İçeriğe atla
Muhammed 35Cüz 26 · Sayfa 510

Muhammed Sûresi 35. Âyet

محمد

Sohbete sor

Felâ tehinû ve ted'û ilâ-sselmi ve entumu-l-a'levne va(A)llâhu me'akum velen yetirakum a'mâlekum

Sakın za'f göstermeyin. Üstün olduğunuz halde barışa çağırmayın. Allah sizinle beraberdir. Sizin amellerinizi asla eksiltmeyecektir.

Muhammed Sûresi

Âyetin ilk ve son bölümü ef’al mertebesindendir. Allah sizinle beraberdir. bölümü sıfât mertebesindendir. Ahadiyet mertebesi, Uluhiyet mertebesinden haber vermektedir.


Yolumuza “Fusûs’ül Hikem” ile devam edelim.

2. Paragraf:

Ve ulüvv-i mekânete gelince, o bizim için, ya'nî Muhammediler içindir. Allah Teâlâ وَاَنْتُمُ الاَعْلَوْنَ (Muhammed, 47/35) buyurdu. Ve Allah Teâlâ bu ulüvvde sizinle beraberdir. Ve o, mekândan müteâlîdir; ve mekânetten müteâlî değildir (2) Uluv mekanete gelince o bizim için yani Muhammediler içindir, Allahüteala وَاَنْتُمُ الاَعْلَوْنَ 47/35 buyuruldu Allahüteala bu uluvde sizinle beraber dir ve o mekandan mütealidir ve mekanetten müteali değildir. Burada Muhammediler için çok büyük hazin güzellikler olduğunu beyan ediyorlar. Yani Uluv-u mekanet güç, kuvvet, asalet, güzellik ve Uluv-u mertebe ve menzilet, yani mekan ve menzil hasetsen bizim için yani Muhammed (sav) e tabi olan verese içindir, varisler içindir. Mekan ve mekanet bunların ikisi de bizim içindir. Nitekim Hakteala Muhammediler hakkında وَاَنْتُمُ الاَعْلَوْنَ 47/35 buyurur, “ Siz Âlilersiniz” sizin gayriniz olan ümmetler üzerine mertebeten ve menzileten âlilersiniz demektir. Allahüteala cemiyet-i Esmaiyeti cihetinden bu uluv-u mekanette sizinle beraberdir. Zira sizin hüviyetiniz Haktır, siz Hakkın zahirisiniz. Zira Hak cisim olmadığı cihetle mekandan mütealidir, fakat mekanetten müteali değildir. Cenab-ı Hak mekandan münezzehtir, ama mekanetten münezzeh değildir.

Yani Cenab-ı Hak bir mekanın içine girmez veya orası ile sınırlanmaz, ama mekanet, yücelik O’nun en büyük vasfıdır. Uluv yani yücelik nispeti iki şekilde olur, birisi âlinin sırf kendi şanındandır, bu uluv-u hakiki ve zatidir, yani bu yücelik hakiki ve zati bir yüceliktir. Diğeri mekan-ı âliye nispetle olur bu da uluv-u izafidir. Yani izafi yüceliktir. Böylece Hakkın uluvu uluv-u hakiki ve Zati olan uluv-u mekanettir, zira Hakkın vücud-u mutlak mertebesi vucud-u mukayyet mertebesinden âlidir.

3. Paragraf:

Ve vaktaki bizden nüfûs-i ummâl havf etti, Hak Teâlâ ma'-iyyeti وَلَنْ يَتِرَكُمْ اَعْمَالَكُمْ (Muhammed, 47/35) kavliyle itbâ' ey­ledi. İmdi amel mekânı taleb eder. İlim ise mekâneti taleb eyler. Böyle olunca Hak Teâlâ bizim için iki rif at beynini cem eyledi ki, biri amel ile ulüwi mekân ve diğeri ilim ile ulüvv-i mekânettir. Ba'dehû ma'iyyette tenzîh-i iştirak için "Sen Rabb-i a'lânı bu iştirak: ma'nevîden tesbih et" (A'lâ, 87/1) buyurdu. Ve insanın, ya'nî insân-ı kâmilin, a'lâ-yı mevcudat olması a'ceb-i umurdandır. Halbuki ister me­kâna veya ister menziletten ibaret olan mekânete olsun, ulüvv, ancak ona tebaiyyet ile nisbet olundu. Böyle olun­ca onun ulüvvü li-zâtihî olmadı. Binâenaleyh o ulüvv-i me­kân ve ulüvv-i mekânet ile alîdir. Şu halde ulüvv, onlar için-dir (3).

