İçeriğe atla
Fetih 18Cüz 26 · Sayfa 513

Fetih Sûresi 18. Âyet

الفتح

Sohbete sor

Lekad radiya(A)llâhu ‘ani-lmu/minîne iż yubâyi'ûneke tahte-şşecerati fe'alime mâ fî kulûbihim fe-enzele-ssekînete ‘aleyhim ve-eśâbehum fethan karîbâ(n)

(18-19) Şüphesiz Allah, ağaç altında sana biat ederlerken inananlardan hoşnut olmuştur. Gönüllerinde olanı bilmiş, onlara huzur, güven duygusu vermiş ve onlara yakın bir fetih ve elde edecekleri birçok ganimetler nasip etmiştir. Allah mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.

Feth Sûresi

Terzibaba - Necdet Ardıç

48/18. “Yemin olsun ki, Allah, mü’minlerden râzı oldu, o vakit ki, ağacın altında seninle biatlaşma da bulunur oldular. Onların kalblerinde olanı bildi de üzerlerine o sekiyneti -o huzur ve sükûneti- indirdi ve onları bir yakın feth ile mükâfatlandır dı.” Burada Elmalılı Hamdi Yazırın (Hakk dîni Kûr’ân dili) isimli tefsirinin cilt (6) sh. (4422) itibaren bu mevzu ile ilgili tarihi hadiseyi de nakledelim.

İşte yukarıda da zikri geçen bu biy'at, Hudeybiyede yapılan ve bu âyet mucebince Allah tealânın rızâsıyle mübeşşer olduğundan dolayı Biy'atürrıdvan namı verilmiş olan biy'attır.

Kıssayı müfessirîn şöyle hulâsa etmişlerdir:Resuli Ekrem sallâllahü aleyhi vesellem Hudeybiyeye indiğinde Huzâi lerden Hıraş ibni Ümeyyeyi Sa'leb namındaki devesine bindirip Mekkelilere gönderdi, muharebe niyyetinde olmayıp mücerred Kâ'beyi ziyaret ve Ömre için geldiğini bildiriyordu, bunu varıp onlara söyleyince deveyi vurdular, kendisini de öldürmek için hücum ettiler, fakat Ehabîş araya girip kurtardılar, o da gelip keyfiyyeti ResûlÜllaha haber verdi, bunun üzerine Resûl-i Ekrem sallallahü aleyhi vesellem Hazreti Ömeri göndermek için çağırdı, Hazreti Ömer radıyallahü anh ya Resûlallah dedi: onlar benim kendilerine olan gayz-u adavetimi bilirler.

Ben onlara emniyyet edemem, şayed bir ezaya ma'ruz kalırsam Mekke içinde beni müdafea edecek hısımlarım adiy oğullarından kimse yoktur. Binaenaleyh Osman ibni Affanı gönderseniz, orada onun akrıba ve teallûkatı çoktur, hem onu severler, iradenizi o tebliğ edebilir. Bunun üzerine Resûlüllah Hazreti Osmanı çağırdı, Kureyşe gönderdi «biz onlarla muharebeye gelmedik, yalnız Ziyaret ve Ömre için geldik, bunu onlara haber ver ve kendilerini islâma da'vet eyle» dedi ve Mekkede iymana gelmiş bir takım erkeklere ve kadınlara varıp fethi tebşir etmesini ve Allah tealânın dînini yakında Mekkede ızhar eyliyeceğini haber vermesini dahi emreyledi, bu suretle Hazreti Osman Kureyşe gitti, kendisini Eban ibni Saîd İbnil'as karşıladı, hayvanından indi onu bindirdi ve kayırdı (himayesini teahhüd etti) böylelikle Kureyşe vardı, me'mur olduğu haberi tebliğ etti, dediler ki: «istersen sen Beyti tavaf et, lâkin hepinizin üzerimize gelip girmeniz olamaz, ona yol yok». Müşarun'ileyh radıyallahü anh «Resuli Ekrem sallâllahü aleyhi vesellem tavaf etmedikçe ben tavaf edemem» dedi. Bunun üzerine onu alıkoydular, göz habsine tuttular, beriden ise Resûlüllaha ve müslimanlara «Osman katlolunmuş» diye duyuruldu. Bunun üzerine aleyhissalâtü vesselâm «o kavm ile çarpışmadan gitmeyiz» dedi.

