İçeriğe atla
Mü'min 16Cüz 24 · Sayfa 468

Mü'min Sûresi 16. Âyet

غافر

Sohbete sor

Yevme hum bârizûn(e)(s) lâ yaḣfâ ‘ala(A)llâhi minhum şey-/(un)(c) limeni-lmulku-lyevm(e)(s) li(A)llâhi-lvâhidi-lkahhâr(i)

O gün onlar ortaya çıkarlar. Onların hiçbir şeyi Allah'a gizli kalmaz. Bugün mülk (hükümranlık) kimindir? Tek olan, her şeyi kudret ve hakimiyeti altında tutan Allah'ındır

Mü'min (Ğâfir) Sûresi

Âyet-i kerimeyi derinlemesine anlamak, bir seyir, eğitim ve zaman işidir. Aşamaları vardır. Onun için çeşitli kaynaklardan anlamaya çalışalım. (Murat Derûni)


Bizim Rabbi has diye bahsettiğimiz bu Rabbin dışında, bu Rabbi has Cenâb-ı Hakk’ın Esmâ-i İlâhiyyesi’nden, biz Rabbi has’ımız ile gitsek yine onlardan çok üstünüz çünkü Rabbi has’ın aslı Rabbül Erbab’ta, Esmâ-i İlâhiyye sıfata bağlı sıfat zâtına bağlı ama bizim yolumuz o kadar açık o kadar engin o kadar uçsuz bucaksız ki, Rabbi has’ında kalma Vâhid ve Kahhar olan Rabbül Erbab’a ulaş diyor, Cenâb-ı Hakk.

“li menil Mülkül yevm* Lillâhil Vahid’il Kahhar” (Mü’min 40/16. Âyet) yani “Bugün Mülk kimindir? Vâhid ve Kahhar olan Allah’ındır” İşte bizim bu Âyetin hükmünü bu dünyada yaşamamız gerekiyor. “Bugün mülk kimindir” dediği genel olarak yaşanacak hâdise, ahirette kıyamet kopup ortada hiç bir varlık kalmayınca Cenâb-ı Hakk kendi varlığında kendine seslenecek “Bugün mülk kimindir” diye ve ortada kimse kalmadığından yani Cenâb-ı Hakk ortadaki varlıkları Vâhid ve Kahhar ismiyle kaldırdıktan sonra, “Vâhid ve Kahhar olan Allah’ındır” diye cevap verecek, işte bu o gün olacak hâdise, fakat bu hâdisenin bugün bizlerde olması lâzım çünkü Âyetin enfüsi tahakkuku var, bunlar olmazsa tam bir dervişlik hayatı ortaya gelmez. Kendinin dışında ne varsa etkisiz hâle getirmesi demek, kendimizin dışında ne varsa, zâtımızın dışında ne varsa, kendi varlığımızda içinde olmak üzere ortadan kaldırmamız gerekiyor demektir. Ne zaman ki Kahhar esmâsı biz de zuhura çıktı yani bizim hayali ve vehmi var zannediğimiz varlığımızı ortadan kaldırdı ve biz salt Nur olarak, salt ruh olarak kaldık nefsi emmâre, levvâme, mülhime diye bişeyler kalmadı, kaldıysa da bunları olumlu yönde kullanmaya başladık ve onların kendilerine ait bir faaliyet sahaları kalmadı, işte orada o gün bizde bu hâdise tahakkuk etti demektir yani kıyametimiz kopmuş oldu.

“ekimus salate” dediği bu hâdisedir “ayağa kalk” Allah’ın huzurunda, İlâh-i varlığın olarak ayağa kalk demek, beşeriyet kabrinden kurtul ve ayağa kalk hakiki benliğinle ibadetini yap, namazını kıl demektir. Kıyamette o demek ya zâten, kıyam et, ayağa kalk, işte Vâhid ve Kahhar olan Allah biz de zuhur ettiği zaman gerçi o her zaman var da, biz idrak ettiğimiz zaman çünkü yok olan bir şey zâten olmaz eğer biz âlemde varsak hayali veya gerçek olarak, Allah muhakkak biz de mevcuttur, biz O’nun Hayy ismiyle hayattayız, O’nun Rahmân ismiyle rahmetteyiz O’nun Subûti sıfatlarının hepsi bizde mevcut, Cenâb-ı Hakk’ın bizler küçük birer zuhurlarıyız, Esmâ-i İlâhiyye’nin de zuhurlarıyız, halife bu demek işte, Cenâb-ı Hakk’ın Esmâ-i İlâhiyyesi’nin o varlıkta zuhurda olması onun vekili olması demek, yalnız bizde onun numunesi var kendisin de sonsuzu var, Mevlânâ Hz.leri bu hâdiseyi şöyle anlatıyor “manav dükkanının önünde tezgahlar vardır ve her üründen birer ikişer kg.vardır, bu demektirki bunların devamı içeridedir”, işte insân tabiri câizse İlâh-î varlığın mostrosudur yani göz önüne getirmiş olduğu sûretidir, şeklidir, numunesidir, eğer biz bu hakikatimizi idrak etmezde kendimizi ayrı varlık olarak zanneder, yaşar ve dünyadan gidersek yukarıdaki Âyetin hükmü altına girmiş oluyoruz.

