İçeriğe atla
Mü'min 15Cüz 24 · Sayfa 468

Mü'min Sûresi 15. Âyet

غافر

Sohbete sor

Rafî'u-dderacâti żû-l'arşi yulkî-rrûha min emrihi ‘alâ men yeşâu min ‘ibâdihi liyunżira yevme-ttelâk(i)

O, dereceleri hakkıyla yükseltendir, Arş'ın sahibidir. Buluşma günü hakkında (insanları) uyarmak için, iradesiyle ilgili vahyi kullarından dilediğine, kendi indirir.

Mü'min (Ğâfir) Sûresi

Yolumuza Fusûs’ül Hikem de bu âyetin açıklaması ile devam edelim.


20. paragraf:

Ve "tıyb"in ve onu "nisâ"dan sonra kıldığının hikmetine gelince, nisada revayıh-ı tekvin olduğundan dolayıdır, Zîrâ "Etyab-i tıyb, inâk-ı habîbdir". Mesel-i sairde böyle dediler. Vaktaki Resul, bi'l-asâle abd olarak halk olundu, asla başını siyâdete kaldırmadı. Belki münfail olmasıyla beraber, sâcid ve vâkıf olarak zail olmadı. Hatta Allah Teâlâ ondan tekvin ettiğini tekvin eyledi. İmdi ona rütbe-i failiyyeti ve a'râf-ı tayyibe olan âlem-i enfâsta te'sîri i'tâ eyledi. Binâenaleyh ona "tıyb" sevdirildi. İşte bundan dolayı onu, ya'nî tıybi, zikirde nisadan sonra kıldı. Böyle olunca Hakk'ın رَفِيعُ الدَّرَجَاتِ ذُو الْعَرْشِ (Mü'min, 40/15) kavlinde, Hak için olan derecâta riâyet eyledi. Zîrâ onun üzerine, onun istivası Rahman ismiyledir. Şu halde bir kimse kalmadı ki, onun üzerine Arş'ın ihatası olsun da, o kimseye rahmet-i ilâhiyye isabet etmesin. O da Allah Teâlâ'nın وَرَحْمَتِى وَسِعَتْ كُلَّ شَىْءٍ (A'raf, 7/156) kavlidir. Ve Arş her şeye vâsi'dir; ve müstevî Rahmân'dır. İmdi âlemde, onun hakikati ile rahmetin sereyanı vâki' olur. Nitekim biz onu bu kitâbdan ve Fütûhat-i Mekkiden bir mevzi'in gayrinde beyân ettik (20).


Ve güzel kokuların Resul (a.s.) a sevdirilmesi ve "güzel koku"yu Resul (a.s.)ın "nisâ"dan sonra zikretmesi, şu hikmete metinidir, dayanmaktadır ki, nisada tekvin kokuları vardır, yani halk ediliş kokuları vardır. Zîrâ nev'-i beşerin yani beşer cinsinin tevellüd ettiği mahal nisadır. Yani kendinde halk edicilik vasfı vardır, Velâkin nisâ, racülün cimâ'ından münfallen tevlîd-i veled eyler. Yani racül ile birleşmesinden sonra çocuğu meydana getirir. Binâenaleyh nisa mahall-i infialdir.

Halbuki fiilin faile izafeti kemaldir yani böyle düşünülmesi lazımdır. Emr-i tekvinin yani bu âlemlerin meydana gelişinin faile izafeti kavi ve münfaile izafeti zaif olduğu için. Hz. Şeyh (r.a.) bu izafet-i zaîfeye işâreten, nisada tekvin kokulan vardır, buyurdu bir bakıma nisa kendi annesinden meydana geldiği zaman mahluk kendisi anne olduğu zaman halik hükmündedir. Halk edicilik vasfı olduğu için nisada tekvin kokuları vardır. Biz koku denince gül kokusu gibi anlıyoruz halbuki koku nefes-i rahmaninin kokusudur ki bütün bu âlemlerde Hakk’ın kokusu vardır. İşte hadis-i şerifte bahsedilen koku bu kokudur. Bizler cebimize bir şişe esans koyuyoruz önüne gelene sür sünnettir, artık o kokuyu duya duya kendisinin burnu kokuyu alacak halde olmadığından duymadı zannediyor bir daha sürüyor, bir başkası yanına geldiği zaman yaklaşılacak gibi olmuyor. İşte ilimsiz sünnet bu hali meydana getiriyor.