Amel için mekan lazım, ilim mekaneti taleb eder, böyle olunca Hakteala bizim için iki rifat beynini cem eyledi. Biri amel ile uluv-u mekan, diğeri ilim ile uluv-u mekanettir. İbadet niçin lazım olduğu buradan anlaşılıyor. İki kemalat ortaya çıksın diye. Bunlar mekan ve mekanet. İnsan-ı Kamilin mevcudatın âlası olması acayip işlerdendir. Halbuki ister mekanen veya ister menzileten ibaret olan mekanete olsun uluv ancak ona tabiiyetle nisbet olundu. Böyle olunca onun uluvu kendi zatı için olmadı. Böylece o uluv-u mekan ve uluv-u mekanet ile âlidir. Şu halde uluv onlar içindir. Yani Muhammediler içindir. Yani Muhammed suresinde (sav) de vaki olan “Allah sizinle beraberdir.” Kimlerle? Muhammedilerle وَاَنْتُمُ الاَعْلَوْنَ Ayet-i kerimesi kavliyle Hakteala bizi aleviyet ile vasfedip وَاللَّهُ مَعَكُمْ “Allah sizinle beraberdir” kavliyle bizimle beraber olduğunu ispat edince ümmet-i Muhammediyeden İlahi hakikate ıttılaı olmayıp yalnız Salih amel işleyen kimseler uluvden uluv-u mekaneti anladılar.

وَاللَّهُ مَعَكُمْ “Allah sizinle beraberdir” kavliyle bizimle beraber olduğunu ispat edince yani 47/35 ayetinde “Allah sizinle beraberdir” kavliyle bunu ispat etti Cenab-ı Hak. Hani bir çok ayette وَنَحْنُ اَقْرَبُ اِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ 50/16 “Size şah damarından daha yakındır”, وَنَفَخْتُ فِيهِ مِنْ رُوحِى 15/29 “Ona ruhumdan üfürdüm” ve وَاَيَّدْنَاهُ بِرُوحِ الْقُدُسِ 2/253 “Sizi Ruh-ül Kuds ile destekledik” ve وَهُوَ مَعَكُمْ اَيْنَ مَاكُنْتُمْ 57/4 “ O sizinle beraberdi siz neredeydiniz” gibi ayetlerde de belirtildiği gibi.

Bu beraberlik Ümmet-i Muhammed’e has bir beraberliktir. Bizden evvelki ümmetlerin böyle bir beraberliği yoktu. Gayrılığı vardı. Neden? Hakikat-ı Muhammedi üzere daha hayatları kemale ermediğinden gayrılıkları vardı. Ama Ümmet-i Muhammed Hakikat-ı Muhammedi üzere ilgileri ve bilgileri olduklarından ayniyet üzerine hayatlarını sürdür düklerinden beraberlikleri vardır, ümmet-i Muhammed’e has bir oluşumdur. Onun için ne kadar şükretsek veya kendimizi ne kadar yüceltsek azdır. Nefsani olarak değil Rahmani olarak tabi ki. Ümmet-i Muhammediyeden hakayık-ı İlahiyeye dahil olmayıp, yani ilahi hakikatlere dahil olmayıp, yalnız Salih amel işleyen kimseler uluvdan uluv-u mekaneti anladılar. Yani yücelikten mekanın yüceliğini anladılar. “Hak mekandan münezzehtir” böylece bizim için sabit olan âlemiyet yani yüceleik ilim hasabiyledir. Biz ilim olarak bir yücelik biliriz dediler, zira biz cisim-i kesifiz, mekaniyet ile muttasıfız. Yani kesif cisimleriz, mekan ile vasıflanırız.

