Fî bid'i sinîne li(A)llâhi-l-emru min kablu vemin ba'd(u)(c) veyevme-iżin yefrahu-lmu/minûn(e)
(2-5) Rumlar, yakın bir yerde yenilgiye uğratıldılar. Onlar yenilgilerinden sonra birkaç yıl içinde galip geleceklerdir. Önce de, sonra da emir Allah'ındır. O gün Allah'ın (Rumlara) zafer vermesiyle mü'minler sevinecektir. Allah, dilediğine yardım eder. O, mutlak güç sahibidir, çok merhametlidir.
(Bu da) birkaç yıl içinde (olacaktır). Onların bu yenilgilerinden önce de sonra da emir Allah'ındır ve o gün müminler, sevineceklerdir.
Bu ayet, gelecekteki bir zaferi müjdeleyerek Allah'ın mutlak iradesini ve müminlerin sevincini vurgulamaktadır. 'Bid'' kelimesi belirsiz bir sayıya işaret ederken, 'emr' Allah'ın hükümranlığını, 'yefrahu' ise müminlerin bu ilahi takdire olan sevincini ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'bid'' kelimesinin üçten dokuza kadar olan sayılar için kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'fî bid'ı sinîn' ifadesi, Rumların yenilgilerinden sonraki zaferlerinin bu sayı aralığındaki yıllar içinde gerçekleşeceğine işaret eder, kesin bir zaman dilimi vermez, ancak yakın bir geleceği ima eder.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'bid'' kelimesinin tekil ve çoğul arasında bir geçişi ifade ettiğini ve genellikle üç ile dokuz arasındaki sayıları kapsadığını açıklar. Ayetteki kullanımı, Allah'ın takdir ettiği zamanın bu aralıkta olduğunu, ancak kesin bir sayı belirtmeyerek gayb bilgisinin Allah'a ait olduğunu gösterir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'bid'' kelimesinin Kur'an'da belirsiz bir azlığı ifade etmek için kullanıldığını ve genellikle üç ile on arasındaki sayıları kapsadığını belirtir. Bu ayette, Rumların galip geleceği sürenin çok uzun olmadığını, ancak tam olarak ne kadar olduğunu sadece Allah'ın bildiğini vurgular.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'el-emr' kelimesinin burada 'hüküm' ve 'iş' anlamında kullanıldığını belirtir. 'Lillâhi'l-emr' ifadesi, tüm işlerin ve hükmün yalnızca Allah'a ait olduğunu, O'nun iradesi dışında hiçbir şeyin gerçekleşmeyeceğini vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'emr' kelimesinin hem 'söz' ve 'emir' hem de 'iş' ve 'hâl' anlamlarına geldiğini açıklar. Ayetteki 'lillâhi'l-emr' ifadesi, geçmişte ve gelecekte tüm olayların ve kararların mutlak sahibinin Allah olduğunu, O'nun kudret ve iradesinin her şeyi kuşattığını belirtir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'emr' kavramının Kur'an'da Allah'ın yaratıcı ve yönetici iradesini, O'nun evreni düzenleyen ve yönlendiren mutlak gücünü ifade ettiğini belirtir. Bu ayette, Rumların yenilgisi ve zaferi gibi olayların, Allah'ın 'emr'i dahilinde gerçekleştiğini, yani O'nun takdiri ve planı olduğunu vurgular.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'yefrahu' kelimesinin 'sevinmek' anlamında kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'yevmeizin yefrahu'l-mu'minûn' ifadesi, müminlerin Rumların zaferine sevineceklerini, çünkü bu zaferin Allah'ın vaadinin gerçekleşmesi ve O'nun yardımının bir tecellisi olduğunu gösterir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'ferah' kelimesinin kalpte oluşan bir neşe ve mutluluk hali olduğunu açıklar. Ayetteki kullanımı, müminlerin Allah'ın vaadinin gerçekleşmesiyle duyacakları içten ve samimi sevinci ifade eder, bu sevinç aynı zamanda Allah'a olan imanlarının bir göstergesidir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'ferah' kavramının Kur'an'da genellikle Allah'ın lütfu ve yardımı karşısında duyulan olumlu bir duygu olarak kullanıldığını belirtir. Bu ayetteki 'yefrahu'l-mu'minûn' ifadesi, müminlerin Allah'ın takdirine ve O'nun kendilerine olan desteğine duydukları şükran ve memnuniyeti vurgular.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'mü'min' kelimesinin 'emniyet' ve 'güven' kökünden geldiğini ve Allah'a iman eden, O'na güvenen kişiyi ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'el-mü'minûn' ifadesi, Allah'ın vaadine kesin olarak inanan ve bu vaadin gerçekleşmesiyle sevinecek olan topluluğu işaret eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'îmân'ın 'tasdik' ve 'güven' anlamlarını içerdiğini ve 'mü'min'in de bu tasdik ve güveni kalbinde taşıyan kişi olduğunu açıklar. Bu ayette, Rumların zaferinin müminler için bir sevinç kaynağı olmasının nedeni, bu olayın Allah'ın vaadinin bir tecellisi olduğuna olan sarsılmaz imanlarıdır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'mü'min' kavramının Kur'an'da sadece inanmakla kalmayıp, aynı zamanda Allah'a teslimiyet gösteren ve O'nun emirlerine uyan kişiyi ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'el-mü'minûn', Allah'ın takdirine güvenen ve O'nun yardımına sevinen, bu sayede imanlarının sağlamlığını gösteren bir topluluktur.
