Velleżîne yuhâccûne fi(A)llâhi min ba'di mâ-stucîbe lehu huccetuhum dâhidatun ‘inde rabbihim ve 'aleyhim ġadabun velehum ‘ażâbun şedîd(un)
Allah'ın çağrısına uyulduktan sonra O'nun hakkında tartışmaya girenlerin delilleri Rableri katında batıldır. Onlara bir gazap vardır. Onlar için çetin bir azap vardır.
Allah'ın davetine uyulduktan sonra, hâlâ O'nun dini hakkında mücadele edenlerin, getirdikleri deliller Rableri yanında batıldır. Onların üzerinde bir gazab ve kendileri için şiddetli bir azab vardır.
Şûrâ Suresi'nin 16. ayeti, Allah'ın çağrısına icabet edildikten sonra O'nun hakkında tartışmaya girenlerin delillerinin geçersizliğini, üzerlerine gazap ve çetin bir azap olduğunu vurgular. Ayet, 'muhacere' (tartışma), 'hüccet' (delil), 'dahıda' (hükümsüz), 'gadab' (gazap) ve 'azab' (azap) gibi temel kavramlar üzerinden, hakikate karşı direnişin ve batıl iddiaların akıbetini dilbilimsel bir derinlikle ortaya koymaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Hacc kökünden türeyen 'muhâcce', karşılıklı delil getirme, tartışma ve münakaşa etme anlamlarına gelir. Ayetteki 'yuhâccûne' fiili, Allah'ın birliği ve çağrısı açıkça ortaya konulduktan sonra dahi bu hakikate karşı delillerle direnmeye çalışanların durumunu ifade eder. Bu, hakikati kabul etmeyip batıl iddialarla mücadele etme çabasıdır.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'yuhâccûne' kelimesini 'yucâdilûne' (tartışıyorlar, mücadele ediyorlar) olarak açıklar. Ayetteki bağlamda, Allah'ın davetine icabet edildikten sonra dahi O'nun hakkında tartışmaya devam edenlerin, aslında batıl bir mücadele içinde olduklarını ve delillerinin geçersizliğini vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'hacc' kavramının Kur'an'da genellikle hakikati ortaya koymak için delil getirme ve karşı tarafın delillerini çürütme anlamında kullanıldığını belirtir. Ancak bu ayetteki 'yuhâccûne', hakikat apaçık ortadayken dahi inatla tartışmaya devam edenlerin, yani batıl bir zeminde delil getirmeye çalışanların eylemini tanımlar. Bu, hakikate karşı bir direniş ve inkâr halidir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Hüccet, bir iddiayı ispatlamak veya çürütmek için getirilen delil ve kanıt anlamına gelir. Ayetteki 'hüccetühüm', Allah'ın çağrısına karşı çıkanların ileri sürdükleri, ancak Allah katında hiçbir geçerliliği olmayan, batıl ve zayıf delillerini ifade eder. Bu deliller, hakikati örtbas etme çabasından ibarettir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, hücceti, bir şeyi ispatlayan veya bir iddiayı çürüten kesin delil olarak tanımlar. Ancak ayetteki 'hüccetühüm', Rableri katında 'dahıda' (hükümsüz) olduğu belirtilerek, bu kişilerin delillerinin aslında delil niteliği taşımadığını, batıl ve temelsiz olduğunu vurgular. Onların delilleri, hakikate karşı duran birer iddiadan öteye geçmez.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'dâhidah' kelimesini 'bâtıla' (batıl, geçersiz) olarak açıklar. Ayetteki 'hüccetühüm dâhidah', Allah hakkında tartışanların delillerinin, Allah katında hiçbir geçerliliğinin olmadığını, çürük ve temelsiz olduğunu ifade eder. Bu, onların iddialarının hakikat karşısında hiçbir ağırlığı olmadığını gösterir.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'dahada' fiilinin 'zâle' (ortadan kalktı, yok oldu) anlamına geldiğini belirtir. 'Dâhidah' ise 'zâiletün' (yok olan, ortadan kalkan) demektir. Ayetteki kullanımıyla, Allah hakkında tartışanların delillerinin, Allah'ın kudreti ve hakikati karşısında tamamen ortadan kalktığını, hiçbir varlık ve geçerliliklerinin kalmadığını vurgular.