Eğer bizim uluvumuz mekan ile olsaydı bizim ile maiyet-i Hak sabit olduğuna göre yani Hakkın mahiyeti sabit olduğuna göre Hakkın mekandan münezzeh olmaması lazımdır. Eğer Hak bizimle beraberse bunu biz ilim olarak düşünürüz. Fiil olarak değil, bizatihi Hak bizimle beraberdir düşünemeyiz. Eğer Hak bizimle beraber olsa o zaman Hak mekandan münezzehtir, biz ise mekanız Hak bizimle birlikte olmuş olduğuna göre Hak bir mekanda olmuş olur. Biz bunu böyle düşünemeyiz, bundan da tenzih ederiz. Hakkın mekandan münezzeh olmaması lazım gelir eğer seninle beraberse. Niye böyle düşünüyorlar; meseleye kişiliğe kişilik yönünden baktıklarından öyle düşünüyorlar. Meseleye kişiliğin kişilik yönünden baktıkları için öyle düşünüyorlar, kişiyi kişi olarak görüyorlar ondan öyle düşünüyorlar. Halbuki ümmet-i Muhammed yapmış olduğu riyazadlarla cesedlikten beri olmuş kurtulmuş oluyor.

İşte o şekilde kişi ile Allah birliktedir, Muhammedileri vasfı odur zaten. Nefsani yaramaz sıfatlardan kurtulması beşeriyetinden kurtulması dolayısıyla ruhani hale gelmesi, ruhaniyle birlikte latif uluv-u mekanet haline gelmesi işte o zaman Cenab-ı Hakın onunla birlikte olması özelliği ortaya çıkıyor.

Ama bunun böyle olduğunu bilmeyen Salih amel işleyen Muhammediler bunu inkar ediyor, “bu ilmi bir olaydır “ diyorlardır. Nasıl ki فَاَيْنَمَا تُوَلُّوا فَثَم وَجْهُ اللَّهِ 2/115 ayetinde nereye baksanız Allah’ın veçhini görürsünüz ve وَاللَّهُ وَاسِعٌ عَلِيمٌ 24/32 Cenab-ı Hak “ ilmiyle her tarafı kuşatmıştır” ifadesinde bulunuyorlar, zatıyla değil ilmiyle burasını da böyle anlıyorlar. Onların da anlayışına hürmet edilir, onlar da o kadarını biliyorlar. Yani Güneşten aldıkları ziya Allah’ın ilminden aldıkları o kadardır. Ama ilmin uluvu, yüksekliği, sonu olmadığından Ümmet-i Muhammed’e de bütün bu ilimler verilmiş olduğundan kim ne kadar Hakikat-ı Muhammediden ilim alırsa o kadar uluv-u mekanet hükmüne girer.

Bu yükselme mekanda değil manadadır. Halbuki o amelin sureti olur. Yani Salih amel işlediği zaman bu amellerin birer sureti olur ve suret ise mekan ister. Hak bizimle beraber olup uluvumuz dahi uluv-u mekanet ve mertebe den ibaret olunca amalimizin suretleri nerede mahpus olur deyip amellerinin ecri fert olacağından korktular. Yani yanlış bir şeyler düşünüp te amellerimiz boşa gitmesin hiç hükmüne gitmesin diye korktular, ilim ile beraberdir dediler. Yani bu ilmi bir oluşumdur, yukarıdaki ayette وَاللَّهُ مَعَكُمْ “Allah sizinle beraberdir” bu ilmi bir oluştur, dediler, fiili bir oluş değildir dediler.

Eğer Allah bizdedir beraberdir hükmüne girdiğinde amellerinin yok olacağından korktular. Tabi ki orada amel yok olacaktır. Eğer sen varsan amelin varsa suçun günahın iyiliklerin varsa sen varsın demektir. Sen varsan Allah orada yoktur. Çünkü sen orada nefsinle kaimsin orada demektir. Kişi enaniyetinden kurtulmadıkça Allah ile birlikte olamıyorsun. Bunun için Hakteala وَاللَّهُ مَعَكُمْ ” kavline mütakiben “Allahüteala amal-i cismaninizden ve onların ücurundan bir şey noksan kılmaz” buyurdu onlara. Yani amelleriniz yok olmaz onların ecirleri hepsi verilir diye onlara güç verdi. Şimdi amel mekanı ve ilim mekanatı ister. Eğer biz amel sahibi isek yani sadece amel sahibi isek bir mekana ihtiyacımız vardır. O zaman o mekan yücelmiş oluyor. Yüce bir mekan olmuş oluyor. Yine o mekan senin varlığınla değerlenmiş oluyor. Zira amel cismin aza ve cevarihı vasıtası ile sadır olan suretlerden ibarettir. O suver âlem-i kevnde yani o suretler kevn âleminde muhafaza edilir. Yapmış olduğu namazından, konuşmasından her şeyinden meydana gelen suretler bu âlemde muhafaza edilmektedir.