Ne yazık ki yani bâtıl ile Hakk’ı örtmüş oluyoruz, bu hakikatleri dışarıda değil evvelâ kendimizde araştırıp idrak etmemiz gerekiyor ve işte o zaman bizim kıyâmetimiz kopmuş oluyor “Bugün mülk kimindir” sorusuna cevabı kendi varlığında ve kendi varlığıda kalmadığından, başka bir deyişle nefsaniyeti kalmadığın dan yine senden konuşan Hakk olacak “lillâhil” Allah’ındır, nasıl “ Vâhid ve Kahhar olan”. Allah kalır o bedende ve o bedeninde kıyameti kopmuş olur. İşte bu halde günde beş defa namazını kılan kimse özel olarak Cenâb-ı Hakk’ın huzuruna Zât mertebesi itibarıyla şeriat, tarikat, hakikat, marifet ve İnsân-ı Kâmil mertebelerini temsilen beş defa girdiğinde Cenâb-ı Hakk’ın huzurunda özel olarak durur. Namaz aralarında da hususi olarak durur çünkü o zaman günlük işlerini de yapar. Oradaki ruhsatla ama aklı ve gönlü Hakk’ta olduğundan yine namaz içinde sayıldığından “salât-ı dâimûn” olur, bir beş vakit namaz var, bir salât-ı vusta-ara namazı, var birde salât-ı dâimûn var yani kendi hakikatinin gerçeğiyle hayatını sürdürmesi.[25] “ İz- -T-B- ”



Yine bileceksin ki maksudun sensin ve sen fenâ bulmaya muhtaç değilsin ve sen ne gelensin, ne de giden bulunduğu yerde kalansın, ama zamansız ve mekânsız, hatta an mefhûmu bile silinmiş olarak,


Kişinin belirli aşamaları geçebilmesi için tabî ki ona belirli bir süre karşındaki varlığa yöneleceksin gibi ikili hükümler ile uygulamalar yaptırılır daha sonra belirli bir idrâk seviyesine ulaşınca ona gösterilecek ki bak ikilik yok artık ve zâten hiç olmamış ancak belirli bir zaman var kabûl edilmiş artık bu kabûl etme hükmüde ortadan kalkacak, varlıklar da ortadan kalkacak ve Hakk’ın kendisi bâki kalacak. Bu durumda “li menil mulkul yevm lillâhil vâhidil kahhâr” yâni “O gün mülk kimindir? Tek ve Kahhar olan Allah’ındır” (Mü’min, 40/16) Âyet-i Kerîme’sinin hükmü mahşer gününde değil bugün geçerli olacaktır, eğer bu hüküm bizde bugün geçerli olmaz ise o gün de bize gelmez gelse de sonu fenâ olur.

Gelip gitme işi iki ayrı mahal gerektirir ki birinden ötekine gidilsin ve gelinsin.

Burada sırf zât yaşantısından bahsetmektedir. Salt fiilsiz, isimsiz ve sıfatsız bir boyutta öz, cevher bir şuur olan yaşamın idrâk edilmesi anlatılıyor.[26] “ İz- -T-B- ”


Nasıl bir ahlâk? Fenâ fir’rasûldeki yâni tehallaku bi ahlâkillah nasıl bir ahlâk? Tehallaku bi ahlâki rasûlullah nasıl bir ahlâk? Tehallaku bi mürşid nasıl bir ahlâk? Bunların aralarında fark olmasaydı mertebeler olmazdı. Ancak bunlar birbirinden farklı mı, ters mi çalışıyor ki ayrı ayrı bir yön ve yol olduğu zannedilsin. Tabiki değil. Birbirinin devamı olan. Tehallaku bi ahlâkillah bu Allah’ın ahlâkı. Burada ne hatır ne gönül ne bir şey, hiçbir şey geçmez. Allah vurdu mu vurur, verdi mi verir. Kimseye de hesap sormaz, kimse de zâten hesap soramaz. Yâni Allah’ın ahlâkı bütün esmâ-i ilahiyyeyi ayrı ve gayrı düşünmeden, eksi veya artı yahut zıt fikirler düşünmeden bütün isimlerin hepsine aynı hakkı verir. Ve hepsiyle de aynı şekilde aynı şiddette zuhur eder yahut zuhur ettirir yahut onu kullanır. Kahhâr esmâsı parçalar gider, vicdan diye bir şey olmaz. Bunlara acıyayım böyle oldu olmadı yok. Bir tusunami geliyor işte bak. Allah’ın Kahhâr esmâsı acıyan var mı kimseye. Hesap sorabiliyor mu kimse? Ya Allah niye yaptın bunu böyle, yazık değil mi onlara diye soramıyor. İşte bu Allah’ın ahlâkı. Biz Allah’ın ahlâkını başka türlü anlarız. Değil. Lut kavmini, Ad kavmini bir rüzgârla, bir suyla ortadan kaldırmıyor mu? Allah acısa onu yapabilir mi? Yapar mı yapmaz. O halde Allah’ın ahlâkı demek bütün esmâi ilahiyyeyi tam şiddetiyle ortaya getirmek demektir. O Müslümandır, bu ehl-i küfürdür, Müslümâ’nâ acıyayım da ehl-i küfre acımayayım gibi değil. Vurduğu zaman vuruyor. Allah’ın biraz acıması olsa, yanlış anlamayın Allah acıyanların en büyüğü neresi itibariyle Rahmâniyeti itibariyle. Kahhâriyeti itibariyle acımayanların en büyüğüdür. Görev yapılmaz o zaman. Öldüğümüz zaman yattık yere, hani benim Rabbim merhametliydi öldürmeseydi ya beni. Sokmasa ya o çukurun içerisine. Hani merhametliydi. Merhametli hükmünü düşünmemiz için o fiilin de kaldırılması lâzımdır.

