Kul yeteveffâkum meleku-lmevti-lleżî vukkile bikum śümme ilâ rabbikum turce'ûn(e)
De ki: "Sizin için görevlendirilen ölüm meleği canınızı alacak, sonra Rabbinize döndürüleceksiniz."
De ki: "Size vekil kılınmış olan ölüm meleği canınızı alacak, sonra döndürülüp Rabbinize götürüleceksiniz."
Bu ayet, ölümün kaçınılmazlığını, can alma görevini üstlenen meleği ve nihai dönüşün Allah'a olacağını vurgulamaktadır. Kelimelerin semantik derinliği, ölümün bir son değil, bir geçiş olduğunu ve ilahi kudretin mutlaklığını ortaya koyar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Vefât kelimesi, bir şeyi tam olarak almak, eksiksiz bir şekilde elde etmek anlamına gelir. Allah'ın canları vefat ettirmesi, ruhları bedenlerden tam olarak almasıdır. Ayetteki 'yetevaffâkum' ifadesi, ölüm meleğinin ruhları eksiksiz bir şekilde teslim almasını ifade eder, hiçbir şeyin eksik kalmayacağını vurgular.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Araplar 'tevaffâ fulânun' dediklerinde, 'fulan öldü' anlamını kastederler. Burada 'yetevaffâkum' ifadesi, ölüm meleğinin sizin ruhlarınızı alması, yani sizi öldürmesi demektir. Bu, mecazi bir ifade olup, canın tamamen alınmasını ve yaşamın sona ermesini belirtir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Kur'an'da 'vefât' kavramı, sadece biyolojik ölümü değil, aynı zamanda ruhun bedenden ayrılması ve Allah'a dönüş sürecini de içerir. 'Yetevaffâkum' fiili, bu dönüşümün ilahi bir eylemle, yani ölüm meleği aracılığıyla gerçekleştiğini gösterir ve insanın kendi iradesi dışında bir gücün kontrolünde olduğunu vurgular.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Melek, 'el-elûk' kelimesinden türemiş olup, 'risalet' (elçilik) ve 'haber getirme' anlamlarına gelir. Allah'ın melekleri, O'nun emirlerini yerine getiren, O'nun adına hareket eden varlıklardır. 'Melekü'l-mevt' ise, ölümle ilgili özel bir göreve sahip olan elçidir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Melek, Allah ile peygamberleri veya Allah ile insanlar arasında elçilik yapan, nurdan yaratılmış, latif bir cisimdir. 'Melekü'l-mevt' ise, canları almakla görevlendirilmiş özel bir melektir. Ayetteki kullanımı, bu meleğin ilahi bir görevlendirme ile hareket ettiğini ve ölümün tesadüfi olmadığını gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Mevt (ölüm), hayatın zıttıdır. Kur'an'da farklı şekillerde kullanılır: canlılığın sona ermesi, hislerin yok olması, cehalet, uyku gibi. Ayetteki 'mevt' kelimesi, biyolojik hayatın sona ermesi ve ruhun bedenden ayrılması anlamındadır. 'Melekü'l-mevt' terkibi, bu ölüm olayını gerçekleştiren meleği belirtir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Mevt, ruhun bedenden ayrılmasıyla canlılığın sona ermesidir. Bu, Allah'ın takdir ettiği bir sondur ve her canlı için kaçınılmazdır. Ayetteki 'mevt' kelimesi, bu kaçınılmaz sonu ve bu sonu gerçekleştiren meleğin varlığını vurgular.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Vekâlet, bir işi başkasına havale etmek, onu o işe vekil tayin etmektir. 'Vukile bikum' ifadesi, ölüm meleğinin canları almakla görevlendirildiğini, bu görevin ona Allah tarafından tevdi edildiğini gösterir. Bu, meleğin kendi başına değil, ilahi bir emirle hareket ettiğini vurgular.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Vekâlet, bir işin sorumluluğunu üstlenmek veya bir başkası adına hareket etme yetkisine sahip olmak anlamına gelir. Ayetteki 'vukile bikum' ifadesi, ölüm meleğinin insan ruhlarını almakla özel olarak görevlendirildiğini ve bu görevin ilahi bir atama olduğunu belirtir. Bu, ölümün rastgele değil, belirli bir düzen ve görevlendirme ile gerçekleştiğini gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Rücû' (dönüş), bir yerden ayrıldıktan sonra tekrar oraya gelmektir. Kur'an'da genellikle ahiret dönüşünü ifade eder. 'Türceûne' ifadesi, ölümden sonra tüm insanların Allah'a döneceğini, O'nun huzurunda toplanacağını ve hesap vereceğini belirtir. Bu, ölümün bir son değil, bir başlangıç olduğunu vurgular.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Rücû', bir şeyin başlangıç noktasına geri dönmesidir. Ayetteki 'türceûne' kelimesi, insanların yaratılış gayesine uygun olarak, ölümden sonra yaratıcıları olan Allah'a döneceklerini ifade eder. Bu dönüş, ahiret hayatının ve hesap gününün kaçınılmazlığını gösterir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Kur'an'da 'rücû'' kavramı, sadece fiziksel bir dönüşü değil, aynı zamanda varoluşsal bir dönüşü de ifade eder. İnsan, Allah'tan gelmiş ve O'na dönecektir. 'Türceûne' fiili, bu ontolojik dönüşü vurgular ve insanın nihai kaderinin Allah'ın huzurunda olduğunu, O'na karşı sorumlu olduğunu hatırlatır.