Amel mekanı ve ilim de mekanatı ister. Yani ilim yüceliği ister. İlimde mekan yoktur. İlim bilgisinin mekana ihtiyacı yoktur. İlim ilimdir, ama amel bir yerde yapılması lazım mekana ihtiyacı vardır. İşte bu uluv-u mekan, uluv-u mekanet. Uluv-u mekanet sahipleri ilim erbabıdır. Yani irfan ehlidirler, asalet ehlidirler, yüce kimseler manasınadır. Zira amel cismin aza ve cevahiri vasıtasıyla ve ilim mekanet ister zira amel cismin aza ve cevahiri vasıtasıyla sadır olan suverden ibarettir. Yani cismin amellerinden meydana gelen suretlerdir. O suretler kevn âleminde muhafaza edilir. Kıldığın namazından, oruçlarından yani her şeyinden meydana gelen suretler bu âlemde muhafaza edilmektedir. Bu hal zamanımızda nazar-ı hissi ile de anlaşılmaktadır.

Nitekim cismin her anında vaki olan efal ve harekâtını önüne bir fotoğraf makinesı koyuverilince zaptetmek mümkün oluyor. Bütün âlem hareketten meydana gelmiştir hep hareket vardır, bu hareketlerin hepsinin fotoğrafları çekilmekte tesbit edilmekte dir, bütün bu ameller. Sinema şeridi gibi bütün âlemdeki ne kadar hareket varsa, o kadar çok fotoğraf makinesı varki özel olarak herkesin, genel olarak tüm âlemin fotoğrafları çekilmekte dir. Bu her an yapılmaktadır. Bunun karşılığı olan insanların yapmış olduğu filimlerdir.

O anda gözün kapalı ise kapalı, elin aşağıda yürüyorsan, hangi hareketin o saniyedeki şekliyle seni tesbit etmişse onu donduruyor olduğu gibi kalıyor, ve onu zapt ediyor. Vidyo kayıdı gibi bütün fiillerimiz kayıt ediliyor. Böylece cismin tümü vaziyet ve tavırlarının hareketlerinin suretleri her cihetten fezaya yayılıp, hiç boşluk bırakmadan bütün fezaya yayılıyor. Televizyon yayınları o çevrede her noktadan yayın alınır hiç boş alan kalmaz. Sayısız Tv alıcısı koysan çalıştırsan hepsinden görüntü alırsın. Demek ki bu yayınlar bölünme kabul etmeden o bölgeye muhittir.

Yapılan hareketler feza içine onların görüntüsü yayılıyor feza âlemi içinde onlardan hiçbir kayıp olmaz. Şöyle kabul edelim, 100 sene evvel yeryüzü üzerinde meydana gelen muharebatın suretlerini harbin şekillerini bu suretlerin fezadaki suretlerinden daha seri bir suretle hareket edilerek bir fotoğraf makinesi ile önlerine geçilmek mümkün olsa onların cümlesi zapt olunabilir. Yani saniyede 300 bin Km kızla giden bir ışıktan 400 Km/s surate çıkılsa belirli bir süre sonra onların önüne geçersin onları makinede zapt edersin hareketlerini o senin kaydına girmiş olur. ( yorum: Bu anlatımla fotoğraf çekmek mümkün değildir, çünkü sen 400bin Km/s hızla gidiyorsun ışık 300bin Km/s hızla gittiğine gör ışık senin fotoğraf makinene giremez yani ışık seni yakalayamaz.) O savaş sanki bugün yapılıyormuş gibi olur. Zaten onlar öyle. Nasıl güneşin ışıkları bize 8 dakika 18 saniyede geliyorsa biz 8 dakika 18 saniye evvelini görüyoruz güneş doğduğu zaman o andaki doğuşu değil. Buna göre 70 yıl da gelen ışık var yıldızlardan 1000 sene de gelen ışık da var uzaydaki yıldızlarda.

Bazılarının ışığı bize geldiği zaman o yıldız beklide söndü o yıldız bitmiş olabilir. İşte 50 yıl evvelki bir hadise karşısındaki bir gezegenden onun filimi çekilmiş olsa orada oynayan görüntüler burada çoktan bitmiş oluyor. Güneşte Tv. Yayını olduğunu düşünelim, yayını kestikleri andan itibaren biz dünyada o yayını 8 dakika 18 saniye süre ile daha izlemeye devam edeceğiz demektir.