Peygamberimizin bahsettiği koku nerede varlık kokusu ve irfan ehlinin bahsettiği koku nerede, bir de Taptuk Emre’nin bahsettiği koku var, ne demiş Yunus Emre yanına geldiği zaman “Yunus daha dünya kokuyorsun” diyor. Demek ki dünyanın da bir kokusu var ama tercih edilmeyen o nefsin kokusudur. Bize ilahi ruh nur kokusu gerekmektedir. İşte bu tekvin kokusu, güzel kokularla münâsebetdâr olduğundan. Resul (a.s.)a güzel kokular cânib-i Hak'tan sevdirildi. Zaten ben sevdim demiyor dünyanızdan üç şey sevdirildi demek suretiyle üç hakikati bize belirtmiş oluyor. Ve Resul (a.s.) hadîs-i şerifinde "güzel koku"yu "nisâ"dan sonra zikr eyledi.

Hattâ mesel-i meşhurda, meşhur olan meselede ya'nî "Tıybin etyabı, habîbin ınâkıdır" derler. Yani kokunun kokusu habibin sözüne inanılır manasındadır. Bu hadis-i şeriflerin mühim olduğunu güvenilir olduğunu anlatmaktadır. Peygamberimizin sözü bakın habibin sözüne inanmaktır, yani güzel kokunun kokusu Peygamberin sözüne inanmaktır manasınadır, çünkü Peygamberimizin sözlerinin hepsi mis kokusudur. Onun lisanından kötü koku çıkmaz, kötü koku derken bir kimse konuşuyorken nasıl ki içindeki kokular dışarıya çıkıyorsa içinde ne varsa konuşuyorken o bazen bakarsınız da karşınıza gelen bir kimsede başınızı yana çevirirsiniz, çünkü koku pek istenen kokulardan değildir.

İşte Peygamber Efendimiz de konuşuyorken aynı zamanda hem kendine has bir kokusu meşhurdur, bilirsiniz geçtiği yerden bir müddet gül kokuları hisseder duyarlarmış, bu bedeni kokusu bir de söylediği sözün mana kokuları fıtriyet kokuları var yani fatır, halk edicilik ortaya gelen söylediği sözler her söylediği söz yeni bir mana ortaya getiriyor, her mana da bir kokuyu ifade ediyor. İşte duyabilenler bunu da duyabiliyorlar. İşte kokunun inakıdır, sözüne inanılır, güvenilir tasdikidir, manasında demişlerdir. Zira kişi sevdiğine mülaki olunca boynuna sarılır ve onu koklar. Ve ma'şûkunun kokusunu hiç bir kokuya tercih etmez. Vaktaki (S.a.v.) Efendimiz, cemî'-i taayyünâtın mebdei bütün âlemlerin kaynağı olarak halk olundu ki, Hakk'ın taayyün-i evvel mertebesidir: yani Hakikat-i Muhammediye taayyün-ü evvel mertebesi, taayyün-ü sani, ruhlar âlemi esma âlemi, taayyün-ü salise de ef’al âlemidir. Bu mertebe tasarrufât-i ilâhiyye için mahall-i infialdir, yani zuhur eden yerdir ve bi'l-asâle ubûdiyyet-i mahza mertebesidir. Halis katıksız abdiyetlik mertebesidir.

