Kîle lehâ-dḣulî-ssarh(a)(s) felemmâ raet-hu hasibet-hu lucceten vekeşefet ‘an sâkayhâ(c) kâle innehu sarhun mumerradun min kavârîr(a)(k) kâlet rabbi innî zalemtu nefsî veeslemtu me'a suleymâne li(A)llâhi rabbi-l'âlemîn(e)
Ona "köşke gir" denildi. Köşkü görünce onu (zeminini) derin bir su sandı ve eteklerini topladı. Süleyman, ona "Bu, (zemini) billurdan döşenmiş bir köşktür" dedi. Belkıs, "Ey Rabbim! Şüphesiz ben nefsime zulmetmiştim. Şimdi ise Süleyman ile birlikte alemlerin Rabbi olan Allah'a teslim oldum" dedi.
Ona "köşke gir!" dendi. Melike onu görünce derin bir su sandı ve eteğini çekti. Süleyman "Bu billurdan yapılmış, şeffaf bir zemindir" dedi. Melike dedi ki: "Rabbim! Ben gerçekten kendime yazık etmiştim. Süleyman'ın maiyyetinde, âlemlerin Rabbi olan Allah'a teslim oldum."
Neml Suresi 44. ayet, Belkıs'ın Hz. Süleyman'ın sarayına girişi ve ardından gelen teslimiyetini anlatır. Ayet, 'saray', 'su birikintisi', 'bacak' ve 'teslimiyet' gibi kavramlar üzerinden hem maddi bir yapının ihtişamını hem de manevi bir dönüşümü dilbilimsel olarak işler.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'sarh' kelimesinin 'açıkça görünen, yüksek ve geniş bina' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'sarh mumerred' ifadesiyle, camdan yapılmış, pürüzsüz ve şeffaf bir yapı kastedilmektedir ki bu da Belkıs'ın onu su zannetmesine yol açmıştır.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'sarh' kelimesini 'kasr' (köşk, saray) olarak açıklar ve yüksek, belirgin binalar için kullanıldığını ifade eder. Ayetteki bağlamda, Hz. Süleyman'ın mucizevi mimarisini vurgular.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'sarh'ın 'yüksek ve geniş bina' olduğunu, 'saraha' fiilinden türediğini ve 'açığa çıkmak, belirgin olmak' anlamlarını taşıdığını belirtir. Ayetteki 'sarh mumerred' ifadesi, bu açıklık ve belirginliğin camın şeffaflığıyla birleştiğini gösterir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'lücce' kelimesini 'denizin derin ve geniş kısmı' olarak açıklar. Ayette, Belkıs'ın cam zemini suyun derinliği ve genişliğiyle karıştırması, sarayın mimarisinin şaşırtıcılığını ortaya koyar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'lücce'nin 'çok su' ve 'denizin ortası' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki kullanımı, Belkıs'ın gördüğü şeffaf zeminin altında gerçekten su olduğunu düşünerek yanılmasına işaret eder.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): el-Kefevî, 'lücce'nin 'derin su' ve 'dalgalı deniz' anlamlarına geldiğini ifade eder. Ayetteki bağlamda, Belkıs'ın cam zemini derin ve dalgalı bir su birikintisi olarak algılaması, onun şaşkınlığını ve yanılgısını vurgular.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'sâk' kelimesinin 'bacak' anlamına geldiğini ve genellikle 'etekleri çekmek' ifadesiyle birlikte kullanıldığında, bir engeli aşmak veya bir şeye hazırlanmak için bacakların açığa çıkarılmasını ifade ettiğini belirtir. Ayette, Belkıs'ın su zannettiği yerden geçmek için eteğini çekerek bacaklarını açığa çıkarması bu anlamı pekiştirir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'sâk'ın 'insanın bacağı' olduğunu ve 'keşefe an sâkıhâ' ifadesinin 'eteğini çekip bacağını açığa çıkarmak' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki kullanım, Belkıs'ın bir yanılgı sonucu yaptığı fiziksel eylemi açıklar.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'esleme' fiilinin 'İslam' kavramının temelini oluşturduğunu ve 'Allah'a tam bir teslimiyetle boyun eğmek, kendini O'na adamak' anlamına geldiğini vurgular. Ayetteki 'eslemtu' ifadesi, Belkıs'ın önceki inancından vazgeçerek tevhide yönelişini ve iradi bir teslimiyetini gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'esleme' fiilinin 'selamet' kökünden geldiğini ve 'kendini bir şeye teslim etmek, boyun eğmek' anlamlarını taşıdığını belirtir. Ayetteki kullanımı, Belkıs'ın Allah'ın birliğine ve Hz. Süleyman'ın peygamberliğine olan inancını ilan etmesiyle, manevi bir dönüşümü ifade eder.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'esleme' fiilinin Kur'an'da genellikle 'Allah'a teslim olmak, O'nun hükmüne boyun eğmek' anlamında kullanıldığını ifade eder. Belkıs'ın bu kelimeyi kullanması, onun şirkten tevhide geçişini ve tam bir imanla Allah'a yönelişini sembolize eder.
Neml Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
Lehedhulissarhe: Buyur edildi saraya girsin diye. Yani köşke buyurun denildi. Bahçeye girdiler. Bahçeye girdikten sonra ana büyük kapıdan salona geçecekler. Salonda muhteşem, geniş bir salon.
Felemmâ: Vaktaki.
Raethü: Kapı açıldıktan sonra daha içeri girmeden salonu gördü. Selâmlık yani karşılama merasim alanını.
hasibethü lücceten: Onu derin bir su zannetti. Sarayın girişinin altını su ile doldurmuşlar. Su var zannetti.
ve keşefet: Açtı an sekayhe: Ayaklarını inciklerine yahut dizlerine kadar suda ıslanmasın diye eteklerini kaldırdı. Sebebi şu imiş. Süleymân’ın yanında cinniler vardı ya, onlar demişler ki ;
sen bu hanımı yanında getirtiyorsun ama onun
cinsiyetinde karışıklık vardır. Belden aşağısı hayvan süretindedir. Belden yukarısı da insan süretindedir. Dış görünüşüne bakma diye fiske atmışlar.