Rûm Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
30/3- Fakat böyle bir zamanda Allah Teâlâ, Resulüne gayptan şu haberi bildiriyordu: Bununla birlikte onlar, bu yenilgilerinin ardından kesinlikle galip gelecekler. Hem uzak değil. Birkaç yıl içinde ki, "bıd" kelimesi üçten dokuza kadar olan bir sayıyı ifade eder, nitekim bu âyet inince Hz. Ebu Bekir (r.a.), o sevinen müşriklere şöyle demişti: "Allah, sizin gözlerinizi aydınlatmayacak, peygamberimiz haber verdi. Yemin ederim ki, Rumlar birkaç yıl içinde İranlılara mutlaka galip geleceklerdir." Buna karşı Übeyy b. Halef: "Yalan söylüyorsun, haydi aramızda bir müddet tayin et, seninle bahse girelim." dedi ve her iki taraf ta on deve üzerine bahse girişip, üç yıl müddet tayin ettiler. Ebu Bekir, durumu Resulullah'a haber verdi. Resullullah (s.a.v.) "Bıd', üçten dokuza kadardır, miktarı artır, müddeti uzat." buyurdu. Bunun üzerine Ebu Bekir çıktı, Übeyy'e rast gelince o: "galiba pişman oldun" dedi. Ebu Bekir de: "Hayır" dedi, gel seninle bahsi artıralım, müddeti de uzatalım, haydi dokuz seneye kadar yüz deve yap. O da: "Haydi yaptım" dedi. Tirmizî'nin Sahih'inde rivayet ettiği üzere "Bedir" günü Rumlar, İranlılara galip geldiler, Ebu Bekir de sonra onu Übeyy'in vârislerinden aldı, peygambere götürdü. Peygamber (s.a.v.) de ona: "Bunu tasadduk et" buyurdu.
30/4- Önünden de sonundan da emir Allah'ın, yani Rumlar galip gelecekler diye ondan sonra emir ve irade, hüküm ve kumanda Rumların olacak zannedilmesin; onlar galip gelmezden önce emir, ne onların, ne İranlıların olmayıp Allah'ın olduğu gibi, onların galip gelmesinden sonra, yine Allah'ındır. O, önce onları mağlub ettiği gibi, sonra da eder. Hem de o gün, yani Rumların, İranlılara galip geleceği gün müminler sevinecek Allah'ın yardımıyla, yani ötede Rumlar, İranlılara galip gelirken aynı zamanda beriden müslümanlar da Allah'ın yardımıyla müşriklere karşı zafer elde edecekler, yalnız Rumların galip gelmesiyle değil, Allah'ın özellikle kendilerini galip kılan yardımıyla sevinecekler. Müminlere bu şekilde vaad edilen bu yardım, bu sevinç, "Bedir" zaferidir. Nitekim Teberî Tefsiri'nde "O Bedir'de müminlerin, müşriklere galip gelmesidir." demiştir.[10]
Yine âyet sayılarına bakarsak; 30+3= 33 ve 30+4= 34 tür.
(33) Mescid-i Nebevideki ilk direk sayısı ve Îsâ (a.s.) ın göğe alındığı yaşıdır.
(34) Mescid-i Nebevenin 2. Direk sayısı 54 tür. 54 ün 34 ile bağlantısı nedir dersek, 54. Sûre Kamer sûresidir. Ve Kamer sayısal değeri 340 tır.
Şems sûresinden bu hakikat-i okuyup, anlamaya çalışalım. (Murat Derûni)
وَالْقَمَرِ إِذَا تَلَاهَا
(91/2) (Vel kameri izâ telâhâ.)
(91/2) “Ve onu takip ettiği zaman aya.”
Yeri gelmişken “Kamer-ay”ın da sayı değerlerine bakalım ( ) “Kamer. (قKâf-100) (مMim-40) (ر Rı-200). Toplarsak (100+40+200=340) genel toplam (340) tır.
