Ezzâniyetu ve-zzânî feclidû kulle vâhidin minhumâ mi-ete celde(tin)(s) velâ te/ḣużkum bihimâ ra/fetun fî dîni(A)llâhi in kuntum tu/minûne bi(A)llâhi velyevmi-l-âḣir(i)(s) velyeşhed ‘ażâbehumâ tâ-ifetun mine-lmu/minîn(e)
Zina eden kadın ve zina eden erkekten her birine yüzer değnek vurun. Allah'a ve ahiret gününe inanıyorsanız, Allah'ın dini(nin koymuş olduğu hükmü uygulama) konusunda onlara acıyacağınız tutmasın. Mü'minlerden bir topluluk da onların cezalandırılmasına şahit olsun.
Zina eden kadın ve zina eden erkekten her birine yüz sopa vurun; Allah'a ve ahiret gününe inanıyorsanız, Allah dini(ni tatbik) hususunda sizi sakın acıma duygusu kaplamasın! Müminlerden bir grup da onlara uygulanan cezaya şahit olsun.
Nûr Suresi'nin 2. ayeti, zina fiilini işleyen kadın ve erkeğe uygulanacak cezayı ve bu cezanın infazında dikkat edilmesi gereken ilahi hükümleri dilbilimsel bir kesinlikle ortaya koymaktadır. Ayet, 'zina', 'celde' (değnek vurma), 're'fet' (acıma) ve 'şehadet' (şahitlik) gibi temel kavramlar üzerinden hukuki ve ahlaki bir çerçeve çizmektedir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Zina (الزنا), erkeğin veya kadının nikahsız olarak cinsel ilişkiye girmesidir. İsfehânî, bu kelimenin kökeninin 'dar ve sıkışık yer' anlamına gelen 'zenâ'dan geldiğini belirtir ki bu, haram bir ilişki için gizlice bir araya gelmeye işaret eder. Ayetteki 'ez-zâniyetü', bu fiili işleyen kadını ifade eder ve cezanın muhatabı olarak açıkça belirtilir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'ez-zâniyetü' kelimesini, Arap dilindeki yaygın kullanımıyla 'zina eden kadın' olarak açıklar. Mecazi bir anlamdan ziyade, doğrudan ve bilinen bir fiilin failini ifade ettiğini vurgular. Ayetteki kullanımı, hukuki bir hükmün öznesi olması bakımından önemlidir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'zina' kavramının Kur'an'da sadece cinsel bir eylem olmanın ötesinde, toplumsal düzeni ve ahlaki yapıyı bozan ciddi bir günah olarak ele alındığını belirtir. 'Ez-zâniyetü' ifadesi, bu fiilin faili olan kadına yönelik ilahi hükmün başlangıcıdır ve toplumsal bir yozlaşmanın sembolü olarak sunulur.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'celd' (جلد) kelimesinin deriye vurmak anlamına geldiğini belirtir. 'Fec-lidû' emri, deriye acı verecek şekilde vurmayı ifade eder. Ayetteki bağlamda, bu, zina suçunun cezası olarak belirlenen fiziksel bir uygulamadır ve 'yüz celde' ile miktarı tayin edilmiştir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'celd'in (جلد) lügatte 'deri' anlamına geldiğini, fiil olarak ise 'deriye vurmak' manasına geldiğini açıklar. Şer'i terminolojide ise belirli bir suç için uygulanan, deriye acı veren, ancak kemiğe zarar vermeyen bir ceza türüdür. Ayetteki 'fec-lidû', bu şer'i cezanın uygulanmasını emreder.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'celd' kelimesinin Kur'an'daki kullanımının, belirli bir suç için öngörülen fiziksel bir cezayı ifade ettiğini belirtir. Bu ceza, caydırıcılık ve toplumsal düzenin korunması amacını taşır. Ayetteki emir, bu cezanın infazının kesinliğini ve ciddiyetini vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Ra'fet (رأفة), merhametin en şiddetli ve en ince şeklidir. İsfehânî, bu kelimenin 'şefkat ve acıma' anlamına geldiğini, ancak Kur'an'da genellikle Allah'ın kullarına yönelik şefkatini ifade ettiğini belirtir. Bu ayette ise, ilahi hükmün uygulanmasında insanlardan beklenen 'acımasızlık' durumunu ifade eder; yani cezanın infazında duygusal bir yumuşaklığa yer olmaması gerektiğini vurgular.