İşte Süleyman (a.s.) da açın da ayaklarını göreyim diyecek hali yok. Öyle bir sistem yapmışlar ki gireceği zaman su var diye ayaklarını biraz, eteklerini biraz yukarı çekmiş oluyor. Bakıyorlar ki ayakları insan ayağı kadar. Anlıyorlar cinlerin iftira ettiklerini. Nasıl oluyor da su zannediyor.
kâle innehü sarhun: Dediler ki ona bu köşk mümerradün min kavarire: Bu düzenlenmiş bir şey, sırçadan, camdan düzenlenmiş bir şey. Su var gene ama üzerinde cam var. Ayağını basacak ama üzerinde cam var. O kadar berrak bir sırça ile üzerine döşemişler ki. Buradan şu anlaşılıyor, o zaman bu ilimde çok ileri gittiklerini anlatıyor. Zâten Beni İsrâîl, vaktiyle çok büyük bir ilim sahibi imişler ama sonradan gerek Romalılar, gerek İranlılar tarafından bozgunculuk yapılınca bir daha o sanayiye ulaşamamışlar. Ta ki işte tekrar batının yardımıy la sanayileşiyorlar. Belkıs geldiği zaman su var. Balıklar falan, tam bir deniz manzarası, su, göl manzarası varmış. Bunun üzerine Melike Belkıs diyor ki bu debdebenin karşısında.
kâlet: Dedi ki.
rabbî innî zalemtü nefsî: Ya rabbi ben nefsime zulm etmişim. Niye bu hakikatleri daha evvel araştırmamışım. İdrak etmemişim. Yaşamamışım. Ve putperest, güneşe tapar, ateşperest olarak kalmışım diye nefsini levm etmeye başlıyor. Ve levvâme mertebesine ulaşıyor.
ve eslemtü mea Süleymâne lillâhi rabbil âlemîn ben âlemlerin rabbı olan Allaha ve Süleymana teslim oldum diyor.
Bu meal ifadelerden sonra Şimdi tekrar geriye dönüyoruz.
4.kaset
29.09.2003
26. VE 30 ÂYET-i KERÎMELER
Geriye dönüp batınî yönden neler alabiliriz, bunları anlamaya çalışalım:
(26.Âyet-i Kerîme) Çok geçmeden Hüd hüd geldi. Senin bilmediğin şeyi öğrendim. Sana Sebe’den haber getirdim dedi.
Hüd hüd kuşunu neye benzetmiştik? Nefsi emmâre’nin eğitilmiş şekline. Her Hüd hüd kuşu mektup alıp götürecek kabiliyette değil. Tarlada, arazîde, orman’da yaşayan hüd hüd kuşunun bunlardan haberi olmaz. Ama Süleymân’ın (a.s.) çevresinde olduğundan, Süleyman (a.s.) ın bir peygamber olduğundan çevresindeki insanlarında eğitimli olması gerekmekte. Köylü bir ağanın yanında olan, köyde herhangibir kimsenin eğitimi başka. Bir padişahın, bir Reisicumhurun çevresinde olan kimselerin eğitimi başka. Ki Hz. Süleymân kendisine büyük mülk ve ilim verilmiş bir kimse olduğundan, çevresindekilerde kendisine yaraşacak şekilde onunla konuşacak, ona bilgi verecek şekilde veya ona tecrübelerine aktaracak şekilde danışman olarak olması lâzım geldiğinden çevresinin de büyük bir ilim sahibi olması gerekmekte. Tahtının getirilmesi gibi. Ne diyordu hani Âyet (40) Allahın ilminden kendisine ilim verilen bir kişi. Yani Hz. Süleymân’ın çevresi hem zenginlikte hem de bilgide, ilimde çok yüksekte geniş idi. O güne göre en yüksek ilim onun sarayında ve onun çevresinde idi. Onun çevresindeki hayvanlar dahi eğitilmiş hayvanlar idi. O şekilde orduya katılmış ve o şekilde onlardan istifade ediyordu. Süleymân (a.s.) o eğitilmiş kuşlardan biri de hüd hüd kuşu. Kendisinin eti yenmediği için hükmü nefsi emmâredir. Hüküm olarak nefsi emmâredir. Ama eğitildiği için hukuk, hüküm olarak nefsi emmâre dahi olsa, o nefsi
emmâre faydalı yönde çalıştırıldığından, o zaman emmâreliği, gayrete, yardımcılığa dönüşmekte. Yani nefsi emmâre halinde ne kadar karşı gücü, karşı yönü varsa, eğitildikten sonra o gücünü yardım yönünde kullanıyor. İşte bizde içimizdeki nefsi emmâre baştan bize zarar veriyorken, o Süleymân’ın ordusundaki o kuşlar, hayvanlar. İşte bizim içimizde hepsi mevcut. Ne var âlemde, o var Âdemde. Ne kadar haşarat varsa, hepsi bizde mevcut. Dışarıda ormanda aramaya gerek yok. Hepsinin ahlâkı bizde var. İşte niçin hayvani gıdasız oruçlar tutuluyor. Zâhirde olsa bir ay oruç tutuluyor. Namaz yapılması gerekiyor. Bunlar hep o nefsi emmâre güçlerinin, hayvanlarının terbiye edilmesi için. Nasıl bir at terbiye edilmemişken sahralarda vahalarda koşturup duruyorken kendi başına, ama o at eğitildiğinde sirklerde ne kadar güzel hareketler yapıyor. Ve sahibine büyük gelir kazandırıyorlar. Bazıları fareleri kobay olarak kullanıyorlar İlaç üretiminde kullanıyorlar. Nefsi emmâre zarar veriyorken insanoğluna faydalı hale döndürüyor.
Tarihi hadiseler Efendimizi kücüçük örümcek ve güvercin korudu bunlar da nefsi emmâre işte. Demek ki, bütün bu bizde haşarat olarak isimlendirdiğimiz, aslında onlar büyük bir güç ve ilim kaynağı. Eğittiğimiz zaman onların hepsi bize fayda sağlamaktadır. İşte bu orduyla birlikte Hakk yoluna gitmemiz gerekiyor. Aynı Süleymân ordusu bizim varlığımızda, o ordu mevcut. Fakat Süleymân o orduya hakim oluyordu. İhata ediyordu. Bizim şimdi o ordu üstümüzde dağınık vaziyette. Kimisi bir tarafta oturuyor. Kimisi bir tarafta uçuşuyor, kimisi bir tarafta hav havlıyor, kimisi bir tarafta silâh hazırlıyor bize zor bir yerden geçerken, ilk fırsatta vurmak için. Hayal hep bize pusu kuruyor. Gecenin bir karanlığı olsun da biraz korkutayım şunu diye. Halbuki korkacak hiçbir şey yok ortada. Hep bunlar bize zarar vermeye çalışıyor. Peki niye zarar vermeye çalışıyor bunlar bize. Aslında zarar
değil fayda veriyorlar. Bizdeki irade gücünü arttırmak için gerekli olan şeyler. Bize çelme olsun diye değil. Eğer bunlar olmazsa ne olur? Bizim irade gücümüz, dayanma gücümüz artmamış olur. Hep aynı şekilde kalırız. Ve bir yere de gidemeyiz. İşte hüd hüd kuşu böylece Sebe’den bir haber getiririm diyor ve orası (22 Âyet-i Kerîme) senin ihata edemediğin bir şeyi ben ihata ettim. Yakîn bir haberle sebeden sana geldim diyor.