İşte (S.a.v.) Efendimiz başlangıç olma ile vasıflanmış iken asla başını siyadete kaldırmadı. Yani Peygamber Efendimiz varlığın ilk delili evveli ve burada da Peygamberimiz Efendimiz mebdeiyyetle muttasıf iken yani başlangıç ile vasıflanmış iken asla başını başlangıç sahibi diye siyadete, seyyitliğe kaldırmadı. Yani benden üstün kimse yoktur ben şuyum ben buyum gibi kendisi hakkında böyle bir şey söylemedi. Ya'nî hilâfet-i kübrâ ile mütehakkık iken tasarrufa meyl etmedi. Yani bütün âlemler benim için halk edildi ve ben bu âlemlerde dilediğimi yaparım diye herhangi bir tasarrufa yeltenmedi. Buna selahiyeti vardı ama kullanmadı, hatta derler ya Cenab-ı Hakk her peygambere bir dua selahiyeti verir diğer peygamberlerin hepsi bu duasını dünyada yaptı, bu hakkı bitmiş oldu, Peygamberimiz bu duasını ahirete bıraktı diye bahsedilir, neden, ümmetinin affedilmesi için sonraya bıraktı, selahiyet sahibi olduğu halde onu bile bu âlemde kullanmadı.

Belki ilahi tasarruftan uzaklaşmakla beraber edeben hazret-i ulühiyyette sacid secde eden yani kendi varlığını ortaya getirene secde edici ve bâb-ı rubûbiyyette vâkıf olarak, yani rububiyet kapılarına vakıf olarak bütün bu hakikatleri bilerek asla ubûdiyyetten uzaklaşmadı. Şimdi bunları görüp okuyup düşündüğümüzde bakıyoruz ki bu tür sahalarda nice nice iddia sahipleri çıkmaktadır, ben şöyle ederim, ben böyle ederim, efendim benden sonra velayet kesilmiştir, benden sonra kimse ders yapamaz, biz buna sahibiz bir sürü iddialar bulunmaktadır ortalıkta evvela edeb-i Muhammediyyeye ters bunlar. Hem onun yolunda olduğu söylenir hem de O’nun söylemediği yapmadığı tatbik etmediği şeyler tatbik edilir güya O’na atfen yapılır, ne kadar yanlış iştir. Efendim bizim namazımız kılındı, biz namazı neden kılalım, zaten Hakk ile Hakk olduk, âlemde başka varlık yok, ben şimdi namaz kılsam şirk edeceğim başka bir Allah mı var ki, yani kendisi de güya Allah olmuş ya haşa kime ibadet edeceğim diye işte tasavvufun tehlikeli yolları bunlar. Ayağının çok kaygan olduğu yerlerdir bunlar, ölçü Peygamberimizdir. O burada belirtildiği üzere bab-ı rububiyete yani rububiyet hakikatinin kapısına vakıf olduğu halde asla ubudiyetinden zail olmadı, yani vaz geçmedi.

Nihayet Allah Teâlâ hazretleri bu hakîkat-ı muhammediyyeden ve taayyün-i evvelden bütün mahlukatı halk etti ve îcâd eyledi. Hani kendisine Fetih suresi 2-3 ayetlerinde geçmiş ve gelecek günahların dahi affedildi diye belirtilen kişi bir ömür boyu sacit oldu yani secde edici oldu. Nitekim hadîs-i şerifte buyrulur:

"Tahkîkan Allah Teâlâ aklı halk ettikde ona "Gel" dedi, geldi. Ba'dehû "Git" dedi, gitti. Buyurdu ki: İzz'im ve Celâl'im hakkı için seninle alıp seninle vereyim ve seninle sevap işleyici ve seninle ceza verici olayım." Ve "akıl"dan murâd hadis-i şerifi mucibince “evveluma halakallahu nuri” mucibince rûh-i muhammedî (s.a.v.)dir. Yani akıldan murad (s.a.v.) Efendimizdir. İmdi hakîkat-i muhammediyye bi'l-cümle taayyünâtı muhît ve kûlliyyetle vasıflı olduğu cihetle yani bütün bu âlemleri çevrelediği gibi ve külliyetle vasıflandığı yönüyle bu taayyün-i evvel mertebesinin madununda bulunan sonrasında bulunan mertebelerde kendisine mertebelerin tümünde kendisine cânib-i Hak'tan fâiliyyet ve a'râf-ı tayyibe olan âlem-i enfâsta te'sîr i'tâ olundu.