O zaman o fiil kaldırılırsa Kahhâr esmâsı nerede saha bulacak kendisine. Kahhâr esmâsı kahhârlığını yaptığı için Allah’a teşekkür ediyor. İnsânları öldürdüğü için Allah’a teşekkür ediyor. O gücü verdiği için veya yıktığı için. Biraz ters gibi geliyor bu konuşmalar ama her yerde bunlar söylenmez zâten, hâşâ Allah’ın rahmetini göstermiyor gazabını üste çıkarıyor gibi düşünülmesin. Biz tevhîd ehliyiz her birerlerimiz onu anlamaya çalışıyoruz. Dışardan kim ne derse desin, ister kabul etsin ister kabul etmesin ona da hürmet edilir. O da kendi mertebesinden iyi niyetiyle hayatına öyle bakmaktadır. Biz dışarıda ki fiziki âleme baktığımızda Kahhâr orada faaliyette. İşte bu yüzden “Rahmetim gazabımı örtmüştür.” dediği bu. Eğer acısa Kahhâr esmâsını zuhura getirmese, acısa, Cebbâr esmâsını zuhura getirmese, Kahhâr esmâsı diyecek Ya Rabbi beni niye var ettin, madem faaliyet olmayacaktı. İstihkak istiyor, Ya Rabbi bana kahredecek yer ver, saha ver diye. Her şey Rahmân istikametinde olsa ne olacak o zaman, Kahhâr esmâsı zuhura gelmeyecek ve biz tek yönlü Allah’ı tanımış olacağız. Yâni onun hakîkatini bilemeyeceğiz.

Bütün esmâi ilâhiyye var. Yalnız bu burada Allah’a mahsus bir ahlâk. Tehallaku bi ahlâkillah. İnsânlar bölümünde böyle bir ahlâk yok. Kullanamayız da zaten. Onun için ayrılmış risâlet ahlâkı yâni nübüvvet ve risâlet ahlâkı, peygamber ahlâkı ve Allah’ın ahlâkı ve oraya getiren eğitim ahlâkı diyelim. Üçünün boyutları ayrıdır. Hepsi kendi yerinde geçerlidir. Eğer bir insân tehallaku bi ahlâkillah hükmünü kullanmaya kalksa yanlış yapar, olmaz da zâten. Edebini de hakkını da aşmış olur. Haddini aşmış olur. Böyle bir şey de tasavvuf ehli, irfan ehli tarafından da düşünülemez, yapılamaz, mümkün değil. Ama bunların da bilinmesi lâzım gelmektedir. Çünkü açık olarak iki ahlâk belirtilmiş. Tehallaku bi ahlâkillâh, tehallâku bi ahlâki rasûlullah. Tehallaku bi irfan ayrıca oraya ulaşmak için. İrfâniyetimiz olmazsa bu ahlâklara nasıl ulaşacağız. İşte fenâ fiş’şeyh, fenâ fir’rasûl, fenâ fillah, bekâ billah ahlâkları bunlar. Yâni Allah’ın ahlâkı, sınırı olmayan bir esmâ tahakkuku. Yâni isimlerin tahakkuk etmesi. Ve kimseye de hesap vermemesi. Koskoca kavim ortadan kalkıyor, bakın soran var mı?

“Li menil mülkül yevm, lillâhil vâhidil kahhâr.” (40/16) “Lillâhil vahidir rahmân” demiyor “Kahhâr” esmâsını söylüyor. Neden? Çünkü Kahhâr esmâsı örtücü isimlerin en şiddetlisi. Ortadan kaldırmak demek, onu örtmek demektir. Yok hükmüne getirmek demek. Bakın ne kadar açık. Allah’ın ahlâkı o işte. “Limenil mülkül yevm.”Bugün mülk kimindir.” diyor. Bugün Amerika’nın atıp tutması, daha eski zamanlarda Fir’avunlar, şunlar, bunlar. Bütün bunlar sürelerini geçirdiler daha da devam ediyor süreleri bireysel de olsa. O zaman onlar attılar, tuttular. Neden? Süre verildiği için dediler. O gün geldiğinde, hepsinin de süresi bittiğinde, hadi çıkın bakalım neredesiniz, diye âyet-i kerîme’de Cebbâriyet, Kahhâriyetle vasfediyor kendisini. Vâhid ve Kahhâr olan Allah. Tek ve Kahhâr olan Allah’ındır bugün diyor. Demek ki mülkün sahibi, mülkünü korumak için ilk esmâsı Kahhâriyet esmâsı. Vehhâb esmâsı, Rahmân esmâsı değil. Mülkü korumak için silah gerekiyor diyelim. Başka türlü olsaydı orada bir başka esmâ kullanırdı. İşte bir kimse de birey olarak bu âyet-i kerîme’nin faaliyete geçmesi Kahhâr esmâsına bağlı.

Bir bakıma Kahhâr esmâsına geldiğimiz zaman bu faaliyete geçiyor o zaman burada. Bir kimsenin bu âyet-i kerîme’yi yaşayabilmesi için Kahhâr esmâsının onda tecellisi gerekiyor. Ancak bunu dışarıya karşı değil, kendi nefsine karşı diyelim. Çünkü dışarıya karşı vursa, etse, kırsa bu olmaz. Polisler tutarlar götürürler. Ya Allah yaptı bunu dersen dinlemezler. Kendi bünyemizde bu bilinçle olabilecek bir şey. Ama genel âlem bünyesinde zâten başka bir şey olmadığından Allah yapar. Ona da kimse bir şey diyemez. Ve gerçektir oradaki oluşum. Şimdi Allah’ın ahlâkı her esmâsının hakkını vererek kullanmasına izin vermesi. İzin vermesi de başka bir hâdise. Çünkü izin varmış, alınmış gibi. Her esmânın kendi hakkını kullanması diyelim. Her esmâ aynı ağırlıkta, biri yüzde on kullandı biri yüzde yirmi kullandı değil. Yüzde yüz olarak kendi hakkını koruyup kullanması. Kahhâr esmâsının Kahhârlığını yapması, kendi Kahhârlığını korumasıdır bir bakıma. Hakkıdır. Kahhâriyet sıfatını vermişse ona, Kahhâr olacak.