Bizde gönül kuşunu, gönül semâsına gönderdiğimiz zaman daha evvel hiç bilmediğimiz şeyleri, o bize oralara gidip uçup mülâki olarak bize haber olarak getiriyor. Yeni bir ilham haberi olarak getiriyor. Vücût bedenimizde bizim oralara gitmemiz mümkün değil. İşte bu gönül kuşları oralara gidip ilhamlarını alarak geri dönüyorlar. Ve onları bize bildiriyorlar. Bizde tahkik ediyoruz. Doğru çıkıyorsa, doğru diyoruz. Eksik çıkıyorsa bir başka sefere tekrar gönderiyoruz. O seferde tasdikini alarak getiriyoruz ki burada da öyle bildiriliyor.
Tekrar söylüyorum ;
Hz. Süleymân’ın şuur, birey olarak idrak edemediği şeyi, bir küçücük kuş ona haber veriyor. Ve kendisine büyük şeyler kazandırıyor. Süleymân’a. o kuşun haber vermesiyle Belkısın saltanatını kendisine ilhak ettiriyor. O kuş haber vermese Süleymân oradan geriye dönecek, gidecek.
(23 Âyet-i Kerîme) Ben bir hanım bayan gördüm. O hanıma her türlü şeyden bol bol verilmiş. Büyük bir tahtı var, arşı var.
Niye orada bir kral bulunduğunu değilde, bir hanım bulunduğunu söylüyor? İmreeten. İşte bu bizim bir bakıma nefsi emmâremizin nefsi kül tarafı. Nefsi emmarenin bir erkeklik tarafı var, nefsi emmârenin bir hanımlık tarafı var. Bir fir’âvn olarak ta diyebilirdi.
Karşımıza çıkan nefsi emmâre bize hanım vasfıyla da çıkabiliyor. Erkek sûretiyle de çıkabiliyor. Onu haber veriyor. Mûsâ (a.s.) mın karşısına çıkan neydi? Erkek şeklindeydi. İbrahim (a.s.) in karşısına çıkan Nemrut. Süleymân (a.s.) ın karşısına da bir başka şekilde karşıt çıkabilirdi. Ama o zaman emreeten, nisâlık hükmü olmazdı bizler şüphede kalırdık niye bir kadın çıkmadı diye? Orası boşta kalırdı bilemezdik o sahayı. İşte hüd hüd kuşu o sahaya gidiyor. Kûr’ân-ı kerîm de o kadar bol, o kadar güzel değişik malzemeler var ki. İşte bunlardan biri hanımlık, hanım sûltan’ın hüküm sürdüğü bir vahayı anlatıyor. Vadiyi anlatıyor. Bizim üzerimizde de zaman zaman nefsi emmâre’nin nisâlık, hanımlık tarafı ağır basar ve içimizde büyük bir sahayı işgal eder içimizde, vücût varlığımızda, vücût mülkümüzde. Biz bu vücûdumuzu bu kadar şey sanıyoruz ama bizim varlığımız bu kadar değil. Bizim vücût mülkümüz çok geniş sahayı kaplıyor. Hayal kurduğumuz kadar bizim mülkümüz geniş. Aklımızdaki mülkümüz geniş. Hayal ettik, Bir hayal edelim Dünyayı kapladığımızı düşünelim. Fizik beden olarak buradayız ama hayalimizde dünyayı kaplıyoruz. İçimizde o kadar genişlik var. İşte bu genişliğin büyüklüğü.
Süleyman (a.s.)a Dünya mülkü verildi. Aklı külle Dünya mülkü verildi ama orada nefis de var, nefsi kül de var. Nefsi külde o melike o mülkün melike Belkıs olarak bir kısmına sahip, Ve ben böyle bir şey gördüm diyor. Hüd hüd. Bir düşünce bir tasavvur oralara ulaşıyor. Haber veriyor. Bunun memleketi çok bereketli. Nefsâni rahatlığı var. Bolluk, bereket içinde yaşıyor. Arş, taht oturduğu yer. Oda gibi çok büyük arşmış. Oturduğu saha, makam oldukça güçlü yani senin fizik bedeninde Belkıslık saha oldukça geniş bir yer, ağırlık kazanmış, ihata etmiş.
(24. Âyet-i Kerîme ) Ve ben onu ve milletini Allahtan gayrı Güneş’e tapar
olarak ,secde eder, buldum.
İbrâhîm (a.s.) da da bu hâdiseyi görüyoruz. İbrâhîm (a.s.) burada kalmayıp Güneş’e secdeyi red ediyor. Reddediyor derken oraya takılıp kalmıyor. O mertebeyi geçiyor. Nasıl geçiyor? Bakın hep Âyetler’in, peygamber hazeratlarının hayat hikâyeleri ile meratipler arasında bağlantı vardır. Kopuk değillerdir. Birbirine mertebe olarak geçiş vardır. İbrâhîm (a.s.) mağaradan dışarı çıkınca yıldız gördü ve bu dedi ki benim rabbım. Bu gidince kameri gördü. Dedi ki; bu benim rabbim. Kamer gidince Güneş’i gördü ve dedi ki; bu benim rabbim O da gidince bunlardan rabb olmaz dedi. Belkıs’ın kavminin idrak etmediğini İbrahim (a.s.) idrak etti ve gerçeğin hakkını verdi. Fakat Belkıs ve kavmi bu gerçeği idrak edemedi ve Güneş’e taptılar. Ateşperest, güneşpe-restdiler. İbrâhîm (a.s.) bu mertebeyi daha çocukluğunda aştı. İbrâhîm (a.s.) yaşantısı Süleyman (a.s.) dan evveldi. O zaman nasıl oluyor?
İbrâhîm (a.s.) aştı da Belkıs ve kavmi sonradan geldiği halde güneşperest oluyor.? Olur. Çünkü her birerlerimizde bu hadise var. Şimdi biz her ne kadar ümmeti Muhammedden isek de, fiziki olarak öyleyiz. Âdem (a.s.) bizden çok evvel geçtiği halde belki biz daha Âdem-î bile değiliz. Süleymân (a.s.) İbrâhîm (a.s.) dan sonra geldi ama onunda, o kavmininde eğitilerek yaşaması gereken bir süreç vardı. İşte o sürecin daha başında olduğundan ateşe tapıyorlardı. Ne zaman o mektupla Süleyman (a.s.) a geldiler. İmân ederek geldiler. Bak put perestlikten, Güneş’e taparlıktan kurtuldular o zaman. İşte bu bizim hayat seyrimizi göstermekte. Şeytan onlara amellerini güzel gösteriyordu. İşte Güneş en büyük. ondan daha büyük yok .Bizi ısıtıyor, birçok ihtiyaçlarımızı Güneş sebebiyle kazanıyoruz. Nasıl Hindistanlılar ineğe tapıyorlar. Neden? Bütün ihtiyaçlarını inek karşılıyor. Onlarca inek İlâh hükmünde. Şeytanda bu
yaptıklarını nefislerine hoş gösteriyor. Şeytan onları doğru yoldan döndürüyor. Hüd hüd kuşu onlar doğru yola dönmezler diyor ve bu sözünde tahmininde yanılıyor hüd hüd kuşu. Ama Süleymân (a.s.) mektup gittikten sonra mü’min olarak geliyor, imân ediyorlar. Hatta evlendiğini söylüyor rivayetler. Belkıs kendi memleketine giymiş idaresini devam ettirmek için. Kendi zaman, zaman giderlermiş orada otururlarmış. Süleyman (a.s.) tekrar kendi mülküne dönermiş.