Yani ruhlar âleminde dahi tesiri olduğu O’na verildi. "Âlem-i enfâs'tan murâd ruhlar âlemidir ki, vücûdda enfâslarıyla müessirdir. Vücudda âlem-i ervah kokularıyla mevcuttur. Ve "a'râf-ı tayyibe"den murâd dahi, revâyıh-i tayyibe-i vücûdiyyedir. Yani güzel kokunun vücududur. Zîrâ ruhlar, kesîf şehâdiyye mevcudatının başlangıcıdır. Ruhlar dediğimiz zaman sadece ruhani varlıklar değil, ruh madde âleminin bir evvelki latif halidir. Mevcudat suretleri ondan evvel ilm-i ilâhî mertebesinde sabittir, yani bu varlıklar görülmezden evvel suret olarak ilm-i ilahiyede mevcuttur, Ruhlar mertebesi ilm ile şehâdet mertebesinde arasında vâki' olduğu için ruhtan kasıt güç yani hakikikatleri, kendilerinin alt derecesi olan vücûdiyye mertebesinde nefesleriyle tesirli olurlar; yani vücut mertebelerinde bunlar tesirli olduklarından nefesleri ile bunlara tesir ederler. Ve a'yân-i ezeliyye-i ilmiyye için vücûdiyye kokuları oldukları cihetle, "a'râf-ı tayyibe" vasfıyla vasıflanmışlardır.

Binâenaleyh tekvinin esintileri, enfâs-ı rahmâniyye-i rûhiyyedir; rahmani nefesler ve ruhiyedir ve a'râf, revâyıh-ı tayyibedir. Bu âlemin zuhura çıkmasına sebep ruhi olan nefeslerdir. Araf dedikleri tepe; yüksek yer, ara bölüm, Tayyib olan ruhlar manasınadır. İmdi nefsler âlemi, nefesler âlemi, ruhlar âlemi, şehâdet mertebesine nisa düzeyindedir. Yani onların da burada karşılığı vardır ama üretici olması bakımından nisa düzeyindedir. Nisada tekvin kokuları mevcüd olduğu gibi, yani infial alan meful olan her yer nisa hükmündedir, yani üretici hükmündedir, mesela buğdayı toprağa attığımız zaman toprak orada fail yani racül, toprağın kendisi meful yani nisadır, çünkü üretmektedir, kendi bünyesinde, işte nisada tekvin kokuları mevcut olduğu gibi nefsler âleminde dahi vücüd kokulan vardır. Nefh edilen o nefes hangi mertebeden veya hangi ismin zuhurunu ortaya getirecekse o ismin kokuları vardır. Yani o ismin ahlakına uygun kokuları vardır.

Zîrâ vücûd-i şehâdîde şehadet mertebesindeki vücutta şu gördüğümüz müşahede ettiğimiz mevcut vücutta hâsıl olan her şey meydana gelen her şey ancak ruhlar yani nefsler âlemi sebebiyledir. Binâenaleyh Resul (a.s.)a "nisa" gibi "güzel kokular" dahi sevdirildi. Yani kendisine üç şey sevdiriliyor yalnız bu üç şeyin düzenlemesini Peygamberimiz kendisi yapıyor. Yani sıralandırılmasını kendisi yapıyor o irfaniyetle.

Ve güzel kokular araz olup, yani sonradan meydana geldiğinden çünkü onu meydana getirenin aslında durduğu zaman duyulmuyor, faaliyete geçtiği zaman duyuluyor. Nasıl bizde parfüm şişesinin içinde duruyorken bir koku vermiyor, kapağı açıldığı zaman koku geliyor. İşte Yusuf’un (a.s.) gömleğinin kokusu, bakın bu sistem üzerine duyuldu. Sandığın kapağı açıldığı zaman onun kokusu çıktığından ve Yusuf’un (a.s.) kokusunu Yakub (a.s.) tanıdığı için belki o kokuyu birçok kişi duymuş olabilir orada çevredeki insanlardan ama onlar tanımadıkları için kokuyu tesbit edemediler. Yusuf’un (a.s.) kokusunu bildiği için o koku kendisinin müşahedesine geldiği için bu Yusuf’un kokusudur ve hayatta olduğunun emaresidir diye belirtti. Cevherin vücudundan müteahhir olduğu için yani vücudundan sonradan meydana geldiği için Resul (s.a.v.) tıybı nisadan sonra zikr eyledi.