Secde Sûresi
Ayetin Kaynağı: Sıfat, Rahmaniyet Mertebesidir.
Ayette geçen “ölüm meleği canınızı alacak” ile kast edilen dört büyük melekten biri olan Azrail a.s dır. Burada İz-Terzibaba’nın Vahy ve Cebrail adlı eserinden sayfa 100 den bir alıntı yapalım;
Melaike-i Kiram Mutlak vücûdun hakikat-i insâniyye mertebesinden te-nezzülü yine o mertebede sabit olan sıfat kudretinin zuhuru ile mümkündür. Zira vücûdda kudret ve kuvvet olmayınca irade ettiği bir şeyin icadı mümkün olmaz.
Allah Teâlâ Hazretleri “zül-kuvveti’l metiyn”dir ve kudret diğer sıfatlar gibi “vücûd-u hakiki”nin vasıflarından bir vasıf olması yönüyle zâtının gayrı değildir.
Fiiller, kuvvet ile meydana geleceğinden, ef’âli ilâhiy-ye dahi Melâike-i kiram ile zahir olur.
Kuvvet-i İlâhiyyenin ismi enbiya aleyhisselâmın lisâ-nında “melâike”dir. Zira “melek” kuvvet ve şiddet mânâsı-nadır.
Melâike iki kısımdır : Birisi, tabii; diğeri unsûri’dir.
- Birincisi, “Melâike-i tabi’ıyyun” (anasır) maddenin bulunmadığı fezada tabii sûretlerden meydana gelen “ervah-ı ûlvîyye”dir. Bunlar fezada var olduklarından, maddeden meydana gelen cisimler ile ilgileri yoktur, bu sebepten onlar “Âdem”e secde ile emir olunmadılar.
- İkincisi, “melâike-i unsûriyyûn”dur. Bunlar ana-sır’a mensub olan “ervah”tır; Âdem’e secde ve itaat ile mü-kelleftirler.
Melâike-i kiram, ihtiyar sahibi olmayıp, o kuvanın sa-hibi olan “Zât-ı Ulûhiyyet”in iradesine tabidirler.
Nitekim insân vücûdundaki kuvvetler insânın iradesi-ne tabidir. İnsân iradesini bir şeye yöneltince kuvveti o şeye yönelir asla ihtilaf etmez.
“Melâike-i unsûriyyûn”, sonsuz kesif âlemlerin ted-birine me’murdurlar. Bunların adedi, sayıya, hesaba gelmez.
Melâike, his ve şehadet âleminde kesif şahıslar gibi görünmezler, zira rûh’turlar. Âlem-i hayâlde muhtelif sûretle-re bürünerek görünürler. Bu görünüşleri görenin hali ve itikadi ile ilgilidir. (Hz. Cibril’in Cenâb-ı Meryem’e ve diğer melâike-i kiramın Lût (a.s.) ve sair enbiyaya ve evliyaya ve sülehâya temessülleri gibi.) Melâike’nin tasarruf ciheti, kanatlara benzetilmiştir. Bu kuvvetlerin (melek) semavat ve arzda türlü türlü sonsuz tesirleri vardır.
