İnnemâ-lhayâtu-ddunyâ la'ibun ve lehv(un)(c) ve-in tu/minû ve tettekû yu/tikum ucûrakum velâ yes-elkum emvâlekum
Şüphesiz dünya hayatı ancak bir oyun ve eğlencedir. Eğer inanır ve Allah'a karşı gelmekten sakınırsanız, O size mükafatınızı verir ve sizden mallarınızı (tamamen sarf etmenizi) istemez.
Dünya hayatı ancak bir oyun ve eğlenceden ibarettir. Eğer iman eder kötülükten sakınırsanız, Allah size mükâfatınızı verir. Ve sizden bütün mallarınızı harcamanızı da istemez.
Muhammed Suresi 36. ayet, dünya hayatının geçici ve aldatıcı niteliğini 'oyun' ve 'oyalanma' kavramlarıyla vurgularken, imanın ve takvanın getireceği kalıcı ecri ve Allah'ın kullarından mal talebinde bulunmamasını ele almaktadır. Ayet, dünya ve ahiret dengesini kurmada temel bir dilbilimsel çerçeve sunar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'hayat' kelimesini 'canlılık, varoluş' olarak tanımlar ve Kur'an'da hem dünya hayatı (geçici) hem de ahiret hayatı (ebedi) için kullanıldığını belirtir. Bu ayetteki 'el-hayâtü'd-dünyâ' ifadesi, dünya hayatının fani ve aldatıcı yönünü vurgular, ahiret hayatının aksine bir geçicilik içerir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'hayat'ı 'canlılık vasfı' olarak açıklar ve onun zıddının 'memât' (ölüm) olduğunu belirtir. Ayetteki kullanımı, dünya hayatının sınırlı ve sonlu bir varoluş biçimi olduğunu, dolayısıyla ona aşırı bağlanmanın anlamsızlığını ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, Kur'an'da 'hayat' kavramının genellikle 'dünya hayatı' ve 'ahiret hayatı' şeklinde ikili bir karşıtlık içinde ele alındığını belirtir. Bu ayette 'dünya hayatı'nın 'oyun ve oyalanma' olarak nitelendirilmesi, onun gerçek ve kalıcı değerden yoksun olduğunu, asıl hayatın ahirette olduğunu ima eder.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'la'b' kelimesini 'ciddiyetten uzak, boş ve faydasız iş' olarak açıklar. Ayetteki 'dünya hayatı la'b' ifadesi, dünya işlerinin, ahiret karşısında bir çocuk oyuncağı gibi değersiz ve geçici olduğunu, kalıcı bir fayda sağlamadığını belirtir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'la'b'ı 'eğlence ve oyalanma' olarak yorumlar ve bu tür eylemlerin genellikle bir sonuca ulaşmadığını, sadece vakit geçirmeye yaradığını ifade eder. Ayetteki kullanımı, dünya hayatının da benzer şekilde geçici hevesler ve sonuçsuz uğraşlarla dolu olduğunu anlatır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'la'b'ı 'bedenle yapılan, ciddi bir amacı olmayan eğlence' olarak tanımlar. Kur'an'da dünya hayatının 'la'b' olarak nitelendirilmesi, onun aldatıcı ve geçici zevklerine kapılmanın, ahiret için bir hazırlık olmaktan uzak olduğunu gösterir.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'lehv'i 'insanı asıl yapması gereken şeylerden alıkoyan, oyalayan her şey' olarak açıklar. Ayetteki 'dünya hayatı lehv' ifadesi, dünya meşgalelerinin insanı ahiret hazırlığından ve Allah'a kulluktan uzaklaştırma potansiyeline dikkat çeker.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'lehv'i 'kalbi meşgul eden ve onu asıl amaçtan uzaklaştıran şey' olarak tanımlar. Bu ayetteki kullanımı, dünya hayatının cazibelerinin, insanı Allah'ı anmaktan ve ahirete hazırlanmaktan alıkoyabilecek birer oyalanma aracı olduğunu vurgular.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'lehv'in 'la'b'dan daha genel olduğunu ve hem bedeni hem de kalbi meşgul eden her türlü oyalanmayı kapsadığını belirtir. Ayette 'la'b' ile birlikte zikredilmesi, dünya hayatının hem eylemsel hem de zihinsel olarak insanı boş ve faydasız şeylerle meşgul ettiğini pekiştirir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'îmân'ı 'kalben tasdik ve güven' olarak tanımlar. Ayetteki 'in tü'minû' (eğer iman ederseniz) ifadesi, dünya hayatının geçiciliğine aldanmayıp Allah'a ve ahirete sağlam bir inançla bağlanmanın, ecir kazanmanın ilk adımı olduğunu gösterir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'îmân'ın Kur'an'da sadece entelektüel bir kabul değil, aynı zamanda Allah'a tam bir teslimiyet ve güveni ifade ettiğini belirtir. Bu ayetteki 'iman' kavramı, dünya hayatının aldatıcılığına karşı bir duruş sergileyerek, Allah'ın vaatlerine güvenmeyi ve O'na yönelmeyi gerektirir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'takva'yı 'kişinin kendisini korktuğu şeylerden koruması' olarak açıklar ve dinî bağlamda 'Allah'ın azabından, emirlerine uyarak ve yasaklarından kaçınarak korunmak' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 've tettekû' (ve sakınırsanız) ifadesi, imanın sadece bir inanç değil, aynı zamanda amelî bir karşılığı olduğunu, dünya hayatının aldatıcılığından korunmanın yolunun takvadan geçtiğini vurgular.