Leyse ‘alâ-l-a'mâ haracun velâ ‘alâ-l-a'raci haracun velâ ‘alâ-lmerîdi harac(un)(k) vemen yuti'i(A)llâhe ve rasûlehu yudḣilhu cennâtin tecrî min tahtihâ-l-enhâr(u)(s) vemen yetevelle yu'ażżibhu ‘ażâben elîmâ(n)
Köre güçlük yoktur, topala güçlük yoktur, hastaya güçlük yoktur. (Bunlar savaşa katılmak zorunda değillerdir.) Kim Allah'a ve Peygamberine itaat ederse, Allah onu, içlerinden ırmaklar akan cennetlere koyar. Kim de yüz çevirirse, onu elem dolu bir azaba uğratır.
Köre vebal yoktur, topala da vebal yoktur, hastaya da vebal yoktur. Bununla beraber kim Allah'a ve peygamberine itâat ederse, Allah onu, altından ırmaklar akan cennetlere sokar. Kim de geri kalırsa, onu acı bir azaba uğratır.
Bu ayet, savaş yükümlülüğünden muafiyetleri ve Allah'a itaat ile isyanın sonuçlarını ele almaktadır. Anahtar kavramlar, 'sorumluluk', 'itaat', 'cennetler', 'yüz çevirme' ve 'azap' etrafında şekillenerek, dini yükümlülükler, mükafat ve ceza arasındaki ilişkiyi vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Harc kelimesi, daralma, sıkıntı ve günah anlamına gelir. Ayetteki 'aleyhi haracun' ifadesi, bu kişilerin savaşa katılmamaları durumunda üzerlerine bir günahın, bir sıkıntının veya bir sorumluluğun düşmeyeceğini ifade eder. Bu, şer'î bir ruhsatı ve kolaylığı belirtir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Harc, burada 'günah' veya 'vebal' anlamındadır. Ayet, bu zayıf ve hasta kişilerin savaşa katılmamaları durumunda herhangi bir günah işlemeyeceklerini, üzerlerinde bir sorumluluk kalmayacağını mecazi olarak ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Harc kavramı, Kur'an'da genellikle bir kısıtlama, zorluk veya günah anlamında kullanılır. Bu ayette ise, belirli durumlar için bu kısıtlamanın kaldırıldığını, yani bir muafiyetin söz konusu olduğunu gösterir. Bu, İslam'ın kolaylık ilkesini yansıtır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Tâ'at, isteyerek ve gönüllü olarak boyun eğmek, emre uymak demektir. Ayetteki 'men yuti'i' ifadesi, Allah'ın ve Resulü'nün hükümlerine gönüllü olarak uyan kişileri kasteder ve bu itaatin karşılığını müjdeler.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Tâ'at, bir emre veya yasağa uygun davranmaktır. Bu ayette, Allah'ın ve Resulü'nün koyduğu kurallara riayet etmenin, cennetle mükafatlandırılacak bir davranış olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Cennet, aslen 'örtmek' anlamına gelen 'cenn' kökünden türemiştir. Ağaçların ve bitkilerin toprağı örtmesi sebebiyle bahçelere bu isim verilmiştir. Kur'an'da ise, ahirette müminlere vaat edilen, güzelliklerle dolu, ırmakların aktığı mekanları ifade eder.