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'ra'fet'in (رأفة) kalpteki incelik ve merhamet olduğunu, ancak 'rahmet'ten daha özel ve daha yoğun bir acıma hissi olduğunu ifade eder. Ayetteki 'velâ te'huzkum bihima ra'fetün', bu acıma hissinin ilahi hükmün uygulanmasına engel olmaması gerektiğini, zira bu hükmün Allah'ın dini için bir gereklilik olduğunu belirtir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'ra'fet' kavramının Kur'an'da genellikle Allah'ın sıfatlarından biri olarak geçtiğini, ancak bu ayette insanlara yönelik bir uyarı olarak kullanıldığını belirtir. Bu, ilahi adaletin uygulanmasında kişisel duyguların bir kenara bırakılması gerektiğini, zira bu adaletin toplumsal düzenin ve inancın bir parçası olduğunu gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Şehâdet (شهادة), bir şeyi gözle görmek veya bilgiyle kesin olarak bilmek anlamına gelir. 'Ve'l-yeşhed' emri, cezanın infazına bir topluluğun tanıklık etmesini ifade eder. Bu, hem cezanın aleniyetini sağlamak hem de topluma ibret olması amacını taşır.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'şehâdet'in (شهادة) 'hazır bulunmak' ve 'tanıklık etmek' anlamlarına geldiğini belirtir. Ayetteki 've'l-yeşhed', müminlerden bir grubun cezanın uygulanmasına bizzat şahit olmasını emreder. Bu, cezanın infazının şeffaflığını ve toplumsal etkisini artırmayı hedefler.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'şehâdet' kavramının Kur'an'da hem 'tanıklık' hem de 'hazır bulunma' anlamlarında kullanıldığını belirtir. Bu ayetteki kullanımı, cezanın infazının gizli kalmaması, aksine mümin bir topluluğun gözleri önünde gerçekleşmesi gerektiğini vurgular. Bu durum, hem caydırıcılık hem de adaletin tecellisi açısından önemlidir.
Nûr Sûresi
“Ezzâniyetu ve-zzânî feclidû kulle vâhidin minhumâ mi-ete celde(tin) velâ te/huzkum bihimâ ra/fetun fî dîni(A)llâhi in kuntum tu/minûne bi(A)llâhi velyevmi-l-âhir(i) velyeşhed azâbehumâ tâ-ifetun mine-lmu/minîn(e)” Zina eden kadın ve zina eden erkekten her birine yüzer değnek vurun. Allah’a ve ahiret gününe inanıyorsanız, Allah’ın dini(nin koymuş olduğu hükmü uygulama) konusunda onlara acıyacağınız tutmasın. Mü’minlerden bir topluluk da onların cezalandırılmasına şahit olsun. (24/2)
Bu âyetin yorumu hakkında Mesnevi-i Şerife müracaat edelim;
3438. O zinâ etti, cezası yüz değnek oldu; o der ki: "Ben ne vakit bir kimseye ûd ile vurdum?"
“Ûd”, güzel kokulu ağaçdır ki “öd ağacı” deriz. Ya’ni “Meselâ o bir kimse zinâ etti, onun cezâsı şer’an yüz değnek vurmak oldu. Nitekim âyet-i kerîmede de buyrulur (Nûr, 24/2) “Zinâ eden kadın ile, zinâ eden erkeğin her birine yüz değnek vurun!” O zinâ eden kimse der ki: “Ben hiçbir kimseye öd ağacı ile bile vurmadım ki, bu değnek ile dayak yemek o fiilimin cezâsı olsun.”
3439. Bu. belâ, o zinânın cezâsı olmadı mı? Tenhâda olan zinaya değnek ne vakit benzer?
Cevâben deriz ki: (Şûrâ, 42/40) [“Kötülüğün cezâsı, onun misli bir kötülüktür”] âyet-i kerîmesi mûcibince, kötülük olan zinânın cezâsı, kötülük olan dayak yemektir; fakat bu iki kötülüklerin sûreden birbirine benzemez. O dayak yemek belâsı, zinânın cezâsıdır; fakat bu dayak sûreti, tenhâda olan zinânın sûretine aslâ benzemez.
3440. Ey kelîm, yılan ne vakit asâya benzer? Ey hekim, derd ne vakit devaya benzer?
"Ey söyleyici kimse, Mûsâ (a.s.)ın asâsıyla yılan birbirine benzer mi?” Fusûsu ’l-Hikem’de Fass-ı Mûsevî'de mezkûr olduğu üzere o asâ, Mûsâ (a.s.)ın da’vetini kabûlden istinkâfında Fir’avn, cenâb-ı Mûsâ’ya ne şey ile âsî olmuş ise, o şeyin süretidir. Ya’ni Fir’avn, Hz. Mûsâ’ya “nefs-i emmâre”si sebebi ile âsî olmuş idi; asâ Fir’avn’ın bu nefs-i emmâresinin sûreti idi. O asâ bu sebeble yılan oldu. Fir’avn’ın nefs-i emmâresi, kötü ve yılan dahi kötü idi. Bunlar kötülükte bir iseler de, sûretde aslâ birbirine benzemezler. “Ve kezâ, ey hikmet sâhibi, derd ve illet ilâca benzemez; ya’ni illet fenâ ve acı, ilâç dahi fenâdır. Bunlar fenâlıkta bir iseler de, sûretlerde başka başkadır.” Bu beyt-i şerîfde zulmün derd ve illet olduğuna ve onun mukabili olan cezânın dahi ilâç mesâbesinde olduğuna işâret buyurulur.