Şimdi milletler ordu kuruyorlar, ordular top tüfek alıyor. Şimdi o top patlıyor, gittiği yere düşüyor. O topun kullanılması orada ne kadar çok insânı öldürürse kemâli o kadar çok oluyor. Aman top on kişiyi öldür de beş kişiyi öldürme diye dua etmeye çalışsak bu mantıklı bir şey olur mu? O kendi kabiliyetini ortaya koyacak. Atom bombası atomluğunu yapacak. Duâ edilse o da biraz rahmet etse de yarısını patlatsa. Olur mu? Olmaz. Çünkü onun tümünü patlatma sistemi öyle kurulmuş başka türlüsü olmaz. İşte bu Allah’ın ahlâkıdır. Ahlâktan kasıt iyi yaptı kötü yaptı mâ’nâsına değil. Kendisindeki esmânın zuhura çıkması ve her sahada ve her mertebede kemâliyle zâhir olmasıdır. Yoksa o zaman orada eksik çıktı, burada eksik çıktı, Hakk’ın zevâli olmuş olur. Eksikliği olmuş olur. Böyle bir şey de Hakk’a isnat edilemez. “Allah’ın ahlâkıyla ahlâklanın” demek biz nefsimize karşı ahlâklanacağız. Dışarıya karşı değil. Dışarıya karşı bu ahlâkı kullanamayız. Çünkü bu Allah’ın ahlâkı, bizim ahlâkımız değil. Yalnız burada tehallaku bi ahlâkillah yâni Allah’ın ahlâkıyla ahlâklanın derken nefsimize karşı bu şekilde olacak ki onun hükmü varlığımızda artık hükümsüz hale gelsin. Tehallaku bi ahlâkillah, bilinçte olan bir şey yoksa biz Allah’ın yerine geçip onun ahlâkını kullanamayız. Peki düzen nasıl olacak? İşte düzen tehallaku bi ahlâki rasûlullah’ta kurulacak. Beşeri münasebetlerdeki zarar ve fayda sağlama, onun için ayrılmış Peygamber ahlâkıyla Allah’ımızın ahlâkı. Sıfat-ı ilâhiye, sıfat-ı zâtiyye, sıfat-ı subûtiyye ve esmâ-i ilâhiyye bunların zuhurlarının ne olduğunu artık idrâk etmiş olmaktayız. Ve genel mâ’nâda bir hâdise olduğu zaman bunun aslının ne olduğunu bilip üzüntüye düşmememiz gerekiyor. Yâni Allah’ın ahlâkı diğer bir ifadeyle Allah’ın kanunu diyelim. Allah’ın murâdı buymuş ki öyle oluyor.

Böyle bilindiği zaman da kişi ah vah edip, neden böyle oldu, şu tedbir alınsaydı böyle olmazdı, falan bu gibi gereksiz düşüncelerden, zaman kaybından kurtulmuş olur. Yâni Allah’ın ahlâkını biz sadece bilinç olarak biliriz ama kullanmamız mümkün değil. Fenâ fillah, bakâ billah mertebesine gelsek te. Bu ayrı bir saha, Allah’a ait bir saha. Testisi kırılan çocuk kıssasında, testiyi kıran kişi Allah’ın ahlâkıyla, adaletiyle karşılaşacağı için, ona mani olmak için risâlet ahlâkıyla rahmet ahlâkını kullanmış oluyor, orada çocuğu uyaran velî kişi. Eğer o hâli bilmemiş olsa o kendi haline bırakır. Allah’ta onun karşılığında Kahhâr esmâsıyla canını alarak ödetir ona. Sadaka vermek belâyı defetmek hususunda tesirli oluyor ama Ahlâk-ı Rasûlullah mertebesinde ve Ahlâk-ı mürşid mertebesinde. Çünkü onlar halka daha yakın. O Allah’ın işi, orada halk yok zaten. Allah’ın esmâsının zuhuru. Hani şöyle demişler; “Allah’a suç isnadından nasıl kurtuldun?” demişler bir velîye. Şimdi farkında olmadan, biz Allah’a suç isnad ederiz. Böyle bir şey, olur mu? Bu kadar insân ölür mü? Olmasaydı, etmeseydi. Bunları gayr-i ihtiyâri söyleriz.

O zaman biz Allah’ın işine karışmış oluyoruz. Ve suç isnad ediyoruz, şuuraltı iyi niyet olsa da. Onun verdiği cevap çok şaheser. “Mülkünde gayrıyı koymayarak” diye cevap veriyor. Şimdi bir mülk kişinin kendi mülküyse oraya dilediğini yapar. Ceza, suç veya güzellik iki varlık arasında olur. İki varlık yok ki kim suçlanacak. İşte o Kahhâr, Kahhârlığını yapıyor ama kendi bünyesinde yapıyor. Başka bir varlık yok ki ona bir şey sorsun. Eğer Kahhâriyetini ortaya çıkarmazsa, kendi saltanatını ortaya koymamış, kendisini tanıtmamış olur. Biz Cenâb-ı Hakk’ı sadece Rahîm, Rahmân yönüyle biliriz. Ki Batı’lılar biraz öyle bilirler. Yâni Allah hep iyidir diye bilirler. Kahhârı yapan kötü müdür? Hâşâ! Yanlış anlaşılmasın. En güzelini yapar. Yâni yaptığı her şey güzeldir. Güzelliğini gösteriyor. Ama kendi mülkünde, kendi kendiyle yapıyor, bir başkası yok ki eziyet olsun, azap olsun. O mertebe öyle. Teklik ve vahdet. Vâhid ve Kahhâr diyor. Tek olan. O zaman ölen de kendisi öldüren de kendisi. Kim kime ne diyecek ki. Ama ölenleri ayrı, öldürenleri ayrı görürsek, beşer kafasıyla o zaman onun hakîkatini hiçbir zaman anlayamayız. İşte bize burada lâzım olan ikinci ahlâk Ahlâk-ı Rasûlullah.

