Kul atî'û(A)llâhe veatî'û-rrasûl(e)(s) fe-in tevellev fe-innemâ ‘aleyhi mâ hummile ve'aleykum mâ hummiltum(s) ve-in tutî'ûhu tehtedû(c) vemâ ‘alâ-rrasûli illâ-lbelâġu-lmubîn(e)
"Allah'a itaat edin, peygambere itaat edin" de. Eğer yüz çevirirseniz bilin ki ona yüklenen sorumluluğu ancak ona ait; size yüklenen görevin sorumluluğu da yalnızca size aittir. Eğer ona itaat ederseniz doğru yola erersiniz. Peygambere düşen ancak apaçık bir tebliğdir.
De ki: Allah'a itaat edin; Peygambere de itaat edin. Eğer yüz çevirirseniz şunu bilin ki, Peygamberin sorumluluğu kendine yüklenen, sizin sorumluğunuz da size yüklenendir. Eğer ona itaat ederseniz, doğru yolu bulmuş olursunuz. Peygambere düşen, sadece açık açık duyurmaktır.
Nûr Suresi 54. ayet, Allah'a ve Resûl'e itaatin önemini vurgularken, itaatsizliğin sonuçlarını ve peygamberin görevinin sadece apaçık tebliğ olduğunu dilbilimsel bir kesinlikle ortaya koymaktadır. Ayet, sorumluluk, hidayet ve tebliğ gibi temel kavramlar üzerinden İslam'ın itaat ve görev anlayışını şekillendirir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'tav' (طوع) kökünü, bir şeye isteyerek yönelmek ve boyun eğmek olarak açıklar. 'İtaat' (إطاعة) ise, emredilen şeye gönüllü olarak uymak ve muhalefet etmemektir. Ayetteki 'أَطِيعُوا۟' ifadesi, müminlerden Allah'ın ve Resûl'ün emirlerine tereddütsüz ve gönülden uymalarını talep etmektedir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'itaat' kelimesini 'emre uyma' ve 'boyun eğme' anlamında kullanır. Ayetteki bağlamda, Allah'a ve Resûl'e itaat, onların getirdiği hükümlere ve öğütlere kayıtsız şartsız teslimiyeti ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'itaat' kavramını Kur'an'ın merkezi kavramlarından biri olarak ele alır. Ona göre itaat, Allah'ın mutlak otoritesine ve Peygamber'in rehberliğine tam bir teslimiyet anlamına gelir. Bu ayetteki 'itaat', sadece bir eylem değil, aynı zamanda bir inanç ve yaşam biçimi olarak sunulmaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'tevelli' (تولي) kelimesini bir şeyden yüz çevirmek, arkasını dönmek ve uzaklaşmak olarak açıklar. Ayetteki 'فَإِن تَوَلَّوْا۟' ifadesi, Allah'ın ve Resûl'ün çağrısına icabet etmeyip ondan uzaklaşmayı, yani itaatsizliği ifade eder.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'tevelli'nin mecazi anlamda bir şeyden vazgeçmek, onu terk etmek olduğunu belirtir. Bu ayette, Allah'a ve Resûl'e itaatten vazgeçme, onların yolundan ayrılma anlamında kullanılmıştır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'haml' (حمل) kökünü bir şeyi taşımak, yüklenmek olarak açıklar. 'Hummile' (حُمِّلَ) ise, birine bir yükün veya sorumluluğun yüklenmesi, tevdi edilmesi anlamına gelir. Ayette, Peygamber'e tebliğ görevinin, müminlere ise itaat ve sorumluluk yükünün yüklendiği vurgulanır.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'haml' kelimesinin hem maddi hem de manevi yükler için kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'mâ hummile' ifadesi, Peygamber'e yüklenen tebliğ sorumluluğunu, müminlere yüklenen ise iman ve amel sorumluluğunu ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'hidayet' (هداية) kelimesini, doğru yola kılavuzlamak ve doğru yolu bulmak olarak tanımlar. Ayetteki 'تَهْتَدُوا۟' ifadesi, Allah'a ve Resûl'e itaat etmenin sonucunda kişinin doğru yolu bulacağını, hakikate ereceğini ve kurtuluşa ulaşacağını belirtir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'hidayet'i Kur'an'ın temel kavramlarından biri olarak inceler. Ona göre hidayet, Allah'ın insanı doğru yola iletmesi ve insanın bu yola girmesiyle elde ettiği bir durumdur. Bu ayette hidayet, itaatin doğrudan bir meyvesi olarak sunulmaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'belâğ' (بلاغ) kelimesini, bir şeye ulaşmak veya bir şeyi ulaştırmak olarak açıklar. Ayetteki 'el-belâğu' ifadesi, Peygamber'in görevinin, Allah'tan aldığı mesajı insanlara eksiksiz ve anlaşılır bir şekilde iletmek olduğunu vurgular.