3441. Sen o asâ yerine, meni suyunu bıraktığın vakit o, şahs-ı senî oldu.
“Senî”, parlak ve yüce ma’nâlannadır. Ya’ni bir şeyden sûretde hiç münâ-sebeti olmayan dîğer bir şey peydâ olmasının misâli çoktur. “Mûsâ (a.s.)ın o asâsmın yılan olması makamında, sen menî suyunu kadının rahmine akıttın, omenî suluk mertebesinden, âlî bir şahıs oldu.”
3442. O senin suyun, ya yâr oldu, ya yılan oldu. O asadan senin icâbın ne içindir?
Kadının rahmine akıttığın o senin menî suyun yalnız bir şahıs olmakla kalmadı, o şahıs sana karşı ya yâr ve muîn oldu, yâhud seni sokucu bir yılan oldu. O halde Mûsâ (a.s.)ın o asâsının tebdîl-i şekl edip yılan olmasından dolayı niçin taaccüb ediyorsun? Bu tebeddül-i sûret keyfiyeti dâimâ gözümü-zün önündedir.
3443. Hiç su, o velede benzer mi? Hiç şeker kamışı, şekere benzer mi?
Şu sûretlerin tebeddülüne bak! Hiç men! suyu, peydâ olan çocuğun sûretine benzer mi? Şeker kamışından çıkardıkları şeker, hiç sûrette şeker kamışına benzer mi?[6]
2614. "Şerîatte hem atâ hem zecr vardır. Şâh için sadr ve at için dergâh vardır."
“Şer’-i ilâhîde atâ ve ihsân etmek vardır. Nitekim Hak Teâlâ (Âl-i İmrân, 3/134) “Allâh Teâlâ ihsân edicileri sever" buyurur. Ve kezâ zecr ve men’etmek dahi vardır. Nitekim âyet-i kerîmede (Nûr, 24/2) “Zinâ eden kadın ile erkeği dövünüz. Allâh’ın dîninde onlara merhamet etmeyiniz!” buyurulur. Ve muâmelât-ı nâs arasında da her şeyin bir münâsib yeri vardır. Meselâ pâdişâh için sadr ve yüksek makam vardır; ve at için dahi pâdişâhın kapısı vardır. Pâdişâhın kapıda oturması ve atın sadrda durması ters ve zulüm olur.”
2615. "Adl ne olur? Onu mevzi'ine koymaktır. Zulüm m olur? Onu mevkiinin gayrına koymaktır." Ya’nî, “Adl ne demektir? Bir şeyi lâyık olduğu mahalle koymaktır. Zulüm ne demektir? Bir şeyi lâyık olduğu yerden başka yere koymaktır.”
2616. "Hâlık gazabdan ve hilimden ve nasihatten ve mekrden her neyi yarattı ise, bâtıl değildir."
“Nush”, nasîhat etmek. "Mekîd”, mekr ve hubs ma’nâsınadır. Ya’nî, “Hâlık Teâlâ hazretleri bu âlem-i sûrette gazabdan ve hilimden ve nasihatten ve mekr ve hubsten her neyi yarattı ise, hiçbirisi bâtıl değildir. Nitekim âyet-i kerîmede (Sâd, 38/27) ya’nî “Biz göğü ve yeri ve onlann arasında olan şeyleri bâtıl olarak yaratmadık" buyurulur. Binâenaleyh gazab ve hilim sıfatlan yerlerinde masrûf olmak şartıyla makbûldür; ve bu âlem-i sûrette esmâ-i ilâhiyye muktezâsı olarak sâlihin ve fasıkın vücûdu zarûrîdir. Binâenaleyh nasîhat etmek sâlihlerin ve mekr ve hubs fâsıkların işidir.[7]
Bu açıklamalar biraz değişik bulunabilir. Ama ilimde utanma olmayacağı için bunların da zaman zaman ölçüsü dahilinde ifade edilmesi gerekebilir.
Âyet in hükümlerine baktığımız zaman zâhiri bir hüküm ve neslin sağlını korumak olması yönü olmakla beraber sayılara müracaat edersek 100 sayısı kesret sayılarının başlangıcıdır. Bu yanlış fiile düşenler kesrete düşmüşlerdir. “Değnek” kullanılması ise Mesnevi-i Şerif beyitlerinde belirtildiği üzere tarikat-esmâ mertebesinden bir ceza geldiğini bildirmektedir. Erkek ve kadına 100+100= 200 dür. “Rı” sayısal değeri karşılı olmakta ve bize Rahmaniyet ve Rububiyet ve karşılığını verdiği için bu suçun bu mertebelere karşılık olarak işlendiğini ifade etmektedir.