Ahlâk-ı Rasûlullah ise kulun lehine çalışan bir ahlâktır. Affetmeye yönelik bir ahlâktır. Şefkate ve şefaate yönelik bir ahlâktır. İşte bireyler arasında faaliyette olan ahlâk, Ahlâk-ı Rasûlullahtır. Ahlâkillah, Allah’ın kendi mülkünde, kendi varlığı içerisinde olan ahlâktır. Ki bu ahlâktırdan ziyade faaliyettedir mâ’nâsında şu veya bu şekilde. Eksi, artı diye burada bir değerlendirmesi yapılamaz. Değerlendirme yeri yok çünkü orada. Sadece tatbikat yeri var. Değerlendirmek için varlık lâzım. Varlığa göre şöyle veya böyle. Allah’a göre Vehhâb esmâsı, Rahmân esmâsı neyse Kahhâr esmâsı da aynıdır, zuhurları ayrı olsada. Zâtına bağlı çünkü. İşte böylece biz tehallaku bi ahlâkı rasûlullah hükmünü kullandığımız zaman bunu en güzel şekilde kullanmamız gerekiyor. Faaliyet sahasında geçerli olan bu da rahmet ağırlıklı. Ve insânlara faydalı olmak ağırlıklı. Bunun eğitimi de mürşid ve mürid veya talip ve matlup yaşantılarından geçmekte. Bu eğitimden geçmekte.

Evvelâ murâkabe ve müşâhade de, rabıta da mürid fenâ fiş’şeyh olacak, onun nisbetini giyinecek, onun ahlâkıyla ahlâklanmaya çalışacağız. Belirli bir yere geldiğimizde anlayacağız ki burada Ahlâkı Rasûlullah’ta aynı yerdeymiş, başka yerde değilmiş. Neden? Daha evvelce öylece tanıdığımız, sıradan bir kişiymiş gibi sonra bakacağız ki kendimizi ancak tanımaya başladığımız zaman, onu daha iyi tanımamız mümkün olacak. Oradan yola çıkarak aynı yerdekine ama daha yukarı çıkarak, ileri aşama idrâk seviyesinde, bizim risâlet haber alma yerimiz burasıymış diyerek fenâ fir’rasûl, tehallaku bi ahlâkı rasûlullah’a giriş olacak. O devam ettiği sürece onun ahlâkıyla ahlâklanacağız. Beşeriyetin kemâl ahlâkı o’dur. Ondan sonra gelecek tehallaku bi ahlâkillah ise Allah’ın ahlâkı olduğundan orada kulun payı olmamakta. Orada sadece irfâni açıdan kulun bilinci olmaktadır.

“Kendinde olmak küfür kendinden geçmek imândır.” İşte kendinde olmak küfür. Neyin küfrü? Nefsimizle yaşadığımız zaman Hakk’ı kapattığımızdan ehl-i küfür olmaktayız. Yâni perdeli olmaktayız. Kendimizden geçtikten sonra yâni nefsî varlığımızı ortadan kaldırdıktan sonra bu imândır. Bunun ilk aşamasıdır, imândır dediği. Sonrası îkandır zaten. Daha sonrası da yakîndir. Daha sonrası da Allah’ın indinden gelen ledündür. İşte bütün bunların hepsi de İslam ahlâkı içerisinde oluşacak bireylerin eğitimi neticesinde güzel huy ve yaşantılardır.[27] “ İz- -T-B- ”


يَا صَاحِبَي السِّجْنِ وَ أَرْبَابٌ مُتَفَرِّقُونَ خَيْرٌ

أَمِ اللَّهُ الْوَاحِدُ الْقَهَّارُ

12/39. (Yâ sahibeyissicni e erbâbün müteferrûküne hayrun emillâhül vâhidül kahhâru.)

12/39. “Ey benim iki zindan arkadaşım!. Çeşitli Tanrılar mı hayırlıdır. Yoksa gücüne karşı durulamaz olan Allah mı?” Ey zindan arkadaşlarım! Farklı, farklı rablar mı hayırlıdır? Yoksa tek ve kahhar olan Allah mı daha hayırlıdır? Diye onlara o kadar büyük bir hakikat ifşa ediyor ki aynı zamanda bizlere de haber veriyor.

Şimdi, biri bize gelse dese ki; yeryüzünde kaç tane Allah var? 1 tane Allah var, deriz. Işte bu lâfzî bir cevaptır. Hakikatte yeryüzünde ne kadar insân varsa onların değişik idraklerinde ve anlayışlarında o kadar Allah vardır. işte bunlar kişiye özel ve kişinin hayâlinde ürettiği ayrı ayrı nefs-î rabb’ı has’lar’dır. Her birerlerimizin gönlünde, hayalinde, muhabbetinde ne varsa onun rabbı odur. Îster dünyalık olsun, ister âhiretlik olsun ne varsa odur. Bir insân Hakk sevgisinin üstünde neyi seviyorsa onun rabb’ı odur. Putu da odur. Her ne kadar genel kıblesi, kâ’be’si olsa da böyledir. Böyle olduğu için de “ircii ilâ rabbik” (89/28) “Rabb’i ne dön” hitabına muhatab olur. Neden? Çünkü bizim yönümüz rabb’ı hasımıza yöneliktir. Rabbül erbab’a yönelik değildir. Her yönümüz ile Vâhit ve Kahhar olan Allah’a henüz ulaşamadığımız için bu hitaba muhatab oluyoruz. Onun için o tokadı yiyoruz. “ve ileyhi türceul ümur;” “bütün işler Allah’a dönücüdür.” Kaç yerde “herşey Allah’a dönücüdür.” Şeklinde bize ihtar olunuyorsa, demek ki, biz başka yerlerdeyiz. Eğer biz şu kapıya doğru dönmüşsek –zâten dönmüşüzdür- doğrudur. Çıkış yeri kapıdır. Ama cama dönmüşsek, camı kapı bilmişsek “çıkış yeri kapıdır, kapıya dön!” ihtarını alırız. Din kapıdır. Camı kapı bilirsen orada bekler durursun. Ya da oradan atlamaya çalışırız. Elimizi, ayağımızı kırarız. Yûsuf Sûresindeki Âyetlerin en önemlisi de belki budur. Rabb’i tanıma yolunda açıklık kazandıran Âyet-i Kerîme budur.