(25. Âyet-i Kerîme ) Niye ki Allaha secde etmezler o Allah gizliyi meydana çıkarır.Gizli olanları da, açık olanlarıda hepsini bilir.
Bu Âyet-i Kerîme, secde ayeti olmakta. Her birerlerimiz tilâvet secdesi yapmamız lâzım geliyor. Ya rabbi niyet ettim tilâvet secdesi diyerek tek bir secde. Şöyle de deni-lebiliyor orada.
Amentü birrahmân, secdetürrahmân, mağfirli zunü-bî ya rahmân:
Ben Rahmân’a imân ettim. bu Rahmânın secdesidir. mağfiret eyle ya Rahmân .
Bu sözlerlede secde yapmak mümkündür. O Âyet-i Kerîme yi okuyarak ta secde yapılabilir. Ayrıca başka secde duası da vardır.
(26. Âyet-i Kerîme) Onun arşı müstesna bir arştır. Belkısın tahtı içinde arşul azim Belkısın ölçüsüyle çevresindekilere göre azim. Burada ise rabbül arşil azîm âlemlere göre azametli Rabb’ın arşıdır . Arş: bizdeki karşılığı akıldır. Kürsü ise bizim gönlümüzdür. Beden de arz’dır âlemde. Arş idare mevkii demektir. İşte aklımızda arş durumunda idari makamında ondan daha üstünü yok. Ondan tecelli eden İlâh-î varidat, İlâh-î emirler, İlâh-î oluşumlar yani gönlümüze, yani kürsiye dağılmakta, kürsüde de bütün
âlemlerde zuhura çıkmakta. Kürsü, “Âyet-el kürsî” işte bu kadar mühim. Kürsî birey insânda gönül olmakla birlikte, bütün bu âlemler Allahın kürsîsi, oturduğu yer. yani tecelli ettiği yer. Haşa bizim gibi oturmakta değil. Oranın varlığını meydana getiren sahip hem onu tutan, hem orada oturan ondan başka alemde hiçbir varlık olmadığını, bütün âlemi doldurduğunu mutlak mânâda hiçbir boş yer kalmadığını düşünürsek, işte o zaman bu âlemde ne cinlere ne de diğer varlıklara yer kalmaz. İşte gönlümüzde bu şekilde hakkın varlığı ile mutlak dolduğunda orada hiçbir mahlûkata yer kalmaz. O zaman o gönüle hiçbir şeyin tesiri olmaz. Neden çünkü Hakk ihata etmiş, doldurmuş. Dolu olan bir yere de bir başka şey girip de tesir edemeyeceğine göre hiçbir tanesinin o gönle zararı olamaz. Fizik olarak belki zararı olabilir. O da hüd hüd kuşunun dediği gibi takdiri İlâh-î olarak, o konu ayrı. O kader bahsine girer. Ama akıl olarak aklî olarak tesir edemez. Tefekkür olarak tesir edemez. Fizîki bazı arız yapabilir kader müsaade etmişse yoksa başka türlü olamaz.
SÜLEYMÂN (a.s.) ŞÖYLE DEDİ;
(27. Âyet-i Kerîme) Ve ona görev vererek.
Benim kitabımı ona götür. Kitaptan maksat yazılan şey. Ketebe den geliyor. Haza, bunu ona bırak Dön ondan Biraz geriye çekil. Bakalım neler konuşacaklar. Bu hususta bize bilgi getir. Bakalım sen doğruculardan mısın? Yalancılardan mısın? Doğru söylüyorsan oradan haberleri getirirsin. Bizde senin doğru söylediğini anlarız diyor, Süleyman (a.s.) Bunun üzerine hüd hüd ona mektubu götürdü. Bunu anlar Belkıs dedi.
(28. Âyet-i Kerîme) Bu mektubumu götür ve onu onlara bırak, sonra kendilerinden geri çekil, bak neye başvuracaklar.
(29. Âyet-i Kerîme)
Kıraliçe dedi! Bana kerîm bir kitap yazı geldi.
(30. Âyet-i Kerîme) İnnehu min Süleymâne ve innehu Bismillâhirrahmânirra-hîm. diye başında yazıyordu.
Şimdi, hüd hüd eğitildiği için irfaniyetli bir kuştu. Neden? Eğitildiği için, irfan sahibi idi. Eğitildiği saha içinde akıl, idrak sahibi oldu. Nefsi emmâre de eğitilirse irfan ehli olur. Sana çok büyük bir fayda sağlar. Eğer eğitilmezse helâkına sebep olur. Hüd hüd’ün Belkısa nasıl mektubu bıraktığı na dair burada serahet açıklama yok. Sadece bırakıldığı, iletildiği haber verilmekte.
Konyalı Mehmet Vehbi Efendinin tefsirinde bu hususta şöyle bir malûmat vardır.
Hüd hüd, mektubu uyurken Belkısın göğsünün üzerine koymuş ve Belkısın oturduğu odaya da iç içe 7 kapıdan geçiliyormuş. O kadar muhkem korunuyormuş. İşte böyle olması Belkısı daha çok hayrete düşürüyor. Bu 7 kapıdan nasıl geçti bu kuş, o kadar görevlileri atladı da, deniyor. Belkıs uyanınca Mührü Süleymân-ı görünce vücûdunda titreme arız olup, her tarafını korku sarması üzerine derhal vekillerini toplayarak müzarekeye başladı bu Âyet-i Kerîme üzere. Kendisine mektup geldiğinde Uykudan uyanıyor. Göğsünün üzerinde mektubu görünce ona bir dehşet, bir titreme geliyor. Neden? o mührün gücünden. O güne kadar o başlıkta, böyle bir şeyi kendiside hiç bilmiyor ve görülmemiş. Vekillerini toplayıp müzakereye başladı. Hüd hüd de tamamen sözlerini duyacak şekilde yakın, yerini alıp durdu. İşte Dışarıya açılan pencere, belki dışarıya açılan o pencere bir yer üstündeydi. Yani çok yüksek bir yerdeydi. 7 kapıdan giriliyor
ama onun o şekilde dışarıya, ovaya, manzaraya açık pencereleri vardı. Yakın pencere içerisinde Süleymân (a.s.) ın mektubunu okuyorlar. ordu kumandanlarıyla birlikte. Hüd hüd de bunları duyuyor ve anlıyordu. Onların işaretlerini, konuşmalarını duyuyor ve anlıyordu. Ve mektubun içinde “İnnehu min Süleymâne ve innehu bismillâhirrahmânirrahîm”.Rahmân ve Rahîm olan Allahın Süleymanlık mertebesinden, Süleymân lisânıyla size hitabıdır. Deniyordu.
