Ve kâlû nahnu ekśeru emvâlen ve evlâden vemâ nahnu bimu'ażżebîn(e)
Yine, "Bizim mallarımız ve çocuklarımız daha çoktur. Bize azap edilmeyecektir" demişlerdi.
Ve yine dediler ki: "Biz malca da daha çoğuz, evlatça da, bize azab edilmez."
Bu ayet, inkarcıların dünya malına ve evlatlarına güvenerek ahiret azabından kurtulacaklarına dair yanlış inançlarını dile getirmektedir. Anahtar kavramlar, bu kibirli iddiayı ve sonuçlarını anlamak için kritik öneme sahiptir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Kesret (كثرة), bir şeyin sayıca veya nicelikçe çokluğunu ifade eder. Ayetteki 'ekseru' (أكثر), inkarcıların kendilerini mal ve evlat bakımından diğerlerinden daha üstün ve zengin görmelerini, bu çokluğun onlara bir ayrıcalık kazandırdığına inanmalarını vurgular.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Arapçada 'ekseru' kelimesi, bir şeyin diğerine göre daha fazla olduğunu belirtmek için kullanılır. Burada, inkarcıların kendilerini mal ve evlat yönünden en zengin ve en çok olarak nitelemeleri, onların bu dünyevi varlıkları bir güç ve dokunulmazlık kaynağı olarak görmelerini mecazi olarak ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'kesret' kavramının Kur'an'da genellikle dünyevi zenginlik ve güçle ilişkilendirildiğini belirtir. Bu ayetteki 'ekseru', inkarcıların maddi varlıkların çokluğunu ilahi lütfun bir işareti ve dolayısıyla azaptan muafiyetlerinin bir garantisi olarak algılamalarını gösterir, bu da onların değer sistemindeki çarpıklığı ortaya koyar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Mal (مال), insanın sahip olduğu, mülkiyetinde bulunan her türlü şeye denir. Ayetteki 'emvâlen' (أموالا), inkarcıların övündükleri ve kendilerini azaptan koruyacağını düşündükleri maddi zenginlikleri, yani para, mülk ve diğer değerli varlıkları ifade eder.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Mal, genellikle dünya hayatının süsü ve geçici bir metaı olarak tanımlanır. Bu ayette 'emvâlen' kelimesi, inkarcıların bu geçici dünya varlıklarına aşırı bağlılıklarını ve onlara dayanarak ahiret azabından kurtulacakları yanılgısını sergiler.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Veled (ولد), doğan, dünyaya gelen çocuk demektir. Ayetteki 'evlâden' (أولادا), inkarcıların sahip oldukları çocukların çokluğunu bir güç ve itibar göstergesi olarak görmelerini, bu çokluğun kendilerine dünyada ve ahirette bir fayda sağlayacağı düşüncesini yansıtır.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Evlat, neslin devamı ve aile bağlarının güçlenmesi için önemli görülse de, Kur'an'da bazen bir imtihan veya dünya meşguliyeti olarak da zikredilir. Bu ayette 'evlâden', inkarcıların çocuklarının çokluğunu bir gurur ve azaptan korunma vesilesi olarak görmelerini, bu dünyevi bağlara aşırı güvenmelerini ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Azab (عذاب), bir şeyi engellemek, alıkoymak anlamından gelir ve genellikle acı veren bir ceza için kullanılır. Ayetteki 'muazzebîn' (معذبين), inkarcıların kendilerini Allah'ın azabından muaf tutulmuş, cezalandırılmayacak kimseler olarak görmelerini ifade eder. Bu, onların ahiret inancındaki çarpıklığı ve dünya hayatına olan aşırı güvenlerini gösterir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'azab' kelimesinin Kur'an'da genellikle ilahi ceza ve sıkıntı anlamında kullanıldığını belirtir. 'Muazzebîn' ifadesi, inkarcıların bu ilahi cezadan kendilerini ayrı tutma, ona maruz kalmayacaklarına dair yanlış bir kanaat taşıma durumunu vurgular. Bu, onların kibir ve inkarlarının bir sonucudur.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Azab, bedene veya ruha verilen acı ve sıkıntıdır. Ayetteki 'muazzebîn' kelimesi, inkarcıların, sahip oldukları mal ve evlat çokluğu nedeniyle ilahi azaba çarptırılmayacaklarına dair kesin bir inanç beslemelerini, bu durumun onların ahiret sorumluluğundan kaçınma çabalarını ortaya koyduğunu belirtir.
Sebe' Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
Cahiliye döneminin özelliklerinden en önemlisi insanların mal, evlat ve servet biriktirip çokluk tutkusu ile övünmeleri ve buna güvenmeleridir. Çağımızın da krizi yine bu tutkuların var olmasıdır.
Kurân-ı Kerim’de tekâsür suresinde çokluk tutkusunun insanı nasıl helak edeceğine vurgu yapılmaktadır. “Tekâsür” kelimesi , çokluk yarışı ve çoklukla övünmek demektir. Cahiliye Arapları mal, evlat ve kabilelerinin çokluğunu bir övünç olarak kabul ederek bunu üstün olmanın güçlü olmanın bir alameti olarak görüyorlardı.
Suretin çokluğu mutlak geçici olduğu için bir şey ifade etmez. Kem’iyyet değil, keyfiyet önemlidir. Ayet’de bahsedilen malların ve evlatların çokluğu, henüz kendini tanıyamamış , kendi çağının cahiliye döneminde yaşayan kimselerin nefsâni zuhurlarının çokluğunu remzetmektedir. Mallar, nefsin meylettikleri, evlatlar ise nefsin çocuklarıdır. Tevhid anlayışı bunu birleyip aslına rücu ettirmeye çalışırken cahil düşünce, sûreti ve kesreti artırma peşindedir. Hz Ali efendimizn “İlim bir nokta idi onu cahiller çoğalttı” ifadesinin bir yönü buna işaret etmektedir. Suretlerin çokluğunu kendileri için hikmet gibi anladılar, oysa bu onlar için nikmet-azab’tır. ÇHU
~~34.36~
قُلْ اِنَّ رَبّٖى يَبْسُطُ الرِّزْقَ لِمَنْ يَشَاءُ وَيَقْدِرُ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ
34/36 - Kul inne rabbî yebsutur rizga limey yeşâu ve yagdiru ve lâkinne ekseran nâsi lâ yağlemûn.
Diyanet Meali:
34/36 Ey Muhammed, de ki: "Şüphesiz, Rabbim rızkı dilediğine bol verir ve (dilediğine) kısar. Fakat insanların çoğu bilmezler." Elmalılı Hamdi Yazır:
34/36 De ki rabbım rızkı dilediğine döşer dilediğine sıkar ve lâkin nâsın ekserisi bilmezler