Ayrıca ona rû’ya-larını soran kimseler ona muhatab olarak bu sözler konuşuluyor. “tek ve Kahhar olan Allah mı yoksa tefrika olan rablar mı hayırlıdır.” Hani kıyamet koptuğunda kimse kalmayınca Allah nida edecek. “limenil mülkül yevm?” (40/16) “bugün mülk kimindir?” cevap verecek kimse olmadığından “lillâhil vâhidil kahhâr” yani “tek ve Kahhar olan Allahındır.” Kahhâr esmâsının kullanılması bütün bu varlıkta aslında özel olarak tek kendisinin olduğu, ancak çeşitli zuhurlarla ortaya geldiğinden, değişik varlıkların varlığı düşünüldüğünden “kahhar” esmâsıyla bütün bu varlıkları kaldırdığından tek “vâhîd” olan kendisinin kalması dolayısıyla “kahhâr” esmâsı’nı kullandı. Yoksa “cebbâr” esmâsını veya başka esmâsı’nı kullanırdı. Kahhar esmâsı bütün varlıkları bâtına çektiğinden tek ve vâhîd olan sadece Allah kalacaktır. Başka bir deyişle diğer rabb’ları “kahhar” esmâsı ortadan kaldırır.

“İşte ben ona îmân ettim” diyor. Dikkatini anlatmak istiyor ve yöneldiği yeri söylüyor.[28] “ İz- -T-B- ”


KİMLİKLERİN YOK OLMASI :

“Varlık âleminde bulunan her kimlik fânidir, ancak yüce ve ikram sahibi Rabb'ının vechi, varlığı bakidir.” (55/26-27) Kimlikten kasıt düşünen varlıktır, yani insan türü varlıktır. Ne varsa insan denen, düşünen ne varsa, men, kimlik bunların hepsi fanidir. Ondan sonra, yüce ve ikram sahibi Rabbinin varlığı bâkidir.

Zâhir tefsirlere bakıldığında, bu tür âyet-i kerîmeler, ahirette olacak hadiselerden bahseder diye bilinir. Her şey yok olacak, Allah'ın varlığı bâki kalacak. Diğer şekli de Bugün mülk kimindir? Vahid ve Kahhar olan Allah'ındır.” (40/16) diye söylenir. İşte bu mertebenin bir başka âyet-i kerîmedeki izahı da odur.

Şimdi burada kimliklerin yok olması, bütün insan türü düşünür varlıkların başlarının kesilip, koparılıp çukura atılması ma’nâsında değildir. Bütün bunların kendilerine ait her hangi bir varlıklarının olmadığının anlaşılmasıdır. O zaman onlar fâni/yok hükmündedir.

Ancak burada bir ayrı nokta vardır. Her kimlik deniyor, çünkü bütün insanlardan bahsediliyor. Bu kimliklerin içersinde hepsinin bu mertebeye gelen kimse gibi düşünmesi diye bir şey söz konusu değildir. O mertebeye gelen kişinin, bu kimliklerin kendilerine ait bir varlıklarının olmadığını idrak etmesi, kişinin kendisini ilgilendiriyor. Diğer kimlikleri ilgilendirmiyor. Burası mühimdir.

Şimdi biz düşünebiliriz; oradaki nefsi emmarede, levvamede yaşıyor, asıyor-kesiyor, benliği var. Peki bunların hepsinden bu benlik kalkıyor mu? Hayır, onlar gene aynı şekilde. Neden? Çünkü onlar kendi mertebelerinde yaşıyorlar. Orası onlar için gerçek, geçerlidir.

Ama seyrini yukarıya doğru sürdürmeye başlayan kişinin onlara yukardan bakışı bu anlayıştır. Ve o kişinin şahsına ait bir değerlendir-medir. Çünkü hiç bir beyin birbirinin aynı olarak bu âlemde yaşamıyor. Hepsinin değer yargıları ayrı ve hepsinin de kendilerine göre bir anlayışı, kabullenişi vardır.

Bu kendini ben diye kabullenmiş olan mahallin doğrusu, kendine göre doğrusu. Ama hakikate göre doğrusu değildir. Bunları birbirinden ayırmamız lâzımdır. Yani bu idrake gelen kişilerin gözünde bütün insanlar Hakk'ın varlığından, o mertebedeki zuhurundan başka bir şey değildir.

Ama yaşayan kişi nefsi emmaresiyle, levvamesiyle, katiliyle, hırsızıyla gene kendisi, aynıdır. Çünkü buradaki sistem böyledir. Yukarıdan bakıldığı zaman, onların asılları ve özellikleri, özleri dikkate alındığından, özlerinde de Hakk'ın varlığı olduğundan o kişiye göre bütün âlemdeki varlıklar ve men/kim’likler fânidir.

Bu mertebede şu da geçerlidir. O kişinin mertebesi değiştikçe bu idrakte onda tekrar başka bir dönüşüme geçmektedir. İşte bir insan her mertebede, yeni bir hal alamıyor ise, eğer tek mertebede ise, bütün ömür boyu yaşadığı düzey, hayata bakışı tek mertebede ise, idrak ve anlayışı, bilgisi, bunları bilse de, onun için geçerli değildir. Yanlış tatbik etmiş olur.

Yani bir kişi düşündüğü her şey Hakk, ben de Hakk'ım, onlar Hakk olduğu gibi, ben de dilediğimi yaparım, dediği zaman olmaz. Çünkü bunlar bu dünyada fiiliyatta tatbik edilecek şeyler değildir, ama idrakte anlaşılacak şeylerdir. Peki o zaman ne faydası vardır? İdrak etmeyenle eden kişinin arasında o kadar büyük farklar varki, tarifi mümkün değildir. Ama ancak her zümrenin hali itibariyle, şeriat-ı Muhamme-diyyeye suretler olarak asgari müşterekte uymak zorundadırlar.