-Sebe Melikesi, “ey ileri gelenler bana merhamet eden, merhametli olan Allahın adıyla başlayan, ve sakın bana karşı baş kaldırmayın ve teslim olarak gelin.” diyen bir mektub geldi, diyor. Süleymân’dan gelen, önemli bir mektup bırakıldı. meal karşılığı bu. Aslı yani kısmen bâtınî karşılığı ise. “İnnehu min Süleymane,” muhakkak ki, innehu, oradaki “Hu” Süleymânlık hakikati itibariyle “innehu bismillâhirrahmânirrahîm.” Rahmân ve Rahîm olan hüvviyyet-i mutlaka olan Allahlık mertebesinden, Süleymân lisânıyla Allahın veya Süleymânlık mertebe-sinden bize, ve o kavme gönderdiği mektubu’dur.
114 Sûre-i şerif vardır, Kûrân-ı Kerîm içerisinde. Bir tövbe Sûresinde besmele yoktur. Bir önceki Sûrenin devamı olduğu için. Uygun bir şekilde gelmesinden. Diğer Sûreyle birlikte bir Sûre olduğundan diye izah ediyorlar. O Sûrenin başında besmele yoktur. Gerek yok. Çünkü diğer Sûrenin devamı imiş gibi manzumeyle geliyor. Genel yargı kendisinin bütün müstakil bir Sûre olması hakkında. Bazıları içinde kıtal emri olduğundan Rahmân ve Rahîm kıtal emrinde olmaz. Nasıl ki kûrb’ân keserken Bismillâhi Allahü ekber diyoruz. Var mı kûrb’ân keserken Bismillâhirrahmânirrahîm diyen. Hem Rahmân hem Rahîm diyecek hem de Cebbarlık yapacak. Uymuyor. Onun içinde
sadece Allahın ismiyle kesiliyor. Çünkü Allah isminin içerisinde Cebbarlık vardır, Kahharlık da vardır, Müntakim’likte vardır.
Ama! Rahmânlık’da, Rahîmlik’te vardır. Hepsi vardır. Aslında Allah Esmâsı her türlü fiili kapsamında tutmakta’dır. Neydi Allah lâfzının ifadesi? bütün varlığı kendi mertebeleri içerisinde korumaya Allah ismi denir. Deniyor, idi. Bütün varlık âlemi içinde ne kadar varlık varsa iyisiyle, kötüsüyle işte, inkârcısıyla, imânlısıyla küfrüyle, putperestliğiyle ne varsa bu âlemde bütün bu varlıkları kendi mertebesinde korumaya, muhafaza etmeye Allah ismi deniyor.
Ama Rahmân ismi sadece rahmet veriyor. Rahîm ise merhamet veriyor. Cebbar ismi tek olarak Cebbâriyyet yapıyor, Rahmâniyyet yok. Rahmâniyyet’te cebbariyet yok. Esmâ-i İlâhiyye’nin kendine ait görevleri vardır. Fakat Allah ismi bütün bunları, hepsini kapsamı altına almış. Allah ismi içerisinde her türlü hukuk vardır. Tabi var diye cezadan kurtuluyor diye değil. İşte Ulûhiyyet’in gereği Esmâ-i İlâhiyye’nin hepsinin hakkını korumaktır. Ehli küfrün de hakkını koruyor derken, onun vücûdunun devamını sağlıyor, ihtiyacını veriyor.
Müslümana, Müslüman olduğu için mi, imân ettiği için mi rızkını veriyor.? Yok. Kâfir, kâfir olduğu için mi rızkını veriyor? Allah olduğu için. Hem kâfirin hem mü’minin rızkını veriyor. Çünkü Ulûhiyyet bunu gerektiriyor. Her mertebedeki varlığın hayatiyetini koruması gerektiğinden hepsinin hakkını vermesi gerektiğinden, hepsine hayat hakkı tanıyor. Aksi halde kâfirler, kâtiller kötü dediğimiz gurup olmasa, dünya imanlılara kalacak. Nasrettin hocanın dediği gibi dünyada ne zaman kıyamet kopacak deniliyor? Herkez bir tarafa gittiği zaman diyor. Herkez geminin bir tarafına binse, gemi batar, durmaz. Onun için biraz soluna, biraz sağına
gidilecek ki gemi dengeli dursun. İşte Allah Esmâsı bu dengeyi sağlıyor. Hepsinin hakkını veriyor. Ve bu tövbe Sûresinin başında olmayan besmeleyi C. Hakk nereden getiriyor. kimin lisânıyla kime gönderiyor.
Ve “Bismillâhirrahmânirrahîm” ümmeti muhammede ait bir besmele iken 114 de biri diğer peygamberlere verilmiş oluyor. Ondan da birine verilmiş oluyor. 114 ölçü içerisinde biri sadece diğer peygambere verilmiş oluyor. Ki Süleymân (a.s.) ma büyük mülk verildiğinden o mülkün içinde de bu besmele vardır, işte zâhir ve bâtın. Dünyada o güne kadar hiçbir kimseye verilmeyen zâhir mülk ona veriliyor. o güne kadar kimseye verilmeyen ilim ve o ilmin en değerli bölümü de “Bismillâhirrahmânirrahîm.” Süley-mân (a.s.)a verilen, Ve bu Âyet-i Kerîme ne kadar sağlam bağlantılar üzerine bina edilmiş olduğu görülüyor Kûr’ân-ı Kerim, Neml Sûresi’nin 30. Âyet-i Kerîme’si.
Neden 31 değil ?
113, 113’ün başındaki o bir (1) var ya. İşte o 1 buradaki 30 un arkasına koyduğumuz zaman o da 31 olmakta. Buradaki de 13 kalmakta. İşte bu da bize açık olarak gösteriyor ki besmele-i şerifenin Süleymân (a.s.) ma verilmesi 13 ün rahmetinden. Yani Hz. Rasûlüllah Efendimizin rahmetinden, Süleymân (a.s.) ma verilen rahmetlerden bir tanesi. Yani Hz. Rasûlüllah (a.s.) ın kanalından lütfen verilmiş bir hikmet’tir bu. Yani 114 de 1.