Diğer bir şekilde sıfırları çıkararak toplarsak. (1+4+2=7) gene yedi dir. (Bu sayı değerlerinden de birçok kıyasi sayı değerleri çıkabilir, en kolay görünenlerine bakalım.
(1) Tevhid, teklik, âlemin birliği. (4) dört mertebe. (2) zâhir bâtın’dır. Toplu olarak (7) ise nefis mertebeleridir. Kaf’ın üstündeki iki nokta ise biri İlâh-î benlik, diğeri ise zuhura tanınan izafi benliktir ki varlığının varlığı, bu izâfi benlik noktası ile zuhur etmektedir.
(ق Kâf) kudret-i İlâhiyye sıfatının temsilcisidir. “Kün-ol” der, (ف Fe) (ى Ye) Feyekünü-hemen olur. “Ye” “Fe”nin aynası, “Fe” ise, “Kaf”ın aynasıdır. Kudret-i İlâhiyye sahibi olan Zât-ı mutlak, kudret “kâf-ı” ile “kün-ol” dediğinde oda “Fe” ile hemen oluş başlar, bu yüzden benlik noktası tektir çünkü olduran birdir. Ancak “ye”künü-hemen olur.” Bu oluşta tekrar, noktalar iki olur ancak bu sefer alttadırlar ve varlık yükünü çeken onlardır, çünkü İlâh-î ve izâfi benlik birlikte, nefsi benliğin perdelenmiş olarak içindedirler.
İşte bu “ye” “Yakîn” halinde olan birey bunları bünyesinde yüklendiğinden bu hakikatleri idrak etmiş olmalıdır. Ğüneş İlâh-î benliği kamer, İzâfi benliği, bunların zuhur mahalli ve yüklenicisi olan kendiside Nefsi benliğidir.
Varlığımızda güneş Rûh-u, Ay kalbi, beden nefsimizi, ifade etmektedir. İlmi İlâhiye olan Güneş-Şems, fecr’den itibaren ilmi İlâhiye gecesinde lâtif olan varlık ilimleri ve onların zuhur mahalleri doğmaya ve aydınlanmaya başlar varlıkalrın tam ma’nâsıyle tesbit edilmesi kuşluk vaktinde olurki yeminin bir Hâli de varlıkların kemâli ile ortaya çıkıp zuhur ettikleri zamandır. Bundan sonra ikindiye kadar bu ilân ve şehâdet devam eder sonra zevale dönerek, artık yavaş, yavaş gene kendi bâtın hakikatlerine doğru yola çıkarlar. Bu tecelli ve zuhur o kadar şiddetlidir ki, beşer gözü perdesiz-vasıtasız ilmi İâhiyye güneşine bakamaz, eğer ısrarla bakmaya devam ederse gözleri bozulur.
İşte bu bakış ve müşahedenin daha kemalli olması için Zât-ı mutlak, mutlak tecelli ve zuhur mahalli olacak ve daha kolay idrak edilebilinmesi için kendisinin yansıtıcısı olan “Kamer-ay”ı devreye sokar ve oradan “Nûr-u Muhammed-î” olarak, daha kolay gözlenecektir, haliyle gene âlemleri aydınlatmaya devam edecektir.
(36/40) “Ne güneş için lâyık olur ki, o ay'a yetişmiş olsun. Ne de gece için lâyıkdır ki, gündüzü geçmiş bulunsun ve hepsi de birer felekte yüzerler.” Güneşe lâyık olmazki, Kamer-ay’a yetişip onu hükümsüz bıraksın. Dünyamızdan göğe baktığımız zaman en güçlü ve büyük olarak Şems ve kameri görmekteyiz. İşte bunlar bizim zâhir bâtın hakikatlerimizi ifade etmekle birlikte rızıklarımızın da temin kaynaklarıdır. Zâhiren böyle olduğu gibi bâtınen de böyledir. Şems Zât- İlâhiyye’nin zuhur ve tecelli mahalli kamer-ay ise Hakikat-i Muhammediyye’nin zuhur ve tecelli mahallidir. Oyüzden bu iki mertebe bir birlerinin hükümlerini ortadan kaldırmak Âyet-i Kerime de belirtildiği gibi onlara yakışmaz. Kendi hakikatlerinde ve ayrıca İrfan ehlinin gönül semalarında yüzer giderler.
Bu ikisinin de zuhur mahalli ve faaliyet sahası bizim için bu arz dünyamızdır. Diğer taraftan da, bâtınen onların zuhur mahalli İnsân-ı Kâmilin hakikatidir. Hakikat-i İlâhiyye hakikat-i Muhammediyye, İnsân-ı Kâmilin hakikatinde birleşirler, onlarında zuhurları olan İnsân-ı Kâmil-in toprak arz bedenleri bu tecellilerin zuhur ve faaliyet alanıdır ve bu hâdise bir birini takip edip gitmektedir. İşte bu yüzden “Ve onu takip ettiği zaman aya.” Kamer-Ay’a kasem-yemin edilmiştir.[11] “ İz- -T.B- ”
Salikin kendi varlığında sıfât mertebesi hakikatleri ve güneş ve ayın hakikatleri idrak edildiği zaman hayali güneş ve nefsi emmare şeytanının ateşi ile olan savaş kazanılmış olacaktır.