Ve aleyhissalâtü vesselâmın münâdîsi şöyle nida etti: haberiniz olsun ki Resulullaha Ruhulkudüs indi de ona biy'at emretti, hemen çıkın Allah tealâ namına Peygam bere biy'at edin. Derhal müslimanlar fırladılar ve Resûlüllaha biy'at eylediler. Bu biy'at bir ağacın altında olmuş idi ki bir semüre ağacı idi.

Denilmiştir ki Resûlüllah ağacın dibine oturmuştu, dallarından bir dal sırtının üzerine geliyordu, Abdullah ibni Mugaffel radıyallahüanh demiştir ki: ben baş ucunda dikiliyordum ve elimde ağaç tan bir dal vardı koruyordum dalı sırtından kaldırdım. Önünde ölmek ve kaçmamak üzere kendisine biy'at ettiler, Resûlüllah onlara «siz bu gün ehli Arzın en hayırlı sısınız» buyurdu. Müslim ve sairede rivayet olunduğu üzere Câbir İbni Abdillah radıyallahü anh «biz Resûlül laha bîati firar etmemek üzere yaptık, ölüme biy'at etmedik» demiştir. Buharîde Seleme ibnilekva' radiyal lahü anhten de şöyle rivayet eylemiştir: ben Resûlüllaha ağacın altında biy'at ettim demiş, ne üzerine biy'at ettiniz denildiğinde de kaçmamak üzere demiştir.
Müslim, Ma'kıl ibni Yesarden de: biyat ederlerken Resûlüllahın yüzünden ağacın dallarını tuttuğunu rivayet eylemiştir. İlk biy'at eden Ebusinani Esedî olmuştur ki Ukâşe ibni Muhsının biraderi Vehb ibni Muhsındır. Beyhakînin Delâilinde Şa'bîden rivayetine göre, bu zat Hazreti Peygambere «elini uzat sana biy'at edeyim» dedi. Hazreti Peygamber «ne üzerine biy'at edeceksin» buyurdu: «nefsindeki ne ise onun üzerine» dedi. Müslimin rivayet eylediği Câbir hadîsinde: Hazreti Câbir: «biz aleyhissalâtü vesselâma biy'at ettiğimizde yed-i saadetlerini Ömer radıyallahü anh tutuyordu» demiştir. Fakat bu, biy'atin sonlarına doğru olduğu anlaşılıyor. Zira Sahihi Buharîde Nafı'den:

Ömer radıyallahü anh;
Hudeybiye günü oğlu Abdullahı Ensardan bir zatın ya nında bulunan feresini üzerinde kıtâl etmek üzere getir meğe göndermişti, Resûlüllah sallallahü aleyhi vesellem ağacın yanında biy'at alıyor, Ömer bilmiyordu, Abdullah biy'ati yaptı, sonra gitti feresi getirdi, Ömer radıyallahü anh kıtâl için zırh giyiyordu. Kendisine Resûlüllahın ağaç altında biy'atleştiğini haber verdi, hemen beraber gitti, Resûlüllaha biy'at etti» diye de merviydir. Demek ki ondan sonra Hazreti Ömer Resûlüllahın yorulmaması için yed-i saadetini tutmuştu. Bir de Resûli ekrem Sallal lahü aleyhi vesellem sağ eline obir eline vurup bu da Osmanın biy'ati demişti, müşrikler bu biy'ati işittiler ve korktular ve Hazreti Osman ile beraber müslimanlardan bir cemaati de salıverdiler, bu biy'ati rıdvanı yapan mü'minlerin adedi en sahih rivayet bin dört yüzdür. Bin beş yüz kadar ve daha ziyade rivayetleri vardır.