Ondan sonrası ise idraki ve irfani bir yaşantı olduğundan, kişi yukarıya doğru idrakinde ve gönlünde yükselecek. Suretinde olacak ve değişecek hiç bir şey yoktur. 5. mertebeye gelen kişinin, insanların üstünde 5 kat yukarda yaşayacak hali yoktur. Hepimiz zemindeyiz, herkesin başı da ayakları da ağrır. Bu âlemin şartlarına bağlıyız.

Yani bir kimse bunları bildi diye, bunlardan tenzih edilmiş, bunlar üzerinden kalkmış değildir. Nefsi emmarede olan kişiyle, evliya ve peygamber olan bir kişi fizik açısından aynı şartlara tabidir. Öyle olmazsa haksızlık olur. Hatta peygamberlere ızdırap daha fazla gelir, çünkü onlar biraz da kavminin yüklerini çekerler.

(Terzi Baba-6 Peygamber (4) Hz. Mûsâ (a.s.) sohbetin-den.)[29] “ İz- -T-B- ”


NEFS-i SÂFİYE” Nefs-i Sâfiye: Sonradan arız olanları terk etmek, kendi özel hâli ile saf kalan (Nefs) anlamındadır.

Zikri: “Ya KAHHAR” dır.

İdrâki: Bu mertebenin şuuru ile ileriye doğru gitmeğe gayret etmesidir.

Kûr’ân-ı Keriym; Mü’min Sûresi; (40/16) Âyetinde bu hâle işaret vardır.

لِمَنِ الْمُلْكُ الْيَوْمَ لِلَّهِ الْوَاحِدِ الْقَهَّارِ

(Limenil mülkül yevm lillâhil Vahidil Kahhar.) Meâlen: “Bu gün mülk kimindir? Vahid ve kahhar olan ALLAH’ın’dır.” Hâli: Bu hâlin hâli ile hallenmektir.” Kûr’ân-ı Keriym; Bakara Sûresi; (2/132) Âyetinde bu hâle işaret vardır.

فَلَا تَمُوتُنَّ إِلَّا وَأَنْتُمْ مُسْلِمُونَ

(Felâ temutünne illâ ve entüm müslimune.) Meâlen: “Sakın hâ ölmeyin, ancak müslüman olarak ölün.” Yaşantısı: Nefs-i Sâfiye nin belirgin sıfatı, beşeri varlığından tamamen soyun- muş olmasıdır. Ahlâkı yokluktur, hiçliktir, yorumsuzluktur. Özelliği renksizlik, kayıtsızlıktır, dünyadan uzaklaşmadır.

Kendini gerçek hüviyeti ile bir başka manâda, bir başka âlemde bulmasıdır. Geçici dünya şartlarından kurtulup ebedi âleme intibak etme başlandıcıdır.

Kişi dilerse seyrini burada bırakabilir, fakat daha ilerisini isterse çalışmalarını sürdürmesi gerekir.

Rengi: Renksizliktir. Bu makamın anahtarı ve yükselticisi KAHHAR ismidir, mürşidinin himmeti irşadıdır.

Tarikat mertebesi nin sonudur. Hakikat mertebesi yaşamına geçmeğe namzettir.

Heybet ve üns tecellisinin başlangıcıdır.

Bu hususta kısa bilgi sunmağa çalışalım.

Seyrine Nefs-i Emmâre den başlayıp devam eden sâlik nihayet Nefs-i Sâfiye mertebesine ulaştığında kendisinde çok büyük değişiklikler olduğunu müşahede eder.

Evvelce var zan ettiği birimsel varlığının, aslında hiç bir zaman var olmadığını, bunun bir şartlanma ve hayal mahsulü olduğunu anlar.

İşte bu idrak içerisinde. “Bugün mülk, yani (beden mülkü) kimindir? Sorusuna kendi öz müşahedesi ile Vahid yani (bir) ve (Kahhar) olan ALLAH’ın dır,” gerçek hükmünü duyarak cevap verir.

ALLAH’ın mülkünde ikliğe yer olmadığını, görünen varlıkların onun zuhur mahalleri, olduklarını ve bunların kendilerine has bir varlıkları olmadıklarını anlar. Ancak, bu düşün- ce ve yaşam buraya ulaşanlara has bir hükümdür. Kesret, yani çokluk âleminde yaşayanlara göre değildir.

KAHHAR ismi, son kalan birimsel benlik artıklarını da ortadan kaldırıp tam bir sâ- fiyete ulaştırır. Bu sâfiyet, sâlik’in tam ve mutlak öz yapısı ile kalmasıdır. O da Hakk’tan başka bir şey değildir. Bu mertebe çok değişik bir yaşam arzeder. Burada yaşanan hayatın sırrını, ancak yaşayanlar idrâk ve muhafaza edebilirler. Bu halin bazı tehlikeleri de vardır. İradesi güçlü olanlar bu tehlikeleri yenerler.

“Sakın ha ölmeyin, ancak müslüman olarak ölün.” Emri İlâhisi bu vadide çok önem taşır. Cenâb-ı Hakk kulunun gaflet içerisinde ölmesine râzı değildir. Âncak “müslüman” olarak ölmesine rıza gösterdiğini açık olarak bildiren bu Âyetin tahakkuk yeri haliyle “Sâfiye” mertebesidir.

Müslüman kelimesinin gerçek ifadesi teslim olan, geçici varlığından kurtulup salim olan, selâmette olan mânâsına dır.

Rabb’ı mızın ikazı bizleri, hayali, vehmi ve birimsel varlığımızın emri altında iken ölmemizden kurtarıp, gerçek kimliğimize ulaşınca ölmemize rıza gösterdiğini belirtmesi içindir.

Gerçekten kendini bilmeden, bulmadan bu dünyadan ayrılmak büyük kayıptır.