114 rahmetin 1 tanesi Beni İsrâîl kavmine verilmiş oluyor. 114 tane ilim deryasından 1 tanesi Beni İsrâîl’e verilmiş oluyor. Çünkü besmele her şeyin kaynağı, anası dedik ya, “Bismillahirrahmanirrahim,” ümmeti Muhammed in besmelesi.
“Biismi eba, ve ebi ve Rûh-ul Kudüs” İsevilerin besmelesi.
“Biismi Rabbık” Mûsevîler’in besmelesi. Asli olarak Süleyman as mın da besmelesi, bu. Sadece biismi rabbik, rabbinin ismiyle diye ama Hz. Resulullahın rahmetinden alemlere rahmet olmasından 1 besmele onlara tahsis edilmişdi. Ümmeti muhammedin ihtiva ettiği ilim ile, yücelik ile hakkın indindeki yeri ile, diğer kavimlerin arasındaki fark çok açık gözükmekte. Yoksa bu Âyet-i bir başka sayılı, o Sûre’nin bir başka sayılı yerinde de ortaya getirebilirdi. 20 de derdi, en son onu alırdı. 3 de derdi. ve Tam mevzunun olgunlaştığı yerde besmele kullanılıyor.
Bazı kitaplarda yazar, hâdisenin bir gelişi olur, bir olgunlaşması olur ve bir de tam açığa kavuştuğu yer olur. İşte ana fikir yapısı o kitabın en mühim yeri orasıdır. İşte bu Sûrenin de ana fikir yapısı bu besmele-i şerifenin olduğu 30. Âyet-i Kerîmesi’dir. 113 baştaki 1’i alıp da 30’un önüne koyduğumuzda 0 sıfır olarak gördüğümüzde 13 kalmakta veya diğer şekliyle 30’un yanına koyduğumuzda 31 , tersini çevir 13 olmaktadır.
Nereden bakarsak bakalım buradaki besmele-i şerifin Hz. Râsûlüllah Efendimiz hakikatinden oraya rahmet olarak verildiğinidir. Eğer bu verilmemiş olsaydı besmele-işerif bu Sûrenin başına konsaydı 114 kaynaklı bir besmele sistemi olacaktı. O zaman 13’u bulamıyorduk. 1+1+4=6 rakkamı ortaya çıkacaktı. 13’ü tutmuyor ölçüler. 114’den 1’ini alınca 113 kaldı. o 113’de 1’i alıp 30 un önüne koyduğumuz zaman 2 tane haşmetli 13 açık olarak ortaya çıkmakta. İlâh-î mantıkla ulaşılan sayı işleri.
4. kasetin 2. yüzü. 30.09.2003
Not= “Yukarıda bahsedilen bölümler tekrar gibi gözüyorsa da, aslında başka günlerde ve başka kimselere yapıldığı için onlarında bunlardan haberleri olması için değişik şekilde tekrarları olmuştur. Asla sadık kalmak üzere böylece kaydedilmiştir.”
(30 - 43. ayetler arası)
(30. Âyet-i Kerîme) İnnehu min Süleymâne ve innehu bismillahirrahmanirrahim Ayette belirtilen mektubu aldığı zaman Belkıs (31. Âyet-i Kerîme) Bu mektubu alıp ta sakın gurur, kibirlenenip de mektuba karşı gelmiyesin diye mektubun içinde Müslüman olarak bana gelin diye daveti vardı. Süleyman (a.s.) mın. Belkıs dedi ki!
(32. Âyet-i Kerîme) Ey benim ileri gelenlerim, akıl danışalım, bana bir yol gösterin. Bu mektup hakkında neler yapalım diye iştişarede bulunalım diye meclisini topladı. Genelde bugün de öyle yapılıyor ya. Aile meclisi, iş yerlerinde idare meclisi toplanabiliyor. Birkaç fikir ortaya sürülüyor.
(33. Âyet-i Kerîme) “Kâlû nahnu ülû kuvvetin ve ülû be’sin şedidin vel emrü ileyki fenzuri maza te’mürin.” Biz kuvvet sahibiyiz ve bu kuvvetimiz şedittir.Techizatımız hazır. Biz her zaman savaşa hazırız. Vel emrü ileyki bu iş sana düşer. Bize emir vermek. Sen bize emir ver yeterki biz savaşa hazırız diye. Fenzuri maza te’mürin, o zaman gör bak biz neler yapacağız. Melike dedi ki.
(34. Âyet-i Kerîme) Muhakkak ki hükümdarlar, melikler bir yere girdikleri zaman. Biz savaş yaparsak ve yenik düşersek, onlar da bizim memleketimize girerlerse, onlar oranın büyüklerini azîzlerini, zillete düşürürler. Varlıklarını ellerinden alıp dağıtırlar. Tarihte de böyle görülmüş zaten. Onlarla savaş yaparsak zillete düşeriz diye, savaş etmemek yönünde fikirlerinin olduğunu söylüyorlar.
(35. Âyet-i Kerîme) Hediyelerle haberci göndere-ceğim. Bakalım oraya gönderdiğimiz elçiler nasıl bir haber
le dönecekler. Böyle bir tedbir de yapalım. Beyan etmiş oluyor. Bunu bizim kendi üstümüzde düşünürsek, nefsimiz bizim eğer mantıklı bir nefis ise, yani o nefsimize belirli bir eğitim vermiş isek, Hakk’tan gelen emirlere karşı çıkılmaması yönünde o dahi tavsiyede bulunuyor. Kendi kendine emrinde olan güçlere. Bedeni güçlere tavsiyede bulunuyor. Biz ihtiyatlı olalım. Biz savaş yapmayalım. Emirler bizim mülkümüze girerlerse Bizi darmadağın ederler. Bizim elimizde yani nefsani yönden, bizim elimizde, hiçbir güç kalmaz. Bütün kuvvetimizi yitiririz korkusuyla elçi gönderirler.
(36. Âyet-i Kerîme) O gönderdikleri elçi Süleymân (a.s.) ma geldi. Bu kadar şeylerle benim gözümü mü boyayacaksınız gibilerden. Allah bana sizin getirdikleriniz-den daha hayırlısını verdi. Siz bu hediyelerle seviniyorsunuz. Benim saltanatım içerisinde hiçde böbürlenilecek şeyler değil. Birçok rivayetler vardır bu hediyeler hakkında. Belkısın elçisinin ismi “Müezzir bin Amr” mış. Hediyeler kadın elbiselerinde oğlanlar, oğlan elbiselerinde cariyelermiş. Bir bakıma sınamak istemişler.