Denilmiştir ki birinde küçükler ve sabi'ler sayılmamış, diğerlerinde hepsi sayılmıştır, orada mevcud olanlardan hiç biy'at etmiyen kalmamış, yalnız Cedd ibni Kays namında bir münafık devesinin karnının altında gizlenmiş kalmış idi Nafı'den rivâyet olunduğu üzere altında biy'at vakı' olan o semüre ağacına bilahare nâs gidip yanında namaz kılar olmuşlardı. Hazreti Ömer işitti, o ağacın kesilmesini emrediverdi, henüz Cahiliyye âdetini unutmıyanların fitneye tutulup Allahın gayrisine ıbâdet etmesinden sakınmıştı. Hazreti Peygamber sallâllahü aleyhi vesellemden hadîste vârid olmuştur ki: «biy'ati rıdvanda bulunan kimse nâre girmez» bu âyette de kasem ile “Yemin olsun ki, Allah, mü’minlerden râzı oldu Beyyine Sûresi (98/8) Âyetinde de bu hale açık olarak işaret vardır.

رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُمْ وَرَضُوا عَنْهُ

98/8. “Allah, onlardan râzı olmuştur. Onlar da O'ndan râzı olmuşlardır.” Allah’ın mü’min’lerden razı olması; “mü’min, mü’ minin aynasıdır,” Hadîs-i Şeriflerinde bildirilen hakikatin aynı zamanda ortaya çıkmasıdır diyebiliriz.

Allah’a (c.c.) ait (Esmâ’ül hüsnâ) dan bir isim olan (mü’min) isminin hakikatlerinin bir bedenden zuhur edip faaliyete geçmesi o ismin ef’âl âleminde hayat bulup yaşaması demek olur ki; o isim, o kişi sebebiyle kimlik bulmuştur. İşte o ismin hayat bulup zuhura çıkması Hakk’ı memnun ettiğinden o mahalden (râzı) olmuştur. Çünkü kendi hakikatleri o isimin zuhuru yö nüyle faaliyete geçmektedir.

Diğer tarftan da ismin çıktığı yerde kendinde o ismin zuhuru olduğundan, isim de zâtına bağlı olduğundan, böylece Hakk’ın kendinde o ismi yönünden zuhur ettiğini ve zuhurda olduğunu bildiğinden o mahal de Hakk’tan râzı olmuştur.

Böylece Hakk’ın olan mü’min ismi bir mahalden

zuhur edince, o mahalden de Hakk râzı olmuş olur. Diğer taraftan kul (merzî) yani kendinden “râzı olunmuş olur.” Bir açıdan kulun kendinde Hakk’ın ismi zuhur ettiğinden (râzı) Hakk’ta kulunda kendi ismini zuhur ettirmesinden dolayı (merzî) yani “râzı olunmuş kul hükmü ortaya çıkmış olur. Yine böylece “râzîye ve merzîye” hakikatleri yaşanmış olur.

Bir bakıma Hakk kulundan râzı, “kul merzî” yani râzı olunmuş. Bir bakıma göre de kul Hakk’tan râzı “Hakk merzî” yani râzı olunmuş olur. Böylece bazen kul olan mü’min, mü’min isminin aynası, bazen de mü’min ismi kul olan mü’minin aynası olmaktadır.

(İz yübayiuneke) “sana biat ediyorlar iken”

O anda oluşan hadise çok mühimdir. Abdiyyet, Risâlet ve Ulûhiyyet mertebelerinin üçünün birleşme sidir. Bu sahneyi kişiler, kendi yaşantıları içerisinde değerlendirip tefekkür edebilirler.