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'takva'yı 'Allah'ın emirlerine sarılmak ve nehiylerinden kaçınmak suretiyle O'nun gazabından korunmak' olarak tanımlar. Bu ayetteki kullanımı, dünya hayatının 'oyun ve oyalanma' niteliğine rağmen, müminin takva ile bu geçici heveslerden uzak durarak ahiret için hazırlık yapması gerektiğini ifade eder.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'takva'nın Kur'an'da geniş bir anlam yelpazesine sahip olduğunu ve 'Allah'a karşı sorumluluk bilinciyle hareket etmek, O'ndan korkmak ve O'nun rızasını gözetmek' gibi anlamları içerdiğini belirtir. Ayetteki 'tettekû' ifadesi, dünya hayatının cazibelerine kapılmadan, Allah'ın sınırlarına riayet etmenin önemini vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'ecr'i 'bir iş karşılığında verilen bedel' olarak açıklar ve Kur'an'da genellikle Allah'ın kullarına amelleri karşılığında verdiği sevap ve mükafat anlamında kullanıldığını belirtir. Bu ayetteki 'yü'tiküm ücûraküm' (size ecirlerinizi verir) ifadesi, dünya hayatının geçici zevklerine karşılık, iman ve takvanın ahiretteki kalıcı ve büyük mükafatını müjdeler.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'ecr'i 'yapılan bir işin karşılığı olan ücret' olarak tanımlar. Ayetteki kullanımı, Allah'ın adil olduğunu ve kullarının iman ve takva üzere yaptıkları amellerin karşılığını eksiksiz vereceğini, bu ecirlerin dünya hayatının geçici kazançlarından çok daha değerli olduğunu ifade eder.
Muhammed Sûresi
Âyet ef’al mertebesi âyetlerindendir.
Yolumuza “Mesnevi-i Şerif” beyitleri ile devam edersek;
100. Sen dallar üzerinde yapraklan, sabâ rüzgârının tahrikinden el çırpıcı ve raks edici görmezsin.
Ârif kemâl-i irfâna vâsıl olduğu vakit, hakâyık-ı eşyâyı kendinde müşâhede eder. Esmâ-i ilâhiyye zikrinin âvâzını kendisinde işitir. Her bir hakikat; kâineyi tarab ve şâdî içinde bulur; ve denizler bir ârifın varlık kaydından kurtulmasından dolayı cûş ve hurûşa gelip köpük saçarlar. Zirâ eczâ-yı âlem ehlullah içindir; ve insân-ı kâmil külldür ve bilcümle âlem onun cüz’üdür. Ey kendi varlığı hakâyık-ı eşyâya hicâb7olan cismânî! Sen ağaçlann dalları üstündeki yapraklan, latîf sabâ rüzgârı gibi tahrik eden tecellî-i Hak’tan el çırpıcı ve raks edici bir halde göremezsin.
101. Sen görmezsin fakat onlann kulakları için, ve dallar üzerinde yapraklar dahi el çırpıcıdır.
Evet, sen görmezsin, fakat âriflerin kulakları, bunların tarab ve şâdîlerini ve âhenklerini dinlemeleri için, ağaç dalları üzerinde yapraklarda el çırpıcı bir haldedirler.
102. Sen yaprakların el çırpmasını göremezsin; gönül kulağı lâzımdır, bu cisim kulağı değil!
Evet, sen yapraklann el çırptıklanm göremezsin; onlann âhenklerini işit-mek için, bu cisim kulağı işe yaramaz; gönül ve can kulağı lâzımdır. Nitekim âyet-i kerimede (İsrâ, 17/44 “Ve Allah’ı hamd ile tesbîh etmeyen hiçbir şey yoktur ve lâkin siz onlann tesbihlerini idrâk edemezsiniz.”
103. Baş kulağını hezlden ve yalandan bağla, tâ ki şehr-i cânı fürûğ ile göresin.
“Hezl”den murad, hayât-ı dünyeviyyedir. Nitekim âyet-i kerîmede sure-i (Muhammed, 47/36) ya’nî “Dünyâ hayâtı laib lehvdir” buyuruluyor. Ve “yalan”dan murâd dahi, vücûdda da’vâ-yı istiklâldir. Ya’nî “Hezl-den ve oyundan ibâret olan hayât-ı dünyeviyye âhenklerine karşı, bu zâhir ve cisim kulağını bağla ve nefsinin vücûdda istiklâl ve e'nânıyet da’vâsına karşı sağır ol! Tâ ki nazarından bu âlem-i kesâfetin dağdağalan zâil olup olanca parlaklığı ile can şehrini göresin!”