Süleyman (a.s.) gerçekten peygambermi, yoksa hükümdar mı? Eğer peygamberse bizim bu sınama ile yaptığımız şeyleri bilir. Hükümdarsa anlamaz. Ona göre tedbirimizi alırız. Peygamberse yapacak bir şeyimiz yok. Hükümdarsa belki de savaşırız diyor. Bir hokka içinde deliksiz bir inci varmış. bir de eğri delinmiş boncuk. Mücevharat, altın, gümüş, Bazı kıymetli mallar varmış o hediyelerin içinde. Eğer Süleymân (a.s.) peygamberse bunları size haber verir demişler. Daha hediyeler kendisine gelmezden önce Süleyman (a.s.) haber alıyor, daha yolda. Kapalı kutuda olan bir inciyi bir kurda deldiriyor. Boncuğa da bir iplik taktırıyor. Oğlanlarla cariyeler de geldiklerinde onlara ellerinizi yüzünüzü yıkayın diye su veriyor. Meğerse o zaman ki adete göre
cariyeler suyu bir ellerinden alıp, diğer ellerine dökerlermiş. Avucuna su alıyor. Sol eline alıyor, sağ eline döküyor, onunla yüzünü yıkıyormuş. Oğlanlarsa nasıl eline su dökerlerse o eliyle yüzünü yıkıyormuş. Adetleri böyle imiş. Süleyman (a.s.) ma da bu bildirilmiş. Şimdi onlar tam ters olduklarından, bayan elbisesi içinde oğlan, oğlan elbisesi içinde cariyeler. Üzerindeki elbiseleri değiştiriyor-lar ama adetlerini değiştiremiyorlar. Oğlan elbisesi içinde cariyeler. Dış görünüşü oğlan yaptıkları iş cariyelerin işi. O şekilde yıkıyorlar. Bayan elbisesi içinde oğlanlar, bayan görüntüsünde ama ellerine su geldikleri zaman oğlanlar gibi yıkıyorlar. Böylece kimlikleri çözülmüş oluyor. Elbiselerin içinde değişik kimlikleri olduğu anlaşılmış oluyor. İşte Belkısın elçisi bunları görünce bunun bir hükümdar olmadığını, kendisinin de mucize göstererek kurdukları bütün düzenleri bozduğu, kendisinin peygam-ber olduğu anlaşılıyor.
(37. Âyet-i Kerîme) Süleyman (a.s.) elçiye geriye dönün. Mü’min olmazsanız aynen ben belkısın söylediği şekilde orasını öylece alt üst ederim diyor. Onlara gelirim ordularımla. Beni karşılıyamazlar. Bana üstün gelemezler, ezer geçerim. Onları bulundukları yerden çıkartırım. Zelil hale düşürürüm. Onlarda aşağılanmış olurlar. yani küçük düşerler karşımda, yerlerini de kaybetmiş olurlar. Aynen Belkısın daha evvelce söylediği sözü Süleyman (a.s.) tekrar etmiş oluyor. Hani demişti ya, Belkıs: Melikler azizlerini zelil ederler diyor. O halde imân ederek gelsin diyor. Bu sözleri alınca o şekilde olan halleri de görünce anlıyorlar ki, buna ancak itaat etmek mümkün. İşte bizde gerçek aklımızı iradeli olarak kullanırsak, nefis mülkünü böyle yaparız. Yapmamız gerekir ayrıca. Bunların hepsi bir peygamberler kıssası içerisinde ve hikayeler içerisinde C. Hakk bize nefsimizle olan münasebetleri bölüm bölüm bize bildirmekte. Bunlar sadece tarihte vuku bulmuş vak’alar değildir.
Şu anda da gelecekte de yaşanmakta olan her birerlerimizin hayat senaryoları, o bölümlerdeki hayat hikâyemiz. Süleymân (a.s.) tabi bu kadar ultimatom bu kadar sözden sonra gelecektir diye o da meclisini topladı.
(38. Âyet-i Kerîme) Hanginiz bana onun tahtını getirecek. Neden? Tekrar büyük bir keramet mucize göstermesi tekrar bir tatmin olması için, hayretler içinde kalması için ve süleymânın gücünü görmesi için. O bize Müslüman olarak gelmezden evvel mecliste bulunanlardan, cinnilerin daha ileri olanlarından 1 tanesi (39. Âyet-i Kerîme) Ben onu sana getiririm dedi. Ne zaman? Sen oturduğun yerden, makamından kalkıncaya kadar getiririm dedi. Muhakkakki ben bunu yaparım. Benim bunu yapacak gücüm var.
(40. Âyet-i Kerîme) Bir kişi daha söz aldı. 1. cisi ifritlerdendi. Diğeri de yanında kitap ehlinden olan birisi. Ne demek? O zaman hangi kitap vardı. Tevratı şerif. Davut (a.s.) gelen Zebur da vardı. Kendisinde tevratın hakikatinden olan bir kimse, Tevrat ilmini bilen kimse vardı. Tevrat ilminin içerisinde kabala denilen bir kitap var ellerinde. Onun içinde tevhitle, vahdetle ilgili bölümler var. Ortaya çıkarmıyorlar. Sadece alimlerin, papaz ve hahamların ellerinde bulunan bir kitap. O ilme sahip olan bir kişi. Ben onu sana getiririm. Sen gözünü açıp kapayıncaya kadar ki kısa sürede getiririm dedi. Ve Süleymân (a.s.) onun getirmesini istedi. İstikrarlı olarak bozulmadan kırılmadan o arş gelmiş. Kendi hali üzerine gelmiş. Bunun üzerine Süleymen (a.s.) “Heze min fadli rabbî” Dedi. Şimdi burada sebepler var. Kitabın yanındaki ilimden kendisine ilim verilen bir kişi olduğu bunun da Asaf bin Berhiya olduğunu kitaplar yazıyor. Süleymân (a.s.)ın veziri. O veya ifrit yani hangisi getirmiş olursa olsun. Burada (39. Âyet-i Kerîme) getiriyor demiyor.
Bakın oradaki Süleymân (a.s.) mın irfaniyetine. Bu benim rabbımın fazlındandır, diyor. Oradaki kişinin fazlındandır demiyor. Mucizeyi kişiye yüklemiyor.