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Cennet, dünyadaki bahçelerden farklı olarak, Allah'ın mümin kulları için hazırladığı, içinde her türlü nimetin bulunduğu, ebedi kalacakları yerlerdir. Ayetteki 'tecri min tahtihel enhar' ifadesi, bu cennetlerin altından ırmakların aktığını belirterek, onun güzelliğini ve ferahlığını vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Cennet, Kur'an'ın temel kavramlarından biridir ve müminler için nihai ödülü temsil eder. Genellikle 'altından ırmaklar akan' tasviriyle birlikte anılır, bu da onun bereketini, tazeliğini ve yaşam kaynağı oluşunu simgeler. Bu ayette de itaat edenlere vaat edilen bu ideal mekanı ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Tevelli, bir şeyden yüz çevirmek, sırt dönmek ve uzaklaşmak anlamına gelir. Ayetteki 'men yetevella' ifadesi, Allah'ın ve Resulü'nün yolundan sapmayı, onlara itaatten kaçınmayı ve isyan etmeyi ifade eder.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Tevelli, bir işten veya kişiden yüz çevirip uzaklaşmaktır. Bu ayette, Allah'ın emirlerine uymayan, onlardan yüz çeviren kişilerin karşılaşacağı akıbeti belirtmek için kullanılmıştır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Azap, bir şeyi engellemek, alıkoymak ve acı vermek anlamlarına gelir. Kur'an'da ise, Allah'ın isyancılara ve günahkarlara verdiği elem verici cezayı ifade eder. Ayetteki 'azaben elîmen' ifadesi, bu cezanın şiddetini ve acı vericiliğini vurgular.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Azap, burada 'ceza' anlamındadır. 'Elîm' sıfatıyla birlikte kullanılması, bu cezanın çok şiddetli ve acı verici olduğunu mecazi olarak belirtir. Allah'a isyan edenlerin karşılaşacağı kötü akıbeti tasvir eder.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Azap kelimesi, Kur'an'da genellikle Allah'ın gazabının bir tezahürü olarak, günahkarların dünyada veya ahirette karşılaşacakları elem verici sonuçları ifade eder. Bu ayette, Allah'ın emirlerinden yüz çevirmenin kaçınılmaz ve şiddetli bir cezayla sonuçlanacağını belirtir.
Feth Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
48/17. “Amâ'ya güçlük yoktur ve topal'a güçlük yoktur, hasta olana da güçlük yoktur. Ve her kim Allah'a ve Peygamberine itaat ederse onu altından ırmaklar akar cennetlere girdirir, ve her kim de yüz çevirirse onu da bir elîm azab ile azablan dırır.”
لَقَدْ رَضِيَ اللَّهُ عَنِ الْمُؤْمِنِينَ إِذْ يُبَايِعُونَكَ
تَحْتَ الشَّجَرَةِ فَعَلِمَ مَا فِي قُلُوبِهِمْ فَأَنْزَلَ السَّكِينَةَ
عَلَيْهِمْ وَأَثَابَهُمْ فَتْحًا قَرِيبًا
(Lekad radıyellahu anil mü’minîne iz yübayiuneke tahteşşecareti fe alime ma fî kulübühüm feenzelessekînete aleyhim ve esebehüm fethan kariben.)
48/18. “Yemin olsun ki, Allah, mü’minlerden râzı oldu, o vakit ki, ağacın altında seninle biatlaşma da bulunur oldular. Onların kalblerinde olanı bildi de üzerlerine o sekiyneti -o huzur ve sükûneti- indirdi ve onları bir yakın feth ile mükâfatlandır dı.” Burada Elmalılı Hamdi Yazırın (Hakk dîni Kûr’ân dili) isimli tefsirinin cilt (6) sh. (4422) itibaren bu mevzu ile ilgili tarihi hadiseyi de nakledelim.
İşte yukarıda da zikri geçen bu biy'at, Hudeybiyede yapılan ve bu âyet mucebince Allah tealânın rızâsıyle mübeşşer olduğundan dolayı Biy'atürrıdvan namı verilmiş olan biy'attır.