İmdi hadîs-i şeriflerinde ibtidâ nisayı ve sonra güzel kokuyu zikretmekle, Hak Teâlâ hazretlerinin "Hak refîu'd-derecâtür; Zü'l-Arş'tır (Arş sahibidir)" رَفِيعُ الدَّرَجَاتِ ذُو الْعَرْشِ يُلْقِى الرُّوحَ مِنْ اَمْرِهِ عَلَى مَنْ يَشَاۤءُ مِنْ عِبَادِهِ لِيُنْذِرَ يَوْمَ التَّلاقِ

(Mü'min 40/15. Dereceleri yükselten, Ars'in sahibi Allah, kavuşma günüyle korkutmak için kullarından diledigine iradesiyle ilgili vahyi indirir.

Kavlinde Hak için sabit olan derecâta riâyet buyurdu. Kokular aslında latiftir duyu organlarımızla aldığımız zaman hissettiğimiz zaman o kesifleşmiş oluyor. Aslında her şey kemalattadır, biz nefsimize hoş gelene iyi, gelmeyene de kötü diyoruz işte bu kokuda da böyledir. Kötü koku dediğimiz zaman o kokunun kemalinin tasdikidir. Koku üretenler o bizim kötü dediğimiz kokuları diğerleri ile karıştırmak suretiyle bize hoş gelen kokular elde ediyorlar.

Zîrâ Hak Teâlâ derecât-ı kesire-i muhtelifede zahir oldu. Bunun için Kur'ân-ı Kerîm'de "refîu'd-derece" demeyip "Refîu'd-derecât" dedi. Yani dereceleri çoğul olarak söyledi. Yine Yusuf Suresi’nde insanların akılları derece derecedir diye belirtiliyor. نَرْفَعُ دَرَجَاتٍ مَنْ نَشَاۤءُ وَفَوْقَ كُلِّ ذِى عِلْمٍ عَلِيمٌ 12/76, gazeteleri üst üste yığın hepsi birer akıl olarak düşünün hepsi birbirinin üstündedir. Kimse nereye gelirse gelsin bütün mertebeleri bitirdim ettim diye bir iddiası olması mümkün değildir, bulunduğu dereceye şükreder, kişi bulamadığını da talep eder. Talep etmek de yetmez gayret eder, gerçekten talep eden gayret de eder. Ulaşırsa gazisi olur ulaşamazsa şehidi olur. O da büyük bir derecedir.

Ve her bir derece bir meclâ-yı ilâhîyi iktizâ etti. Yani her birinden değişik dereceler Cenab-ı Hakk’ın cilası, parlamasını ve orada zuhurunu tecellisini gerektirdi. Ve Hakk'a o derecede ibâdet olundu. Ve kendisinde Hakk'a ibâdet olunan meclânın yani zuhurun cilanın ortaya çıkmasının aydınlanmanın en büyüğü ve a'lâsı "hevâ"dır. Bakın bu da çok mühim bir hususiyet bir bilgi. Bu bahsin tafsili Fass-ı Hârûnî'de mürur etti. Binâenaleyh (S.a.v.) Efendimiz bu hadîs-i şeriflerinde mecâlî-i ilâhiyyeyi iktizâ eden derecâta riâyet buyurdu. Yani ilahi Zat’ın tecellisini gerektirdiği şekilde riayet etti. Yani sıralamayı o şekilde yaptı. Gerçekten de heva denen saha insanın içerisinde en geniş olan bir sahadır. Bunun zahiren çalışmalarına da heves denmektedir. Yani heva denilen kelimenin manasının bir saha olduğunu düşünelim, diğer esmaların üzerinde en geniş bir saha, en büyük oyun bu heva oyununun üstünde oynanmaktadır. ارَاَيْتَ مَنِ اتَّخَذَ اِلَهَهُ هَوَيهُ اَفَاَنْتَ تَكُونُ عَلَيْهِ وَكِيلا 25/43 “hevasını ilah edineni görmedin mi” diye ayette geçmektedir, işte o kendi beşeri hevasını ilah edenedir. Hevadan kasıt orada kendi anlayışları, kendi idrakları kendi kanaatleri idi, kendi kanaati onun hevası oldu. İşte her bir varlık kendi hevası içinde rabbıyla meşgul olmaktadır. Yani heva kaynaklı bir sahada rabbıyla birlikte olmakta, neden, hevada da bir başka şeyde değildir, hevada saha geniştir, yani değişiklikler olabilme sahası vardır. Bazı saha dardır, oraya bir şey yapamazsın, ama bu saha ilahi bir sahadır, yani itikad ve amellerin sahası da insanlar olduğu kadar geniş hatta çok fazladır. İşte bu insanların heva yönlü beyinleri ve gönülleri içerisinde hareket etmektedir. Yani Allah bilgisi, Allah anlayışı, kasti veya inkari hep bu hevanın içerisindedir.