104. Muhammenin kulağı sözde sır çeker ki, ona Hakk Kur'an 'da "Hüve üzün" der.
Görmez misin can âleminin sultânı olan Muhammed (s.a.v.) hazretlerinin mübarek kulağı bu âlem-i kesâfetin harf ve sâvtı içinde, kulûb-i beşerdeki esrârı çeker ve işitir. Nitekim Hak Teâlâ Kur’ân-ı Kerîm’de o sultân-ı enbiyâyı (Tevbe, 9/61) “O kulaktır” buyurur. Bu beyt-i şerifte sûre-i Tev- be’de olan şu âyet-i kerîmeye işâret buyrulur: (Tevbe, 9/61) “Ve münâfıklardan ba’zılan vardır ki Peygamber’e eziyet ederler ve “O kulaktır” derler. Ey Peygamberim, sizin için hayırlı olan kulaktır, de!” Bu âyet-i kerîmenin sebeb-i nüzûlü budur ki: Resûl-i zîşân Efendimiz’in gıyâbında münâfıklar şân-ı nübüvvete lâyık olmayan sözler söyler idi, içlerinden ba’zılan: “Susunuz o baştan ayağa kadar kulaktır, bizim sözlerimizi işitip bilâhire bizi kepaze eder” dedi. Ve bu âyet-i kerîme nâzil oldu. Ya’nî “Evet, Peygamber kulaktır, sizin esrânnızı gıyâbda dahi dinler, fakat onun böyle baştan ayağa kadar kulak olması sizin için hayırlıdır” buyruldu.
105. O Peygamber baştanbaşa kulaktır ve gözdür. Biz ondan tazeyiz O murzıdır; biz sabiyiz.
O Peygamber-i zîşân her ne kadar sûrette bir cism-i kesîf görünürse de rûh-i musavver hâlinde bulunduğundan, hâssa-i rûh iktizâsınca, vücûdunun hey’et-i mecmûasıyla uzaktan ve yakından işitir ve görür. Biz vârisân-ı Muhammedînin ervahı, o nebiyy-i zîşândan tâzelenir ve tarâvet bulur. Bu rûhâniyyet sütünü bize emziren odur ve biz dahi onun emzirdiği rûhaniyyet sütünü içip, neşv ü nemâ bulan sabileriz. Uzaktan ve yakından hey’et-i mecmûamız ile görmek ve işitmek hâssasını o hazrete kemâl-i tebaıyyetten buluruz. Nitekim Hz. Ömer (r.a.) bir aylık yoldan Hz. Sâriye’nin harekât-ı harbiyyesini gördü ve ona kumanda edip işittirdi ve Hz. Sâriye de uzaktan Hz. Ömer’in sesini işitti.[80]
678. Oyun vaktinde ihtilâlden, o hazefler çocuklara altın ve mal görünür.
Bu beyt-i şerîfde (Muhammed, 47/36) ya’ni “Hayât-ı dünyâ ancak oyun ve lehvdir” âyet-i kerîmesine işâret buyurulur. Ya’ni, ehl-i dünyâ çocuklar gibidir ve hayât-ı dünyâ ancak oyun ve eğlence nev’inden olduğundan, akıllannın ihtilâlinden dolayı çocuklar nasıl boyalı ve yaldızlı tabak ve çanak parçalarını toplayıp altın ve mal nev’inden addedip eteklerine doldururlar ve birbirlerinden bu parçaları gasb ettikleri vakit, kavga ederlerse, ehl-i dünyâ dahi altın denilen ma’den parçalarını toplayıp, mal ve mülk diye sarılır; ve bunun için birbirlerini öldürürler. İşte nazarın en aşağısı budur.
1137. Ki “Ne yapar idim, bunda ne görür idim, hırsın aksinden sirke, hal göründü?" Ya’ni, çocukların öyle dipsiz ve ma'nâsız oyunlarını gördüğü vakit der ki: “Çocukluğumda ben de bunlar gibi yapardım; fakat bu yaptığım ne idi ve bu ma’nâsız meşguliyet içinde ne gibi bir fâide görür idim. Oyun hırsının aksinden, sirke gibi ekşi olan bu harekât, beyhüde bana bal gibi tatlı göründü.” İşte Hak’dan gâfıl ve dünyâ umûruna harîs olan insân-ı nâkıs dahi, mertebe-i kemâle geldiği vakit, ehl-i dünyânın hâline bakıp güler ve böyle söyler; zîrâ bu hayât-ı dünyâ laib ve lehvden ibârettir. Nitekim âyet-i kerîmede (Muhammed, 47/36) ya’ni “Hayât-ı dünyâ ancak laib ve lehvdir” buyurulur.[81]