Sh:»4422
Kıssayı müfessirîn şöyle hulâsa etmişlerdir:Resuli Ekrem sallâllahü aleyhi vesellem Hudeybiyeye indiğinde Huzâi lerden Hıraş ibni Ümeyyeyi Sa'leb namındaki devesine bindirip Mekkelilere gönderdi, muharebe niyyetinde olmayıp mücerred Kâ'beyi ziyaret ve Ömre için geldiğini bildiriyordu, bunu varıp onlara söyleyince deveyi vurdular, kendisini de öldürmek için hücum ettiler, fakat Ehabîş araya girip kurtardılar, o da gelip keyfiyyeti ResûlÜllaha haber verdi, bunun üzerine Resûl-i Ekrem sallallahü aleyhi vesellem Hazreti Ömeri göndermek için çağırdı, Hazreti Ömer radıyallahü anh ya Resûlallah dedi: onlar benim kendilerine olan gayz-u adavetimi bilirler.
Ben onlara emniyyet edemem, şayed bir ezaya ma'ruz kalırsam Mekke içinde beni müdafea edecek hısımlarım adiy oğullarından kimse yoktur. Binaenaleyh Osman ibni Affanı gönderseniz, orada onun akrıba ve teallûkatı çoktur, hem onu severler, iradenizi o tebliğ edebilir. Bunun üzerine Resûlüllah Hazreti Osmanı çağırdı, Kureyşe gönderdi «biz onlarla muharebeye gelmedik, yalnız Ziyaret ve Ömre için geldik, bunu
onlara haber ver ve kendilerini islâma da'vet eyle» dedi ve Mekkede iymana gelmiş bir takım erkeklere ve kadınlara varıp fethi tebşir etmesini ve Allah tealânın dînini yakında Mekkede ızhar eyliyeceğini haber vermesini dahi emreyledi, bu suretle Hazreti Osman Kureyşe gitti, kendisini Eban ibni Saîd İbnil'as karşıladı, hayvanından indi onu bindirdi ve kayırdı (himayesini teahhüd etti) böylelikle Kureyşe vardı, me'mur olduğu haberi tebliğ etti, dediler ki: «istersen sen Beyti tavaf et, lâkin hepinizin üzerimize gelip girmeniz olamaz, ona yol yok». Müşarun'ileyh radıyallahü anh «Resuli Ekrem sallâllahü aleyhi vesellem tavaf etmedikçe ben tavaf edemem» dedi. Bunun üzerine onu alıkoydular, göz habsine tuttular, beriden ise Resûlüllaha ve müslimanlara «Osman katlolunmuş» diye duyuruldu. Bunun üzerine aleyhissalâtü vesselâm «o kavm ile çarpışmadan gitmeyiz» dedi.
Sh:»4423
Ve aleyhissalâtü vesselâmın münâdîsi şöyle nida etti: haberiniz olsun ki Resulullaha Ruhulkudüs indi de ona biy'at emretti, hemen çıkın Allah tealâ namına Peygam bere biy'at edin. Derhal müslimanlar fırladılar ve Resûlüllaha biy'at eylediler. Bu biy'at bir ağacın altında olmuş idi ki bir semüre ağacı idi.