“Vücûd-u mutlak”ın muhtelif mertebe ve tavırların-daki tedbirler bu kuvvetler vasıtasıyladır. Bunlara ulûhiyyet cihetinden her bir mertebeye ve her bir tavra gönderilirler.
Yani bazıları enbiyaya vâhy ile, bazıları evliyaya ilham ile ve diğer insânlardan her birine, hayvanlara, bitkilere ve madenlere, bütün eşyaya muhtelif sonsuz emirlerin düzen-lenme ve tedbirleri için gönderilirler.
Herhangi bir meleğin kendisinden müteessir olan şeye bir tesir ile ulaşması onun “kanadı”dır. Binaenaleyh her bir tesir yönü bir “kanad” olmuş olur. “Melâikenin kanad”ları yani tesir yönleri adet ile sınırlı değildir. Onların te’siratı çok yönlü olduğundan kanadlarının sayılması mümkün değildir.
Onun için (s.a.v.) efendimiz mi’rac gecesi Cebrâil (a.s.)’ı altıyüz kanadlı olarak müşahade etmiştir. Maksatları, tesirat yönlerinin çokluğuna işaret etmek olmuştur.
“Ulûhiyyet”in “âlem-i anasır”ı muhit olan (saran) dört külli kuvveti vardır, ki onlara şeriat lisanında “Cebrâil”, “Mikail”, “İsrafil” ve “Azrail” (a.s.) diye isimlendirilir. Bunlara tabi olan melâikenin haddi hesabı yoktur. (Füsus’ul hikem Muhyiddin-i Arabi – A.Avni Konuk Cilt 1 Mukaddime S.27 sadeleştirilerek özet N.A.) “ İz- -T-B- ”
Azrail (عزرائيل) kelimesinin İbranice veya Süryanice kökenli olduğu kabul edilir. Kelime iki bölümden oluşur:
Azer : Bu kısım İbranicede "yardım etmek" anlamına gelen "azar" kökünden gelir.
İl : Bu kısım ise birçok dilde olduğu gibi "Hak" anlamına gelir. (Cebrail, Mikail, İsrafil gibi diğer büyük meleklerin isimlerinde de bu kök bulunur.) Bu iki kelimenin birleşimiyle Azrail, etimolojik olarak "Hakk’ın yardımcısı" veya "Allah’ın yardım ettiği" gibi anlamlara gelir. Lakin ayet ve sahih hadislerde Azrail ismi kullanılmamaktadır.
Şu noktayı gözden kaçırmamak gerekir ki melekler dediğimiz bu kuvvetlerin kendilerine ait bir iradesi veya arzu ve istekleri yoktur. Tamamen Allah’ın isim ve sıfatlarının açığa çıkma ve görünme fiili için gerekli oluşumun ve ihtiyaç duyulan kuvvetin adı melek tir. Yani bir nevi Nurani perdedir melek tabiri, yapan eden yine Odur. Bu hakikat Zümer 42. Ayette şu şekli ile ifade edilmekte;
“Allah alır o canları öldükleri zaman, ölmeyenleri de uyuduklarında, sonra üzerlerine ölüm hükmü verdiklerini alıkor da diğerlerini salıverir bir müsemmâ ecele kadar, şüphesiz ki bunda düşünecek bir kavm için âyetler var.” Secde 11 de ki ayette ölüm meleğinden bahis edilirken burada ise Zat mertebesinden bir hitap var. Meleki mevt olan o kuvvete bir varlık vermeden olayı değerlendirecek olursak, kişinin dünya sahnesinden ahiret hayatına geçiş yapa bilmesi için Ruhun aşık olduğu bu bedeni terk ede bilmesini sağlayan kuvvet / şiddetin adına Azrail adı verilmiş dir. Bu ayrılışın nasıl olacağı hakkında Peygamber Efendimiz s.a.v;
"Nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz; nasıl ölürseniz öyle de diriltilirsiniz." Şeklindeki ifadesi kişinin hayatı boyunca yaptığı ettiği ne ise onların toplamının tadışı ile buradan ebediyete kendisini uğurlar ve amelleri onu karşılar.