O fiili kişiye yüklemiyor. O kişide ki, Hakk’ın ilminin zuhurlarından bahs ediyor. Rabbimin işi bu diyor. Kişinin işi değil diyor. Rabbi ne yaptı. Kişiyi kullanarak bu işi yaptı. Tabi Allah, Allah olarak melek de gelip te nur gibi, bulut gibi, rüzgar gibi gelipte onu oradan alıp götürecek hali yok. Gerekirse öyle yapar. ama C. Hakk her bir Esmâ-i İlâhiyyesi’nin zuhura gelmesi için sebepler halk etmekte, sebepsiz bir şey meydana gelmemekte. İşte orada İlâh-î kudretin zuhura gelmesi Asaf Bin Berhiya adlı kişinin varlığında, mevcudiyetinde zuhura gelmiş oluyor. O halde başımıza her türlü hal geldiğinde iyilik ve zorlukla ne gelirse o kişilere onu atf etmeden, Rabbı’mın lütfudur diye kabullenmemiz gerekir. Kişileri görmemeye çalışalım. Çünkü kişiler bir âlet. Çünkü her birimiz bir âletiz. C. Hakk bizden fiillerini işlemekte. İşte elden bahs ederken “yedullahi fevke eydihim.” (48/10. Allah’ın eli onların elinin üstündedir) “Tebarekellezi biyedihil mülk”. (67/1.Elindeki güç “mülk” ne kudretlidir.) diye İşte C. Hakk bizlere şuur verdi. Bu şuurlarla (26/40)“Heze min fadlı rabbi” karşı tarafa dedirtecek mükemmel fiilleri işlemeliyiz.
Bakın biz, bize geleni biz düşünüyoruz. Karşı tarafın bize olan tecellisini düşünüyoruz. Ama biz de herhangi bir kişiye C. Hakkın rahmet Esmâsı ile muamele yapmışsak, Alîm Esmâsı ile muamele yapmışsak, Rezzak Esmâsı ile muamele etmişsek, bir yardımda bulunmuşsak, karşı taraf bunu bilsin veya bilmesin aslında o kendi ruhaniyetinden “heze min fadli rabbi” sözünü söylemiş olur. Ama bunu bilirse söylerse daha güzel söylemiş olur. Ona gelen fazilet Rabb’in emriyle bizim elimizden çıkmış olur. Karşı taraftan bize böyle bir şey, bir güzellik geldiği zaman, kimin
elinden çıkarsa çıksın, geldiği zaman, havadan gelir, sudan, yerden, taştan gelir. Nerden ne şekilde gelirse gelsin. Nefsimize tabiatımıza uyarsa hoşluk vereir. Uymazsa biz biraz ondan uzak dururuz. ama acaba ruhumuza uyuyor mu? uymuyor mu? İşte mühim olan tabiatımıza dağilde onu ruhumuza uydurabilmek. Ki her türlü hadise ruhumaza uyar. Çünkü ruhumuzun tabiatı olmadığı için o “- , +” diye orada ayrılmaz. - , + diye bilinen şeyleri cesed ayırmakta. Cesedin duyguları olduğu için, duygu yönüylede başımıza acılar geldiği zaman acı, zor. Tatlı, güzellikler, lütuf gibi olanlar, geldiği zaman, lütuf güzellik diyoruz. Halbuki rûhumuza göre işler böyle değil. Ama biz rûhumuzu cesed yapmışsak, rûhumuz cesedin hükmü altındaysa ona da aynı. Biz cesedi rûhumuzun hükmü altına vermişsek. Cesedi rûhumuzun, hükmüne, ilmine gücüne girmişse zâten o zaman sorunumuz olmaz, Ozaman zâten her şey “heze min fadlı rabbî, Şeyh Sâdii Şirâzî ömrünü fakirlikle geçirmiş. Bostan, gülistan gibi kitaplar bırakmış. O bir gün akşam üstü hava kararmak üzereyken, bir köye varmak için yola devam ediyor, Ormanın kenarında gidiyor, çok uzaktan bir karartının kıpırdadığını görüyor. Uzaktan hayvanat mı ne olduğunu bir türlü benzetemiyor. İnsana benziyor kısa. Hayvana benziyor kısa fakat, hayvan gibi değil. Daha evvelce o çalışanlardan geçerken ya rabbi demiş bana bir ayakkabı paracığı vermedin, demiş. Ayağıma dikenler batıyor yollarda diye de gönlünden geçiriyormuş. İşte bu gönlünden geçirdiği sıralarda, karşıdan o karartıyı, o hereketi görüyor. Neyse ihtiyatlı olarak yavaş, yavaş yaklaşıyor. Yaklaştığı zaman bakıyor ki insân imiş ama ayakları tamamen yok. Elleriyle hop hop gidiyormuş. Ozaman içinden bu ayeti söylüyor. ”haza min fazli rabbi” lisânen değil ama onu yaşıyor. Ya rabbî ayakkabım yok ama ayaklarım var, şükür deriz. İşte bizde bazen sıkılırız.
Okadar fazla artılarımız var ki o eksileri değil artıları görerek rabbımıza şükür etmeli. Ezberleyelim bu Âyeti. Bakın bu çok büyük bir lutuftur. Her an bu her nefes bu Âyet-i söyliyelim. Her aldığımız nefes onun fazlıyla olmakta. Fadlı da fazlı da olur.
Umredeyken Tarık-isminde arkadaşımız ilk günlerde çok büyük otel-yeni açılmış-otel boşça ve rahatmış.3-5 gün geçtikten sonra umreciler artmış. Otel hareketlenmeye başladı. Asansörler hareketlenmeye başladı. Sıra bekliyorduk. Arkada da bekleyenler var. Akşamüstü yukarı çıkacağız. Üç kişilik bir grup geldi. Arap grubu bir hanım Arabi iki de Arabi kardeşler. Kapıdan girmeye başladılar. Orada bir gürültü geldi zâten başımıza. O arap hanımı çok bağırıyormuş 2 tane kişiye. Bütün otelciler, görevliler, umreciler ayağa kalktı, asansörün kapısına kadar bekliyorlar bizle birlikte oradan nasıl yağdırıyor o arap kadın neler söylediğini anlamıyoruz ama şiddetle bir şeyler anlattığı bağırdığı açık. Tarık Bey orada “Haza min fadlı rabbi” diyip bizim hanımlar öyle bağırmıyor, diye..
Bu Âyet-i kerîme’yi de ben demiştim başımıza herhangi bir şey geldiğinde vird edinelim hep birlikte diye, oradan hatırında kalmış. Bu Âyet orada yaşanan bir Âyettir. Her birerlerimizin başında da bu tip şeyler vardır. Vird edinelim. Zorlanıyorsak eğer güç veriyor, lütf varsa o lütfun karşılığını anında takdim etmiş oluyoruz. Hakkın bizimle birlikte olduğunu onu unutmayacağımızı her an onu lisâne getirdiğimizi düşünmeye gönlümüze muhab bete getirdiğimizi belirtmiş oluyoruz böylece. Ve bizi gafletten uyandırıyor ve hâdiseleri analiz etmemize faydası oluyor. Hangi bir hâdise karşısında nasıl hareket ediyoruz bize bunu belirtmiş oluyor. İşte Belkısın tahtı kırılmadan o kadar yerden getiren rabbına Asaf-ı vâsıta yaparak onu gördüğünde Ya rabbı sen ne yücesin. Sadece