İmdi derecâtın evvelkisi akl-ı evveldir ki. Âdem-i hakîkîdir. Ve ikincisi nefs-i külliyyedir ki, Havva'dır. Müzekker olan akl-ı evvel, müennes olan zât-ı Hak ile nefs-i külliyye arasında vâkı'dir.

Şu halde (S.a.v.) Efendimiz, akl-ı evvel mertebesinden, merâtib-i vücûdun nihayeti olan insâni cismi mertebesine varıncaya kadar, ne kadar mertebe varsa cümlesine bi'l-işâre riâyet buyurmuş oldu. Ve Hak Teâlâ Zü'l-Arş'tır (Arş sahibidir). Her mertebe bir mertebe sonrasının Âdem’i ama kendinden bir mertebe evvelin müennesi kendinden bir sonraki evvelin müzekkeridir. Hepsi değişmektedir. Yani sadece bir mertebede müzekker racül değildir. Şimdi deracatın evvelkisi Akl-ı evvel, yani ilk derece derecelerin ilki nedir, amaiyetten sonra faaliyete başlandığı zaman bu derecelerin evveli akl-ı evveldir. Neden akıl ruh değil, nur değil, cesed değildir, bu ilm-i ilahiye olduğundan akıl ilim olduğundan ve her şey de ilim ile ancak programlanıp ortaya çıkabildiğinden her şeyin evveli ilimdir.

İşte “küntü kenzen mahfiyyen” ben gizli bir hazine idim dediği gizli ilimler hazinesi idim, bilinmekliğimi orada ilim olarak değil irfaniyet olarak bahsediliyor, Ariflik olarak bahsediliyor. İşte ilim orada bahsettiği akl-ı evveldir. İlmin zuhurdaki anlatımı Âdem-i Hakikidir, biz Âdem dendiği zaman beşer Âdem aklımıza geliyor, O’nun aslıdır, Âdem’i hakiki. Şimdi şöyle diyelim, ademi hakikatten Âdem’i hakikatler zuhur etmektedir. Yani yokluk hakikatinden varlık hakikatine çıkmaktadır.

Birincisi budur, akl-ı evvel Âdem, ikincisi nefs-i küldür ki, Havva’dır. Yani üreticilik vasfıdır. Müzekker olan akl-ı evvel yani racül olan müzekker olan akl-ı evvel, müennes olan Zat-ı Hakk ile nefs-i külliye arasında vakidir. Şu halde (s.a.v.) Efendimiz Akl-ı evvel mertebesinden meratib-i vücudun nihayeti olan yani vücut mertebelerinin sonu olan mertebe-i cismaniye-i insaniyeye varıncaya kadar yani cisim olan insan mertebesine varıncaya kadar ayrıca genel olarak da şehadet âlemine uzanıncaya kadar, ne kadar mertebe varsa yani akl-ı külden nefs-i külden ve buraya kadar müşahede âlemine kadar bu yaşadığımız âleme kadar ne kadar mertebe varsa cümlesine bil işare riayet buyurmuş oldu yani işaretle riayet etmiş oldu. Bu üç kelime ile Nisa, tıyb yani koku ve namaz. Kelimeleri ile bütün bu âlemlere işaret etmiş oldu. Bunun hakikatine de riayet etmiş oldu.