Denilmiştir ki Resûlüllah ağacın dibine oturmuştu, dallarından bir dal sırtının üzerine geliyordu, Abdullah ibni Mugaffel radıyallahüanh demiştir ki: ben baş ucunda dikiliyordum ve elimde ağaç tan bir dal vardı koruyordum dalı sırtından kaldırdım. Önünde ölmek ve kaçmamak üzere kendisine biy'at ettiler, Resûlüllah onlara «siz bu gün ehli Arzın en hayırlı sısınız» buyurdu. Müslim ve sairede rivayet olunduğu üzere Câbir İbni Abdillah radıyallahü anh «biz Resûlül laha bîati firar etmemek üzere yaptık, ölüme biy'at etmedik» demiştir. Buharîde Seleme ibnilekva' radiyal lahü anhten de şöyle rivayet eylemiştir: ben Resûlüllaha ağacın altında biy'at ettim demiş, ne üzerine biy'at etti
niz denildiğinde de kaçmamak üzere demiştir. Müslim, Ma'kıl ibni Yesarden de: biyat ederlerken Resûlüllahın yüzünden ağacın dallarını tuttuğunu rivayet eylemiştir. İlk biy'at eden Ebusinani Esedî olmuştur ki Ukâşe ibni Muhsının biraderi Vehb ibni Muhsındır. Beyhakînin Delâilinde Şa'bîden rivayetine göre, bu zat Hazreti Peygambere «elini uzat sana biy'at edeyim» dedi. Hazreti Peygamber «ne üzerine biy'at edeceksin» buyurdu: «nefsindeki ne ise onun üzerine» dedi. Müslimin rivayet eylediği Câbir hadîsinde: Hazreti Câbir: «biz aleyhissalâtü vesselâma biy'at ettiğimizde yed-i saadetlerini Ömer radıyallahü anh tutuyordu» demiştir. Fakat bu, biy'atin sonlarına doğru olduğu anlaşılıyor. Zira Sahihi Buharîde Nafı'den: Ömer radıyallahü anh
Sh:»4424
Hudeybiye günü oğlu Abdullahı Ensardan bir zatın ya nında bulunan feresini üzerinde kıtâl etmek üzere getir meğe göndermişti, Resûlüllah sallallahü aleyhi vesellem ağacın yanında biy'at alıyor, Ömer bilmiyordu, Abdullah biy'ati yaptı, sonra gitti feresi getirdi, Ömer radıyallahü anh kıtâl için zırh giyiyordu. Kendisine Resûlüllahın ağaç altında biy'atleştiğini haber verdi, hemen beraber gitti, Resûlüllaha biy'at etti» diye de merviydir. Demek ki ondan sonra Hazreti Ömer Resûlüllahın yorulmaması için yed-i saadetini tutmuştu. Bir de Resûli ekrem Sallal lahü aleyhi vesellem sağ eline obir eline vurup bu da Osmanın biy'ati demişti, müşrikler bu biy'ati işittiler ve korktular ve Hazreti Osman ile beraber müslimanlardan bir cemaati de salıverdiler, bu biy'ati rıdvanı yapan mü'minlerin adedi en sahih rivayet bin dört yüzdür. Bin beş yüz kadar ve daha ziyade rivayetleri vardır.
Denilmiştir ki birinde küçükler ve sabi'ler sayılmamış, diğerlerinde hepsi sayılmıştır, orada mevcud olanlardan hiç biy'at etmiyen kalmamış, yalnız Cedd ibni Kays namında bir münafık devesinin karnının altında gizlenmiş kalmış idi Nafı'den rivâyet olunduğu üzere altında biy'at vakı' olan o semüre ağacına bilahare
nâs gidip yanında namaz kılar olmuşlardı. Hazreti Ömer işitti, o ağacın kesilmesini emrediverdi, henüz Cahiliyye âdetini unutmıyanların fitneye tutulup Allahın gayrisine ıbâdet etmesinden sakınmıştı. Hazreti Peygamber sallâllahü aleyhi vesellemden hadîste vârid olmuştur ki: «biy'ati rıdvanda bulunan kimse nâre girmez» bu âyette de kasem ile «
“Yemin olsun ki, Allah, mü’minlerden râzı oldu Beyyine Sûresi (98/8) Âyetinde de bu hale açık olarak işaret vardır.
رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُمْ وَرَضُوا عَنْهُ
98/8. “Allah, onlardan râzı olmuştur. Onlar da O'ndan râzı olmuşlardır.” Allah’ın mü’min’lerden razı olması; “mü’min, mü’ minin aynasıdır,” Hadîs-i Şeriflerinde bildirilen hakikatin aynı zamanda ortaya çıkmasıdır diyebiliriz.