وَمَا تَكُونُ فِى شَاءْنٍ وَمَا تَتْلُوا مِنْهُ مِنْ قُرْاَنٍ وَلاتَعْمَلُونَ مِنْ عَمَلٍ اِلا كُنَّا عَلَيْكُمْ شُهُودًا 10/61 “Biz ancak sizin üzerinize şahid ve rakib olduğumuz halde bir şanda olursun, ve Kur’an tilavet edersen ve amelinden bir şey işlersin “ ayet-i kerimesi Hakkın maiyetle beraber şuunat ve kelimat ve amal-i insaniyenin mazmutiyetini beyan buyurur. Yani bu ayette bütün bu oluşumların zapt edildiğini buyurur.

Şimdi suver-i amal en yüksek mekan olan yani amellerin suretleri en yüksek mekan olan Sidret-ül Münteha’ya kadar vasıl olur yapılan ameller. Ve Sidre lügaten kenardaki ağaç manasına gelir ve Güneş sistemimizi teşkil eden her bir seyyare bir şecer düzeyindedir. Yani güneş sisteminin çevresinde olan gezegenler bir ağaç düzeyindedir. Böylece Sidret-ül Münteha en son gezegenin taayyunundan ibaret bulunur ki, bu seyyareye Neptün ismi verilmektedir. Bu gezegene ulaşan güneş ışığı dünyaya ulaşan ışığın binde biri nispetindedir.

Hayal suretlerinin yayılması Güneş ışığının bulunduğu mahallerde vaki olur. Bu son gezegen dünyadan itibaren güneş sistemimizi teşkil eden gezegenlerin en uzağı ve en yükseğidir. Fakat bundaki uluv ancak uluv-u mekandır. Geçmişte zikrolunan üç nevi uluv-u şems gibi burada mevcut değildir.

Yani her ne kadar Neptün en geniş gezegen yani en geniş yörüngeli gezegen dünyaya göre güneş ışınlarını bin kat daha az almaktadır. Buna göre madde olarak her ne kadar yüksekse de uluv-u mekan değildir. Yani madde olarak yüksek ama güneşin az aldığından dolayısıyla bu hareketler bu suretler de güneş ışığı ile yayıldığından oraya da güneş ışığı binde bir gittiğinden dolayısıyla oraya daha az hayel gitmektedir. Güneşten dünyaya gelen ışıklar bin misli ona göre fazla olduğundan yani orası yüksek olmakla birlikte uluv-u mekanet değil uluv-u mekandır, yani mekan yönüyle yüksekliği vardır. İlim yönüyle yüksekliği yoktur. Doha önce zikrolunan uluv-u şems yani güneşin yüksekliği gibi burada mevcut değildir.

Yani güneşin zatından onların çıkması bir yüksekliği, ışığından faydalanmaları ikinci yüksekliği, merkez olduğu için diğer gezegenlerden üstün olması gibi onda bu özellikler yoktur. Yani yüksek de olsa bu özellikler yoktur, dolayısıyla güneş uluv-u mekandır, bu sistemin en yükseği güneştir. İşte bu hayali suretlerin zapt edilmesi dar-ul ahrette o darın maddesine göre cesedlenip, meydana gelip sahibinin yakını olur. Yani kim nasıl hareket etmişse onlar suretlenir ve bir yerde muhafaza edilir, ahrette bunlar o kişiye yaklaştırılır. Yani yanına verilir.

Eğer o Salih amel ise suret-i hasenede ve eğer kabih ise suret-ii kabihede tecessüt eder. Yani güze bir amal ise Salih bir şekilde gelir, ama kötülükler içinde bir amel ise kötülük olarak karşına çıkarlar. Böylece herkes dahil olacağı cennetin nimetlerine hurilerine ve sair esbab-ı tenaumu nimetlerini âlemde tahsil edip beraberce götürür. Yani bu âlemde tahsil edip kazanıp beraberce götürür. İşte bunun için Hakteala وَاِنَّ جَهَنَّمَ لَمُحِيطَةٌ بِالْكَافِرِينَ 9/49 “Cehennem küvvarı elan muhittir.” Buyurmuştur. Yani onlar sadece orada cehenneme girecekler değildir, burada cehenneme girmişlerdir. Onun tam aksi mü’minlerde burada Cennet’e girmişlerdir. Cennet onlara muhittir daha burada iken. Hani zaman zaman Cennet meselesi mevzu oluyor ya işte şu yaşadığımız hayat Cennet muhitinde olduğumuzun işaretidir. Şu halde ümmet-i Muhammediyeden olan bizler için Allahüteala iki yüksekliğin arasını cem etti, yani iki yüksekliği birleştirdi. Birisi amel ile uluv-u mekan, diğeri de ilim ile uluv-u mekanettir. Uluv-u mekan yaptığımız fiillerle mekan yüksekliği, Uluv-u mekanet; ilim, ile bilgi ile, asalet ile, onurlanma ile yüksekliktir.