“Mutü kable ente mutü” yani (ölmeden evvel ölünüz) Hadîs-i kûdsi si ile Efendimiz de bu hale ne güzel açıklık getirmiştir.

Kendi Nefs-lerin den ölenler, HAKK’ın varlığı ile dirilirler ki işte bu gerçek yaşamdır. Ondan sonra artık o kimesler ölmezler.

Bir başka, Hadîs-i şerif’de ise. (Men sâre bil ilmi hayyen lem yemüd ebeden)buyurulmuştur. Yani; (ilim ile diri olan ebeden ölmez) demektir. Bu ilim ise ancak kendini bilme ilmidir Bazı tasavvuf okulları Nefs-i Sâfiye’de seyr-i sülûku bitirirler ve bu aralara daha başka mertebeler de ilâve ederler. Her okulun sistemi kendine göredir.

Biz buraya kadar olan seyr-i, sadece Enfüsi yani kendi nefsimizde ki tahakkukunu görüp yaşamağa çalıştık. Bundan sonra gelecek olan (HAZARÂT-ı HAMSE) yani “beş hazret” mertebesi bölümü ile de afakî seyr-i, yani dış âlemde ki seyr-i de yaşamağa ve anlatmağa çalışacağız. Bu seyr-i de tamamlayanlar, ancak gerçek mânâda (TEVHİD)’e yani varlıktaki mutlak birliğe ulaşabilirler.

Gayret alandan, himmet verenden, muvaffakiyyet ALLAH’dan dır.

* * *

Bu mertebenin zikri olan KAHHAR esması verilen sayıda çekildikten sonra, yukarı da belirtilen idrâki ve hâli ni ifade eden Âyetlerin en az (33) çer def’a çekilmesi bu mertebenin daha iyi yaşanmasına yardımcı olacaktır.

Bu çalışmalar yapıldıktan sonra yine üç ihlâs bir fatiha okuyup Peygamber Efendimiz (s.a.v.) ve ehli beyt hazarâtının rûhlarına hediye eyleyip, o günkü dersimizi bitirmiş oluruz. Ancak dersimiz daha ileride ise bu duayı son dersimizin sonun da yaparız, diğerleri de böyle devam eder.

Küçük bir tefekkür ile buraya kadar ki; seyrimizin kısaca özetini yapmağa çalışalım.

Seyrine “Kelime-i Tevhid” ile başlayıp devam eden sâlik daha evvelce lisanen söylediği “Kelime-i Tevhid-i” bu sefer gönülden ve muhabbetle söylemeğe ve açılımlarını düşünerek anlamağa gayret eder.

Böylece, (Lâ ilâhe illâllah) “Kelime-i Tevhid” zikri ile yola çıkan sâlik in de bundan sonra hayata bakışı oldu değişik olacaktır. “Kelime-i Tevhid,” in bereketi ona çok şeyler kazandırmağa, birlik bilinci yavaş, yavaş kendini göstermeye başlayacaktır.

Ya ALLAH: Zikri ile kişi ALLAH’ın varlığı, bilincini daha ciddi mânâda tefekkür ederek yoluna devam edecektir.

Ya HU: Zikri ile her yerde ve her şeyde O nu görmeğe çalışmaktır.

Ya HAK: Zikri ile her yerde ve her şeyde Hakk’ı müşahede etmeğe çalışmaktır.

Ya HAY: Zikri ile kendi de gerçek hayat sahibi olmağa çalışacaktır.

Ya KAYYUM: Zikri ile bütün âlemin, Hakk’ın varlığı ile kâim olduğunu anlamağa çalışmaktır.

Ya KAHHAR: Zikri ile de varlık hakkında düşünülen hayâli ve vehmi yorumları ortadan kaldırmaya çalışarak, böylece bu yere ulaşan kimseler oldukça iyi bir yol katetmiş olacaklardır. Ancak yolun sonu değildir.

Evvelki derslerimizde gördüğümüz (mürşidinin himmet-i irşadıdır,) sözünün küçük izahını isteyen dostlarımıza cevaplayarak gönderdiğimiz o yazıyı da buraya ilâve etmek yararlı olur düşüncesiyle sizlerede sunuyorum.

Bismillâhirrahmânirrahiym Esselâmu aleyküm ve rahmetullah Sevgili canlar, gönül dostları, muhabbet aynaları.

Sevgili kâmil kardeşim, cümlenize Cenâb-ı Hakk’tan sağlık ve afiyet dilerim.

Gönül açıklığı ve mânâ genişliği niyaz ederim.

Böyle kısa bir girişten sonra, istediğin kelimelerin kısaca ifadelerine geçelim.

(1) Mürşidinin Himmeti irşadır.

Sâlik’in, yani Hakk yolcusu nun, kendi bulunduğu mertebesinin bir mertebe ilerisine geçebilmesi için, o mertebenin bilgi ve müşahedesine ihtiyacı vardır.

İşte mürşidinin kendisine geçeceği yolları açık veya gizli bir ifadeyle işaret etmesi, onu yukarıya doğru yöneltmesi ona olan himmet’i dir. Ve bu da irşattır. İrşat ise “rüşt” yani kemâle doğru gidiştir. Her mertebenin rüştü bir üst mertebeye doğru yükselmektir.

İşte bu oluşum için mürşit tarafından sarfedilen gayret, onun himmetidir. “Himmet” ise; kelime mânâsı itibariyle, (kâlb isteği ile gösterilen karşılıksız gayret)tir, diye belirtilmiştir.

Ayrıca “Himmet-Zimmet”tir. Yani salikin bağlandığı yerin, gönül alemine girmesiyle orada “zimmetlenmiş” yani kayda girmiştir. İşte gerçek Zât-i Himmet budur.

(2) Sohbet, sohbetin feyzi:

Sohbet; görüşüp konuşma, arkadaşlık demektir.

Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(6)