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'belâğ'ı 'ulaştırma' ve 'açıklama' anlamında kullanır. Ayetteki 'el-belâğu' ifadesi, Peygamber'in risalet görevinin temelini oluşturur ve onun sorumluluğunun sadece ilahi mesajı insanlara tebliğ etmekle sınırlı olduğunu gösterir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'belâğ' kavramının Kur'an'da genellikle ilahi mesajın insanlara ulaştırılması anlamında kullanıldığını belirtir. Bu ayetteki 'el-belâğu' ifadesi, Peygamber'in tebliğ görevini ve bu görevin açıklık ve netlik vasfını vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'beyân' (بيان) kökünü bir şeyi açıklamak, ortaya çıkarmak olarak tanımlar. 'Mübîn' (مبين) ise, kendisi açık olan ve başkasını da açıklayan demektir. Ayetteki 'el-mübîn' ifadesi, Peygamber'in tebliğinin açık, net ve anlaşılır olduğunu, hiçbir kapalılık taşımadığını ifade eder.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'mübîn' kelimesinin hem 'açıklayıcı' hem de 'açıkça görünen' anlamlarına geldiğini belirtir. Bu ayette, Peygamber'in tebliğinin hem kendiliğinden açık ve anlaşılır olduğunu hem de insanlara hakikati açıklayıcı bir nitelik taşıdığını vurgular.
Nûr Sûresi
“Allah’a itaat edin, peygambere itaat edin” de. Eğer yüz çevirirseniz bilin ki ona yüklenen sorumluluğu ancak ona ait; size yüklenen görevin sorumluluğu da yalnızca size aittir. Eğer ona itaat ederseniz doğru yola erersiniz. Peygambere düşen ancak apaçık bir tebliğdir. (24/54)
مَن يُطِعِ الرَّسُولَ فَقَدْ أَطَاعَ اللَّهُ
( Men yutiirrasûle fekad etaellahu)
4/80. ” Her kim Peygambere itaat ederse muhak kak Allah Teâlâ'ya itaat etmiş olur.” Bu Âyet-i Kerîme de “Peygambere” itaatin mutlak manâda “Allah’a” itaat etmek olduğunu açık olarak göstermektedir. Çünkü bilindiği gibi Hz. Peygamber (s.a.v.) âlemde en geniş manâda Hakk’ın zuhur mahalli olduğundan Onun gayrı değildir.[68]
Fusûs’ül Hikem Davut Fassı ilgili bölümde;
Zîrâ ulûhiyyet tek bir mertebedir; ve ilâh, tek ilahtır. Yani diyelim ki Allah’ın hükmü olan şeriatı kullananlar Allah’ın hükmüne tabidir, kullanmayanlar da bir başka Allah’a tabidir. O zaman iki halife olması gerekiyor, yani bir inanların halifesi, bir de inanmayanların halifesi o zaman iki Allah olması lazım gelir, iki Allah olunca da bu âlemin sistemi bozulur. Yani ne gökyüzü ne de yeryüzü o zaman o iki ilah savaşa kalkar hangisi galip gelirse onun hükmü nafiz olur. Böyle bir şey olmadığına göre ve Allah tek olduğuna göre bütün âlemde de Allah’ın hükmü nüfuz ettiğine göre Allah dilerse; dilediği şeyi dilediği yerde mahvetmez veya hayat veremez mi? Binâenaleyh nefs-i emirde ancak Allah'ın hükmü geçerlidir.
Başka türlü eğer Allah’ın hükmü eğer orada yok dersek o hüküm orada bir şey oluyor ama yok desen de orada bir fiil oluyor, küçük veya büyük o zaman o fiili ne yapman lazım, ilah kabul etmen lazım. O zaman binlerle milyonlarla ilah çıkar ortaya. Bütün bu âlemde Allah’ın hükmü geçerlidir çünkü âlemde vaki olan emr, ayan-ı kevniyyeden her birinin hakikati olan ayan-ı sabitenin lisan-ı istidadı ile Hakk’tan talebttiği hal ne ise onun üzerine taalluk eden meşiyet-i ilahi hükmüncedir. Yani o ayan-ı sabitenin kurgusu ne ise meşiyet-i ilahiye hükmüncedir, Allah’ın dilemesi hükmüncedir. Yani ayan-ı sabitede programlanmış olan o sistem ne ise o da Allah’ın meşiyetidir, Allah’ın dilemesidir o da.