Ve Hakk Teala zül Arştır, yani Arş’ın sahibidir, Çünkü Hak "Rahman" ismi ile Arş üzerine müstevidir, istiva etmiştir. Yani sarmıştır, içten ve dıştan ihata etmiştir. Binâenaleyh üzerine Arş'ın ihatası olup da kendisine rahmet-i ilâhiyye isabet etmemiş bulunan bir kimse kalmadı. Yani her birerlerimiz bu hükmün içerisindeyiz. Diğer bir ifadede belirtildiği gibi bütün varlıklara Allah’ın ilk rahmeti odur ki rahmaniyetinden kendilerine vücut vermesidir. Allah’ın ilk rahmeti her birerlerimize ve bütün âlem varlıklarına ilk rahmeti, bakın ilk rahmet; rahmet-i rahmaniyeden gelmektedir her birerlerimize. İşte nereye ki bir rahmani lütuf gelmişse vücut verilmiştir, oraya Rahmet-i ilahiye verilmiştir. O halde her birerlerimiz ilahi rahmet içerisindeyiz. Zaten öyle olduğumuz için hayatımız var imkanlarımız var, olabildiği kadar.

Ve rahmet-i ilâhiyyenin bu umûmiyyeti Hak Teâlâ'nın وَرَحْمَتِى وَسِعَتْ كُلَّ شَىْءٍ (A'râf, 7/156) kavli ile sabittir. Benim rahmetim demek suretiyle Cenab-ı Hakk rahmaniyet mertebesinden bu ayet-i kerimeyi kendi lisanından bize kendisi açmaktadır. Peygamberimiz vasıtasıyla ama söz kelam kendisinindir.

Ve Arş-ı rahmanı her şeyi muhittir; ve Arş üzerine müstevî olan, ism-i Rahmân'dır. Yani Rahman ismi de Arş üzerine istiva etti. Binâenaleyh Rahman isminin hakikati ile âlemde rahmetin sereyanı, akması devam etmesi vâki' olur. Nitekim bu Fusûsul-Hikem'in müteaddid mahallerinde ve Fütûhât-ı Mekkiyye'de beyân olunmuştur.

Ya'nî Fass-ı Süleymani ve Fass-ı Şuaybî ve Fass-ı Zekeriyyâvî'de ve Fütûhat-ı Mekkiyye'nin 558. babında tafsîl ve îzâh kılınmıştır. Burada hulasaten beyânı budur ki: Rahmet dört asıl üzerine mebnîdir:

1-Rahmet-i âmme-i zâtiyyedir. Yani umumi olan Zat’i Rahmettir. Bu rahmet, Hakk'ın kendi zâtına tecellîsi indinde, zât-ı ahadiyyette mahfi bulunan bi'l-cümle esmaya suver-i ilmiyye bahş eder. Binâenaleyh cemî'-i esmaya umumi olur. Kendi kendine tecelli ettiği zamanda Zat’ı ahadiyette yani ahad mertebesindeki Zat’ında gizli bulunan bil cümle esmaya yani bütün esma-i ilahiyeye ilmi suretler bahşeder. Bu kendinden kendinedir. Kendi ahadiyetindedir. Bu cemi esmaya umumi olur. Yani buradaki atayı ilahiye umumidir. Bu Zati rahmettir.

2-Rahmet-i hâssa-i zâtiyyedir. Yani hususi rahmettir, Zat’ının hususi rahmetidir. Bu rahmet dahi, Hakk'ın kendi esmâsından ba'zılarına (yani daha zuhura çıkmamış kendi batınında) muhabbeti âsârından olan inâyet-i ezeliyyesidir. Nitekim rahmet-i âmme-i zâtiyye ile yani birinci rahmet ile ilmi ilâhîde peyda olan ba'zı esmanın suretleri nübüvvetle ve îmân ile sübût bulmuştur. Ve onlar enbiyâ aleyhimü's-selâmın ve onlara tâbi' bulunan mü'minînin ale'd-derecât a'yân-ı sabiteleridir. Bunlar daha mahluk olmadıklarından Hakk’ta Hakk olarak vardırlar.