Amel yönüyle işlediğin zaman mekane ihtiyaç vardır, ilim yönüyle yükselmek için mekane ihtiyaç yoktur. Ameli mekan içinde yaparsan ilim ile de mekana bağlı olmadan yükselmiş oluyorsun. Burada mekanda yükselmiş oluyorsun, bunları şekil olarak yapmak değil. Hakiki ümmet-i Muhammed hem ilim yönüyle hemde amel yönüyle yükseliyor, yani hem mekanet yüksekliği sahibi, hem de makan yüksekliği sahibidir. İşte Hakteala hüviyetinin bizimle beraber olduğunu وَهُوَ مَعَكُمْ 57/4 Yani O sizinle beraberdi diyor, ne zaman ahrette diyor. Ondan sonra siz kiminleydiniz buyuracak. “Vallahü makum” Yeminle, mutlaka Allah sizinle beraberdir. Kavliyle isbat buyurmakla âlemiyette iştirakı ilham ettikten sonra yani birleştirdikten sonra yani ulv-u mekan ile ulv-i mekaneti üstünüzde birleştirmiş oluyor. Burada çok büyük müjdeler vardır tabi ki anlayabilene.

Ancak sen bunu kendi beşeriyetine verme bundan tenzih et Hakkın mutlak vücudu dolayısı ile bu yükseklik size verildi. Yani hakkın mutlak vücudu sende zuhur etmesi dolayısıyla verildi yoksa senin nefsaniyetin, beşeriyetin dolayısıyla değil bunu iyi anla buyuruyor. Zate o beşeriyetini daha evvelce amal-i Saliha ile indiremezsen, ortadan kaldıramaz san uluv-u mekanete de ulaşman mümkün değildir. Yani burada senin varlığın ortadan çıkınca Allah sizinle beraberdir ifadesi sizin hakikatinizle beraberdir manasındadır, yoksa nefsaniyetinizle beşeriyetinizle değildir.

Halbuki Hakteala ayn-ı küldür, O’nun uluvu, uluv-u Zatidir, hiçbir vücudun zımmında hasıl olmuş olan bir uluv değildir. Yani sonradan orada var olan bir yücelik bir mekanet değildir. Böylece vücud-u mukayyet sahibi olan abd’e nisbet edilen uluv, vücud-u mutlak olan Hakkın ulvudur. Yani vücud-u mukayyet olan abdın, yani kayıtlı bir vücuda sahip olan kulun uluvu onun değil Hakkın uluvudur. Oradaki Hakkın yüceliğidir. Zaten sen yoksun ki orada senden bahsedilsin. Zaten hiçbir zaman da olmadın ki olman da zaten mümkün değildir.

Sen diye bir şeyin olması mümkün değildir bu âlemde. Eğer sen varsan o zaman Hak yoktur, demektir, çünkü iki zıt bir arada bulunmaz. “Çık aradan kalsın yaradan” dediği gibi zaten yaradan var ortada ama sen girmişsin “Ben” diye oraya o “Ben” i kaldırdığın zaman kalacak olan O’dur zaten. Ve bu uluv hakkın Âli ismi ile yani yüce ismi ile ona vaki olan tecellisi kadardır, şu halde asıl uluvde hakka iştirak mümkün değildir. Yani kul iştirak etti de kulun uluvu ile Hakkın ulvu yüceliği birleşti manasına değildir, burada iştirak yoktur, kuldan zuhura gelen Hakkın yüceliğidir.