Bedri münir yani tüm varlığına Nuri Muhammedi aydınlatmış olacaktır. (Murat Derûni) Yolumuza bir ressam hikayesi ile devam edelim;
Subject: RESSAM HİKAYESİ
Date: Thu, 19 Jan 2012 01:03:48 +0200
BİR RESSAM HİKÂYESİ
BİSMİLLÂHİRRAHMâNİRRAHÎM
Selâmünaleyküm sevgili Babacığım Ressam hikâyesi ile ilgili gönlüme gelenleri aktarmaya çalıştım. Teşvikleriniz ve yönlendirmeleriniz bize hep yeni ufuklar açıyor. İnşeallah her çalışmada farklı yönleri farklı özellikleri farklı bakış açılarını geliştirmeyi başaracağız. Selâm ve hürmetlerimle efendim Verilen bilgileri değerlendirdiğimizde ressamı ve eserlerini çalışmalarını değerlendirdiğimiz de:
1- Ressamın sadece hayvân sûretleri çizip hayvân resimleri yaptığını
2- Başka yapılacak resimlerinde olduğunun farkında olduğunu ancak ressamın başka sûret ve resimleri çizmediğini
3- Resimlerin çiziminde kendisimi bir âlet olarak gördüğünü, resimleri “yukarıdaki çiziyor” demesinden anlıyoruz.
4- Çizenin yukarıdaki olmakla birlikte içlerini dolduranın kendisi olduğunu belirttiğini görüyoruz.
Ressamı eserlerini ve o anki mertebesini bu bilgilere göre ortaya koymaya çalışırsak.
Kazâ ve kader yönünden baktığımızda ressamın ilmi sûretinin-rabb-i has’sının (hakikatinin) - Hakka verdiği bilginin tasvir etmek, çizmek, musavvir isminin zuhur mahallerinden biri olmak konusunda olduğunu ve kendisi hakkında bunu kazâ ettirdiğini- hükmü böyle istediğini – ve durumun böyle gerçekleştiğini görüyoruz. Kaza edilen halde miktar, miktar – kader- olarak ressamda zuhura gelmektedir Bizim bakışımız hakikat mertebesindedir. Hakikat mertebesi bilgilerinden ef’âl mertebesini – fiilleri anlamaya ve anlatmaya çalışıyoruz.
Allah (c.c.) Saffat sûresi 37/96 âyetinde şöyle buyurur:
“vallahu halâkaküm vemâ ta’melun” mealen Sizi de yaptıklarınızı- amellerinizi-de Allah (c.c.) halketti.
Ressam’ın “bu resimleri yukarıdaki çiziyor ben içlerini dolduru-yorum” demesinden ef’âl mertebesinde olduğunu ancak ben içleri dolduruyorum sözünde henüz bu mertebeyi tam idrak edemediğini anlıyoruz. Çizerken kendini âlet görüp yukarıdakinin çizdiğini söylüyor. İçlerini doldururken ve boyarken ise bunu yapanın kendisi olduğunu söylüyor.
Allah (c.c.) A’raf Sûresi (7/54) de şöyle buyurur “Elâ lehulhalku vel emr” mealen;
“İyi bilin ki halketme ve emr –iş- O’na aittir.” Başka bir Âyette ise Rûm Sûresi (30/4)
“lillâhil emru min kablu ve min ba’du” mealen Başta ve sonda iş Allah’a aittir.
Bu Âyetlerden de anlaşılacağı üzere renk ve düzenleme seçeneği de yoktur. Zira “ İlim malûma –bilinene- tabidir. Bilinen ressama hangi bilgiyi veriyorsa bu bilgiye göre boyamak zorundadır.
Ressamın vakti ile doğa resimlerinde çizmiş olması muhtemeldir. Kendisindeki mâdeni ruh ve bitkisel ruhun etkin olup afaktakilerle iletişimi esnasında çizmiş olmalı ya da o dönemde resim yapmıyor ise çizmemiş olabilir.
Her ne var ise âlem de, Örneği var Âdem de.
Âdem ya da ressam kendisinde olanların kabiliyyetlerinin âlemdekilerle bağını faaliyete geçirip iletişimini ne kadar sağlarsa ya da hangileri ile sağlarsa kendisinde o yönde kabiliyetlerin zuhuru faaliyetler – görülür.
En…… A……[12]