Şimdi diyelim ki, çamaşır makinesi; yani onlar mutlak ma’nâda kul hükmündedir ve itirazsız her şeylerini yapıyorlar, insanların bazı itirazları oluyor, tabi insanlar ile onları karıştırmayalım ama misal olarak bir makineyi ele aldık. Mühendis o makinenin nasıl olmasını istiyor idiyse daha baştan onun meşiyeti, mühendisin hükmü ile o çalışmaktadır. Ekmeği yaparken fırıncı kaç dakika belirli olarak belirli sıcaklıkta fırında duracaksa işte ustanın meşiyeti yahut işin gereği meşiyeti ne ise onu o kadar orada tutmaktadır. İşte bütün âlemdeki zuhura gelen varlıklar da bu kendi istidatlarını o istidat-ı lisan ile bunları Hakktan talep etmektedir.
Şimdi ekmek diyor ki ben 20 dakikada pişerim, fırıncı da diyor ki ben bunu 20 dakikada çıkardım, halbuki ekmek öyle çıkmayı istiyor da fırıncı onu onun için çıkartıyor. Yani ekmeğin istediğine göre çıkartıyor ama ekmeğin o derecede oluşumunu da kendi beyninde bir programı var, ilahi program var o ilahi program ne istiyorsa onlarla hizmette olan birlikte olan da işte o istidat ve kabiliyetlerine göre hüküm vermekteler, faaliyetlerini öyle sürdürmekteler. Bütün âlemdeki işler de böyle, meslekler de böyledir. İstidadı ile Hakktan talep ettiği hal ne ise onun üzerine taalluk eden meşiyeti ilahiye hükmüncedir. Yani ilahi isteğin hükmüne göredir.
Çünkü âlemde vâki' olan emr, a'yân-ı kevniyyeden her birinin hakikati olan ayn-ı sabitesinin isti'dâd lisanı ile Hak'tan taleb ettiği hal ne ise, onun üzerine taalluk eden meşiyyet-i ilâhiyye hükmüncedir. A'yân-ı sabitenin ülm-i ilâhiyyede sûret-i sübûtu ve isti'dâd bahisleri Fass-ı Uzeyrî'de tafsil olunmuştur. Vâkıâ şeriatın tekrarı dahi meşiyyet-i ilâhiyyeden vâki' olmuştur. Yani değişik hükümlerin çıkması da ilahi istekten meydana gelmiştir. Neden; zamanın ihtiyaçlarına göre. Fakat âlemde vaki' olan bütün işlerin hepsi, tekrarlanmış hüküm üzerine değildir. Yani mutlak manada kararlı hüküm üzerine değildir. Zîrâ âlemde şeriat ile amel etmeyenler, amel edenlerden daha çoktur. Binâenaleyh meşiyyet-i ilâhiyye şeriatı nasıl tekrar tekrar yazmış ise, şeriata muhalif olan işleri dahi öylece tekrar etmiştir.
Zîrâ âlemde cereyan eden hükümler, ancak Hakk'ın hükmüdür. Onun dilediği şey elbette vâki' olur; dilemediği şeyin vukü'u mümkin değildir. Eğer Allah dilememiş olsaydı bu âlemdeki bu tür şeyler mümkün olmazdı. İşte bunun için hususi olarak şeriatın takriri nüfuz etti oldu, ya'nî şeriat âlemde mevzu edilmiştir, böyle bir hüküm konulmuştur, yani âlemdeki şeriat hususi bir hüküm olarak nüfuz etti. Yani bütün âleme yaygın değildir. Yoksa, "Mevzu' olan şer' ile, ona muhalefet edenlerin amel etmesi kat'iyyen murâd olunmuştur" hükm-i umûmîsi nafiz olmadı.
Eğer böyle bir hükm-i umûmî olsa idi, hükm-i şer'a kimse muhalefet edemez idi. Zîrâ şer' hakkında ancak takrir vardır; şer'in getirdiği şeyle amel etmek behemehal mukarrer değildir.
Onun için resuller, ancak teblîğe me'mûrdur. وَ مَاِ عَلَى ِالرسُوِلِ اِلاِ البلاغُ (Nûr, 24/54) Ve şer' "emr-i teklîfî"dir, "emr-i iradî" değildir. Ve emr-i teklîfî ile emr-i iradî bahisleri Fass-ı Ya'kübî'de murûr etti.[69]