysel ve toplumsal refahın anahtarıdır.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'zekât' kelimesinin mecazî olarak 'temizlenme' ve 'salih amel' anlamlarına geldiğini belirtir. Bu ayette 'lizzekâti' ifadesi, müminlerin sadece malî bir ödeme yapmakla kalmayıp, aynı zamanda bu eylemle günahlarından arındıklarını ve Allah katında salih ameller işlediklerini ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'fiil' kelimesinin 'bir işi kasıtlı olarak yapmak' anlamına geldiğini belirtir. 'Fâilûn' ise bu fiili gerçekleştiren, eyleme geçiren demektir. Ayetteki 'fâilûn' ifadesi, müminlerin zekat ibadetini sadece bilmekle kalmayıp, onu aktif olarak, bilinçli bir şekilde yerine getiren kişiler olduğunu vurgular.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'fiil'in 'kasıtlı olarak yapılan iş' olduğunu ve 'fâil'in de bu işi yapan olduğunu açıklar. Ayetteki 'fâilûn' kelimesi, müminlerin zekat konusunda pasif bir tutum sergilemeyip, aksine bu ibadeti aktif bir şekilde, sorumluluk bilinciyle yerine getiren kişiler olduğunu gösterir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'f-'-l' kökünün 'yapma, etme, gerçekleştirme' anlamlarını taşıdığını ve Kur'an'da genellikle olumlu eylemler için kullanıldığını belirtir. 'Fâilûn' kelimesi, müminlerin zekat ibadetini sadece bir görev olarak değil, aynı zamanda bir erdem olarak aktif bir şekilde yerine getirdiklerini ifade eder. Bu, onların imanlarının bir göstergesidir.
Mü'minûn Sûresi
"Zekât", lügatte "temizlenmek, arınmak, artmak ve bereketlenmek" ma'nâlarına gelir. Zâhiren, zengin birinin, üzerinden bir yıl geçmiş olan servetinin kırkta birini hesaplayıp muhtaçlara dağıtmasıdır. Bu, malı temizler ve bereketlendirir. Ayrıca, sosyal adâleti ve dayanışmayı sağlar.
Bâtınî yönüyle zekâtı iki şekilde düşünebiliriz. Eğer, kelimeyi "temizlenme ve arınma" anlamlarıyla alırsak, nefsin tezkiyesi ve mâsivâya olan bağımlılıklardan arındırılmasıdır. Eğer, "artma ve bereketlenme" anlamıyla alırsak, nefsânî yüklerden kurtuldukça, kişide rûhânî ve mânevî hâllerin çoğalmasıdır, diyebiliriz.
"Zekât" insâna mülkün hakîkî sâhibinin Allâh Teâlâ olduğunu tâlim eden mühim bir ibâdettir. Zekât olarak verilecek malı kendi mülkü zanneden ve nefsine âit gören kimse, bu farzı yerine getirirken nefsânî yönden epeyce zorlanır. Hâlbuki o malın Hakk'tan gelip Hakk'a âit olduğunu ve kendisinin ancak bir emânetçi mesâbesinde bulunduğunu idrâk ve müşâ-hede etse, tam bir huzûr ve teslîmiyet içinde Hakk'tan aldığını yine Hakk'a (O'nun ihtiyaç sâhibi kullarına) teslîm eder.
Zekât ibâdetiyle başlayan bu anlayış geliştikçe, kişi yalnızca zekâta konu olan malların değil, tüm varlığının ve tüm mevcûdâtın hakîkî mâlikinin Hakk olduğunu ve her şeyin Hakk'ın zuhûr ve tecellî mahalli olduğunu yakînen idrâk etmeye başlar, böylece vehm ve hayâl ettiği nefsânî ve beşerî varlığını terk ederek tam bir "fakr" hâli üzere fenâ-fillâh mertebesine ulaşır. Böylece, zekâtın hakîkî fâili olup "lizzekâti fâ'ilûn" sözünün sırrına mazhar olur; yâni verenin de, verilenin de, alanın da Hakk'ın gayrı olmadığını müşâhede eder.[4]
وَالَّذٖينَ هُمْ لِفُرُوجِهِمْ حَافِظُونَ
~ ~ ~
Vellezîne hum lifurûcihim hâfizûn.