3-Rahmet-i âmme-i sıfatiyyedir. Yani umumi sıfat rahmetidir. Bu rahmet, rahmet-i âmme-i zâtıyye hükmünün hazret-i şehâdette zuhurunu gerektirir. Yani 1. Umumi Zat’i rahmetin zuhuru burada olur.

4-Rahmet-i hâssa-i sıfâtiyyedir. Yani hususi olan sıfat rahmetidir. Bu rahmet dahi, rahmet-i hâssa-ı zâtiyye hükmünün keza hazret-i şehâdette ızhârından ibarettir.

İmdi Hakk'ın rahmeti her şeye vâsi'dir denildiği vakit, esmâ-i ilâhiyye dahi "her şey" ta'bîri tahtına dâhil olur. Zîrâ esmâ-i ilâhiyye dahi "eşyâ"dandır; ve esmâ-i ilâhiyye ise Rahman isminin hakikati olan ayn-ı vâhideye râci'dir, dönücüdür. Ve Rahman ismi, ism-i câmi'dir. Binâenaleyh Allah'ın rahmetinin muhît olduğu en evvelki şey, rahmet-i zâtiyye ile rahmet-i sıfâtiyyeyi îcâd eden o aynı vâhidenin şey'iyyetidir. Zîrâ hazret-i ilâhiyye bütün sıfat ve esma ile zâttan ibaret olduğundan esma ve sıfata nazaran "küll-i mecmûî" olan yani bütün varlıkları cem eden aynı vahidedir, yani Vahidiyet mertebesidir.

Ve bu "küll-i mecmûî" o ayn-ı vâhidenin şey'iyyetidir. Bütün bu cem olan şeyler ayn-ı vahidenin yani Vahidiyet mertebesinin şeyiyetidir, yani oradan zuhura çıkmış varlıklardır. Ve Rahman ismi, cemî'-i esmayı muhît olduğu cihetle, bu ayn-ı vahide, bu Rahman isminin hakikati olur. Ve arş-ı vücûd üzerine mûstevi olan Rahmân'dır. Nitekim Hak Teâlâ buyurur:

اَلرَّحْمَنُ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوَى (Tâhâ. 20/5). Ve bu arş-ı vücûd, Hakk'ın nefes-i rahmanisi ile tenfis ettiği hakîkat-i muhammediyyedir ki, bi'l-cümle hakâyik-ı rûhâniyye ve cismâniyyeyi câmi'dir. Yani bütün ruhani ve cismani hakikatleri bünyesinde toplamıştır.

Şu halde bu arş-ı vücûdun taht-ı hîtasında olup da kendisinde rahmet isabet etmemiş bulunan hiç bir şey yoktur. Hattâ, bu rahmette, iblîs bile dâhildir. Eğer İblis bu Rahmet içerisine alınmaz ise o zaman onun başka bir Rabbı olması gerekecektir. Böyle bir şey de söz konusu olmadığına göre iblis de burada Rahmetini almıştır, peki rahmeti nedir, ona vücut verilmesidir, saha verilmesidir, emrine bir sürü görevli verilmesi ve de bir kimlik verilmesi onun rahmetidir. Çünkü mevcüd olmuştur iblis; ve her mevcûd olan, merhumdur.

Şu kadar ki bu rahmet, rahmet-i zâtiyye-i âmmedir. Merhum sözünü biz ölenlere kullanırız halbuki yaşayana da “merhum” sözü kullanılır, “merhum” rahmetlenmiş manasınadır, rahmet edilmiş manasınadır. Her varlık merhumdur, rahmet edilmiştir, şu kadar ki bu rahmet rahmet-i zatiye-i ammedir. Yani burada bahsedilen umumi Rahmettir. Yani bütün varlığa olan rahmetin umumi rahmettir. Hususi rahmet değildir. Böylece rahmet-i ilahiyeyi dörde bölmüş, çok da güzel izah edilmiştir. [24] “ İz- -T-B- ”


Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(3)