İnsan-ı Kamilin mevcudatın alası uluvvu yani yücesi olması merak edilecek nedendir denilecek şeylerdendir. Halbuki ona nisbet olunan uluv ya mekana veya mekanete yani menzilette ve tabiyyat ile nisbet olundu. Böylece onun uluvu zatından dolayı değildir. Belki o uluv-u mekan ve uluv-u mekanet ile aladır, böyle olunca uluv nisbeti mekan ve mekanet için sabittir ve İnsan-ı Kamil “Muhakkakki Allah Âdem’i kendi sureti üzere halk etti” hadis-i şerif. Bir rivayette de “ Muhakkak ki Allah Âdem’i Rahman sureti üzere halk etti” Hadis-i şerifi mucibince suret-i İlahiye üzerine mahluktur. Yani insan-ı Kamil ilahi bir suret üzere bir mahluktur, halk edilmiştir. Yani Rahman sureti üzere veya Allah’ın sureti üzere halk edilmiştir. Demek ki insan ne müthiş bir varlık ama biz kıymetini bilemiyoruz.

Bütün bu insanlar bir tek insan, işte bu insan-ı Kamil ve biz o İnsan-ı Kamil’in birer hücreleri birer yapı taşları gibiyiz, birer hücreleri gibiyiz. Bütün insanların tamamı bir insandır. Ve bu insanlar Allah’ın halifesidir. İnsanların tamamı halifesidir. Çünkü ayrı ayrı baktığımız zaman birbirimizi eleştirelim yani araştıralım, kanımız saçımız, aklımız, tırnağımız hepimizin aynı farkımız yok. Şekilde farklılık olsa da asaleten asılda hiç birimizin farkı yoktur. Uzun kısa şişman zayıf sıyah beyaz bunlar farklılık değildir. Yapı taşı olarak kan ise kan, damar ise damar, mide ise mide, ciğer ise ciğer, akıl ise akıl, fikir ise fikir, hepsi aynıdır. Nasıl saatlere baktığında hepsi saat ama kimisi kurmalı kimisi pilli sonuçta hepsi saattır. Hepsinde yelkovan akrep ve rakamlar var. Hepsinde aynıdır. Biz de bütün insanlar olarak İnsan-ı kamiliz bütün esma-ı ilahiye bu insanlardan zuhura gelmektedir, Cenab-ı Hakkın esma-ı İlahiyesi Zati sıfatları ile birlikte insanlardan zuhura gelmektedir.

Dolayısıyla kimisi “Kahhar” ismini zuhura getirmekte kimisi “Mudil” ismini, kimisi “Rahman” ismini kimisi “Rahim” ismini kimisi “Hadi” ismini ortaya getirmekte dolayısıyla Cenab-ı Hakkın bütün Esma-ı ilahiyesi insanlardan zuhur etmektedir. İşte bunun tamamına İnsan-ı Kamil denilmektedir. Ama bu insanlardan insan fertlerinden bir fert dahi bütün bunları idrak edecek kapasiteye ulaşmışsa yani bir salkım üzümdür, bütün olarak bir salkımdır. Ama o salkımın taneleri vardır. O salkım tanelerinden bir tanesi kendini idrak etmişse, bütün varlığın kendinde de mevcut olduğunu idrak etmişse bu kamil insan olmuş oluyor. Hem salkım hem de tane olduğunu hem salkımdan ayrı bir şey olmadığını hem de tane olduğunun idrak etmişse işte bu iki yönlü kemalattır, biri uluv-u mekan, biri de uluv-u mekanettir. İkisini de idrak etmiş oluyor. İşte bu da ümmet-i Muhammede has olan bir ilim ve yaşam harikası oluyor.

İşte böyle olunca Allah Âdem’mi kendi sureti üzere halk etti, Allah Âdem’i Rahman sureti üzere halk etti demesi bütün Rahmaniyetini o insanlarda mevcut olduğunu yani Zati tecellisinin o insanlarda mevcut olduğunu bildirmiş oldu. Bu suret-i İlahiye üzere mahluktur. Yani böyle halk edilmiştir. İnsandan başka hiçbir varlıkta böyle bir meziyet yoktur. Ne cinlerde ne de hayvanlar da ne de meleklerde böyle bir meziyet yoktur. İnsan suret-i İlahiye üzere mahluktur, bu âlemde mücella, parlak tecelli yeri olmuştur, bu mertebe-i şehadette zuhur eden İnsan-ı Kamil’in vücuduyla böylece hasıl olmuştur. İnsan-ı Kamil kendi nefsinde bil cümle meratib-i İlahiyeye camidir. Yani bütün ilahi mertebelere camidir. Onun gayrileri kemalde noksandır. Yani insanın gayrileri kemalde noksandır. Böylece İnsan-ı Kamil mevcudatın alasıdır.[79] “ İz- -T-B- ”


Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(3)