Allah’a (c.c.) ait (Esmâ’ül hüsnâ) dan bir isim olan (mü’min) isminin hakikatlerinin bir bedenden zuhur edip faaliyete geçmesi o ismin ef’âl âleminde hayat bulup yaşaması demek olur ki; o isim, o kişi sebebiyle kimlik bulmuştur. İşte o ismin hayat bulup zuhura çıkması Hakk’ı memnun ettiğinden o mahalden (râzı) olmuştur. Çünkü kendi hakikatleri o isimin zuhuru yö nüyle faaliyete geçmektedir.
Diğer tarftan da ismin çıktığı yerde kendinde o ismin zuhuru olduğundan, isim de zâtına bağlı olduğundan, böylece Hakk’ın kendinde o ismi yönünden zuhur ettiğini ve zuhurda olduğunu bildiğinden o mahal de Hakk’tan râzı olmuştur.
Böylece Hakk’ın olan mü’min ismi bir mahalden
zuhur edince, o mahalden de Hakk râzı olmuş olur. Diğer taraftan kul (merzî) yani kendinden “râzı olunmuş olur.” Bir açıdan kulun kendinde Hakk’ın ismi zuhur ettiğinden (râzı) Hakk’ta kulunda kendi ismini zuhur ettirmesinden dolayı (merzî) yani “râzı olunmuş kul hükmü ortaya çıkmış olur. Yine böylece “râzîye ve merzîye” hakikatleri yaşanmış olur.
Bir bakıma Hakk kulundan râzı, “kul merzî” yani râzı olunmuş. Bir bakıma göre de kul Hakk’tan râzı “Hakk merzî” yani râzı olunmuş olur. Böylece bazen kul olan mü’min, mü’min isminin aynası, bazen de mü’min ismi kul olan mü’minin aynası olmaktadır.
(İz yübayiuneke) “sana biat ediyorlar iken”
O anda oluşan hadise çok mühimdir. Abdiyyet, Risâlet ve Ulûhiyyet mertebelerinin üçünün birleşme sidir. Bu sahneyi kişiler, kendi yaşantıları içerisinde değerlendirip tefekkür edebilirler.
(Tahteşşecareti) “ ağacın altında” Bilindiği gibi İnsânlık âleminin hayat seyrinde zâhir ve bâtın, Âdem (a.s.) dan başlayarak ağacın varlığı çok mühim yer tutmaktadır. Bilgilerimizi biraz yoklarsak, her mühim hadise de bir ağaç timsalinin oldu ğunu hatırlarız. Bir şair de şöyle demiştir.
Bu âlem bir şecerdir, gayrılar yaprak.
Nebî’ler meyvedir sen zübde’sin ya Rasûlüllah.
Diyerek büyük bir gerçeği ortaya koymuştur.
Âdem (a.s.) ma şu ağaca yaklaşmayın,denmiştir.
İbrâhim (a.s.) ağaç odunlarından yanan ateşe atılmıştır.
Musâ (a.s.) ma bir ağaçtan, ateş şekliyle zât-î hitap gelmiştir.
Hz. Meryem’e kuru hurma ağacı kütüğünün yanına git, denmiştir, ve o kuru hurma kütüğü taze hurma vermiştir.
İncire ve zeytine yemin edilmiştir ki, aynı zamanda yemin o ağaçlaradır.
Kökü gökte dalları yere doğru olan olan (tübâ) ağacı vardır.
Mi’râc’ta Efendimize “sidr” ağacı gösterilmiştir.
“Şeceraten mübareketen” mübarek ağaç denmiştir.
“Şeceraten mel’uneten” mel’un ağaç denmiştir.
İnsânlığın ilâhi seyrinde, bunlar hep husûsî birer mertebeyi ifade etmişler. Zâhiren de ağaçla insân hep iç içe olmuşlardır.
Kitaplar, altında biat edilen o ağacın (semure) ağacı “dikenli bir ağaç-sakız ağacı” olduğunu yazarlar.