Ayetin son kısmında ise “Sonra döndürülüp Rabbinize götürüleceksiniz." ifadesi ile kişi hayatı boyunca hangi esmanın etkisinde ve tesirinde bir hayat sürdürdü ise o esma onun rabbi olmuş olduğundan ona götürüleceği açıkça belirtiliyor.
Ayeti farklı bir biçimde inceleyelim ve sondan ele alım. Yani kişinin Rabb’ına götürülüp dönmesi için ölmesi gerekmekte dir. Bunu ızdırari olan ölüm gelmeden önce yapmamızı da yine efendimiz a.s “ Ölmeden evvel Ölünüz” sözü ile ihtiyari olan ölümü bize tavsiye etmiştir. Bu Noktada ehli irfan ölümü dörte ayırmıştır. Mesnevi şerifte şu şekilde geçmekte T.O.Muharrem Halil-İz;
2494. Kendi nefsini öldür, cihânı diri et!
Efendiyi öldürmüştür onu bende et!
Ey Hak yolunun yolcusu, nefsini arzûlarına muhâlefet etmek sûretiyle öldür ve nefis için dört türlü ölüm vardır ki onlar da: “Mevt- ahmer”, “mevt-i ebyaz”, mevt-i ahdar” ve “mevt-i esved”dir. Mevt-i ahmer, nefsin şehevâtına muhâlefettir. Mevt-i ebyaz açlıktır. Zîrâ açlık ile bâtın münevver ve vech-i kalb beyaz olur. Mevt-i ahdar, kıymetsiz ve eski püskü yamalı esvâp giymeğe derler. Mevt-i esved, halkın ef’âlini kendi mahbûbunun fiilinde fânî ve nâsın ezâ ve cefâsı cânândan olduğunu bilerek cefâlarını ihtimâle derler. İmdi nefis bu dört ölüm ile öldüğü vakit halk-ı cihân nefsinin ezâ ve cefâsından kurtulup diri olur.
“Dâr” (دار) ismindeki bir veliyy-i kâmile bir derviş gelip demiş ki: “Ey şeyh dünyâyı dolaştım, ne râhat ettim, ne de râhat etmiş bir kimse buldum. Geldim ki birkaç gün seninle âsûde olayım.” Hz. Dâr cevâben buyurmuş ki: “Ey derviş, niçin nefsinden el çekmedin ki, hem sen ve hem de halk-ı cihân râhat olalar idi?” “Cihânın diri olması” bu sûretle tefsîr olunabileceği gibi diğer bir ma’nâ ile de tefsîr olunabilir. O da budur ki: Her ferd-i beşer kendi kendine bir âlem ve bir cihândır ve bu cihânın hakîkî hayâtı rûh-ı insânî iledir. Hayât-ı izâfîsi ise rûh-ı hayvânî iledir. İmdi nefis diri oldukça bu cihânın hayât-ı hakîkisi yoktur ve ölüdür. Vaktâki nefis yukarıda zikr olunan ölümler ile ölür, rûh-i insânî dirilir ve bu sûretle de ölmüş bir cihân-ı hakîkî hayât bulur. Binâenaleyh nefsi öldür, zîrâ o nefis, efendisi olan rûh-i insânîyi öldürmüştür. Onu efendinin oğlu olan akla bende et!
Bu mana çerçevesinde Seyri Sülük eden bir salik her nefs mertebesinde ölür ve yeni nefs mertebesi onun ahireti olmuş olur. Ve bu her idrak ve hal değişiminde aynı şekilde ölür ve dirilir. Mürşidi Kâmil bu noktada dervişin Azrail’i olup hayvani olan ruhunu kabz eder ve yerine yenisini nefh eder ve bu nefhi ile İnsani Ruhun faaliyeti kendinde başlar. Bu yaşantıyı Yunus Emre K.S bir Nutku şeriflerinde şu şekilde ifade eder;
Azrâîl gelmiş cânıma, müşteri olmuş tenime, Ben Cânlar Cânı'nı bulmuşum, Azrâîl ne alasıdır?
Burada Canlar canını buldum dediği mürşidi Tabduk Emre dir ve ona zaten nefsini ruhunu canını teslim etmiş vermiş daha alınacak bir şey yok bende, diyerek çok sözü az bir kelam ile ifade etmiştir. T.O.Muharrem Halil-İz.