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'dahada' kökünün 'kaydı, ayağı kaydı, düştü' anlamlarına geldiğini belirtir. 'Dâhidah' ise 'kayıp düşen, tutunamayan' demektir. Ayetteki 'hüccetühüm dâhidah', onların delillerinin sağlam bir zemine dayanmadığını, hakikat karşısında kayıp düştüğünü ve hiçbir dayanağı olmadığını mecazi bir anlatımla ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Gazap, kalpteki kanın intikam alma arzusuyla kaynamasıdır. Allah'a nispet edildiğinde ise, O'nun kullarından birine ceza verme iradesi ve hoşnutsuzluğudur. Ayetteki 'aleyhim gadabun', Allah hakkında tartışan ve hakikati inkâr edenlerin, Allah'ın hoşnutsuzluğunu ve cezalandırma iradesini hak ettiklerini gösterir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'gadab' kavramının Kur'an'da genellikle Allah'ın, kendisine isyan edenlere ve ahdine uymayanlara karşı gösterdiği bir tepki olduğunu belirtir. Bu ayetteki 'gadab', Allah'ın çağrısına icabet etmeyip O'nun hakkında batıl delillerle tartışanlara yönelik ilahi bir cezalandırma ve reddetme eylemini ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Azap, bir şeyi tatlı ve hoş olmaktan çıkaran, acı veren her şeydir. Kur'an'da genellikle ahiretteki cezayı ifade eder. Ayetteki 'azâbun şedîd', Allah hakkında tartışanların ve hakikati inkâr edenlerin, ahirette karşılaşacakları şiddetli ve dayanılmaz cezayı vurgular. Bu, onların dünyadaki inkâr ve direnişlerinin bir sonucudur.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'azap' kelimesinin Kur'an'da genellikle 'şiddetli, acı veren ceza' anlamında kullanıldığını belirtir. Bu ayetteki 'azâbun şedîd' ifadesi, Allah'ın çağrısına karşı çıkanların sadece dünyevi bir gazaba değil, aynı zamanda ahirette de çok çetin bir cezaya çarptırılacaklarını açıkça ortaya koyar. Bu, onların eylemlerinin nihai ve ağır sonucudur.
Şûrâ Sûresi
Mesnevi-i Şerif ile yolumuza devam edelim;
Onun mücâdelesinde o kimse ki tatlı ve ekşidir, onların hücceti Hakk indinde bâtıldır.
“Mirî”, mücâdele ve inâd; “hulv”, tatlı; “hâmız”, ekşi; “dâhız", bâtıl olan ma’nâlannadır. “Hulv”dan murâd, tatlı dil ile münâzara ve mücâdele edenler ve “hâmız"dan murâd, ekşi yüz ile ve sert lisân ile münâzara ve mücâdele edenlerdir. Ya’nî, berâtına Hak tarafından “satıh” işâreti çekilmiş olan kâmil ve mükemmilin huzûrunda tatlı dil yâhud sert lisân kullanmak sûretiyle ilimde münâzara ve mücâdele edenlerin o kâmili ilzâm için getirdikleri hüccet ve burhân Hak indinde bâtıldır. Zîrâ kâmilin ilmi ilm-i Hak’tır ve ulûm-i zâhiriyye erbâbının getirdikleri hüccetler vehim ile karışık olan aklın îcâd ettiği de-lillerdir.
Der ki: “Biz onu zâtımız ile yükselttik. Özrü ve hücceti ortadan kaldırdık." Ya’nî, Hak Teâlâ o mücâdele edenlere hitâben buyurur ki: “Biz kullan en ziyâde ıslâh edici olan kâmil kulumuzu zâtımız ve vücûd-i Hakkânîmiz ile yükselttik. İkilik perdesini yırttık. Binâenaleyh ikilik ve hicâb âlemine mahsûs olan özrü ve hücceti ve delîli onun nazanndan kaldırdık. Onun ilmi hüccete ve delâi-le müstenid bir ilim değildir ki, bu ilmin ibtâli için hüccet ve delîl ikâme oluna-bilsin. Binâenaleyh ilm-i ledünnîyi ibtâl için ulûm-i akliyye erbâbmın getirdikleri delâil-i akliyye Hak indinde bâtıl olun Bu beyitlerde sûre-i Şûrâ’da (Şûrâ, 42/16) “Kendisine cevâb verildikten sonra Allâh Teâlâ hakkında cidâl eden kimselerin hüccetleri Rablerinin indinde bâtıldır” âyet-i kerîmesine telmîh buyurulur.[46]