Tefsir de belirtildiği gibi, Rasûlüllah onlara; (siz bu gün ehli arzın en hayırlısısınız) diye buyurmuştur ki; çok mânîdardır. Yukarıda da belirtildiği gibi bu hadise de üç el birleşmiştir, ender olan bir hadisedir ve gerçekten, gerçek haliyle yapıldığında çok hayırlı bir iş yapılmış olur.
(fe alime ma fî kulübühüm) “Onların kalblerinde olanı bildi” Biat edenlerin hangi maksatla biat ettiklerini bildi
çünkü eli onların ellerinin üstünde olan Allah orada aynı zamanda onların gönüllerinin de üstündeydi.
(feenzelessekînete aleyhim) “üzerlerine o sekiy-neti -o huzur ve sükûneti- de indirdi” Dördüncü Âyet-i Kerîme de “sekîne”nin, mü’minlerin kalplarine indirildiği ifade ediliyor iken, bura da on sekiz inci Âyette ise üzerlerine indirildiği bildiriliyor. Bu yüzden sekîne içten ve dıştan mü’min leri Kaplamış olduğu görülüyor.
Kûr’ân-ı Kerîm de bunlardan başka daha üç yer de sekîne den bahsetmektedir.
ثُمَّ اَنْزَلَ اللهُ سَكِينَتَهُ عَلَى رَسُولِهِ وَعَلَى الْمُؤْمِنِينَ
(Sümme enzelellahu sekinetehü alâ Rasûlihi ve alelmü’minîne)
9/26. “Sonra Allah Teâlâ Resûlü üzerine ve mü'minler üzerine rahmetini-sekîne indirdi.”
فَأَنْزَلَ اللَّهُ سَكِينَتَهُ عَلَيْهِ
(Feenzelellahu sekînetehü aleyhi)
9/40 “Allah Teâlâ onun üzerine sekinetini indirdi.”
فِيهِ سَكِينَةٌ مِنْ رَبِّكُمْ
(Fihi sekinetün min Rabb-i küm.)
2/48 “Onda Rabb-iniz tarafından bir sekînet vardır.”
2/248. “Ve onlara peygamberleri dedi ki: Şübhesiz Tallûtun hükümdarlığına açık alâmet, size tabutun gelmesidir ki, onda Rabbiniz tarafından bir sekinet vardır ve Musa ile Harun hanedanının bıraktık larından bir kalıntı vardır. Onu melekler yükle neceklerdir. Eğer siz mü'minler iseniz şüphe yok ki, onda sizin için kesin bir delil vardır.” Dileyenler bu Âyet-i kerîme’leri tefsirlerden daha geniş biçimde araştırabilirler.
Şimdi bu beş Âyet-i Kerîme’yi özetle incelemeye çalışalım.
Görüldüğü gibi (2/248) de ki; “sekîne” görsel olarak bir sandığın içine indirilmiştir, onlar da Benî İsrâil-in manevî bakiyeleridir, bunları sandık içinde gören o günkü Benî İsrâil mensuplarının gönüllerine huzur ve güven gelmiştir.
Ancak bu sekîne kendilerinin dışında madde kaynaklı ve Rabb’larından, Rububiyyet mertebesindendir ve kendilerine dışarıdan dolaylı olarak gelmiştir. Doğrudan üzerlerine gelmemiştir. Bu sekîne sandık (tabut) la geldiği gibi gene sandıkla (tabut) gitmiştir ve oran (5/1) beşte birdir. Yani beş sekîne Âyetinden biri Ben-î İsrâil-Museviliğe dördü ise, İslâm’a ve Allahtan Ulûhiyyet mertebesinden indirilmiştir ki, arada çok büyük fark vardır. Yine görüldüğü gibi.
(Tevbe 9/40) “Allah Rasûlünün ve mü’min lerin üzerine sekîne’yi indirdi.”
(Tevbe 9/40) “Allah Peygamberin ( veya sıddı kiyyet mertebesinin üzerine sekîne’yi indirdi.”
(Fetih 48/4) “Mü’minlerin kalplerine indirildi.”