(Tahteşşecareti) “ ağacın altında” Bilindiği gibi İnsânlık âleminin hayat seyrinde zâhir ve bâtın, Âdem (a.s.) dan başlayarak ağacın varlığı çok mühim yer tutmaktadır. Bilgilerimizi biraz yoklarsak, her mühim hadise de bir ağaç timsalinin oldu ğunu hatırlarız. Bir şair de şöyle demiştir.

Bu âlem bir şecerdir, gayrılar yaprak.

Nebî’ler meyvedir sen zübde’sin ya Rasûlüllah.

Diyerek büyük bir gerçeği ortaya koymuştur.

Âdem (a.s.) ma şu ağaca yaklaşmayın,denmiştir.

İbrâhim (a.s.) ağaç odunlarından yanan ateşe atılmıştır.

Musâ (a.s.) ma bir ağaçtan, ateş şekliyle zât-î hitap gelmiştir.

Hz. Meryem’e kuru hurma ağacı kütüğünün yanına git, denmiştir, ve o kuru hurma kütüğü taze hurma vermiştir.

İncire ve zeytine yemin edilmiştir ki, aynı zamanda yemin o ağaçlaradır.

Kökü gökte dalları yere doğru olan olan (tübâ) ağacı vardır.

Mi’râc’ta Efendimize “sidr” ağacı gösterilmiştir.

“Şeceraten mübareketen” mübarek ağaç denmiştir.

“Şeceraten mel’uneten” mel’un ağaç denmiştir.

İnsânlığın ilâhi seyrinde, bunlar hep husûsî birer mertebeyi ifade etmişler. Zâhiren de ağaçla insân hep iç içe olmuşlardır.

Kitaplar, altında biat edilen o ağacın (semure) ağacı “dikenli bir ağaç-sakız ağacı” olduğunu yazarlar.

Tefsir de belirtildiği gibi, Rasûlüllah onlara; (siz bu gün ehli arzın en hayırlısısınız) diye buyurmuştur ki; çok mânîdardır. Yukarıda da belirtildiği gibi bu hadise de üç el birleşmiştir, ender olan bir hadisedir ve gerçekten, gerçek haliyle yapıldığında çok hayırlı bir iş yapılmış olur.

(fe alime ma fî kulübühüm) “Onların kalblerinde olanı bildi” Biat edenlerin hangi maksatla biat ettiklerini bildi çünkü eli onların ellerinin üstünde olan Allah orada aynı zamanda onların gönüllerinin de üstündeydi.

(feenzelessekînete aleyhim) “üzerlerine o sekiy-neti -o huzur ve sükûneti- de indirdi” Dördüncü Âyet-i Kerîme de “sekîne”nin, mü’minlerin kalplarine indirildiği ifade ediliyor iken, bura da on sekiz inci Âyette ise üzerlerine indirildiği bildiriliyor. Bu yüzden sekîne içten ve dıştan mü’min leri Kaplamış olduğu görülüyor.

Kûr’ân-ı Kerîm de bunlardan başka daha üç yer de sekîne den bahsetmektedir.

ثُمَّ اَنْزَلَ اللهُ سَكِينَتَهُ عَلَى رَسُولِهِ وَعَلَى الْمُؤْمِنِينَ

(Sümme enzelellahu sekinetehü alâ Rasûlihi ve alelmü’minîne)

9/26. “Sonra Allah Teâlâ Resûlü üzerine ve mü'minler üzerine rahmetini-sekîne indirdi.”

فَأَنْزَلَ اللَّهُ سَكِينَتَهُ عَلَيْهِ

(Feenzelellahu sekînetehü aleyhi)

9/40 “Allah Teâlâ onun üzerine sekinetini indirdi.”

فِيهِ سَكِينَةٌ مِنْ رَبِّكُمْ

(Fihi sekinetün min Rabb-i küm.)

2/48 “Onda Rabb-iniz tarafından bir sekînet vardır.”

2/248. “Ve onlara peygamberleri dedi ki: Şübhesiz Tallûtun hükümdarlığına açık alâmet, size tabutun gelmesidir ki, onda Rabbiniz tarafından bir sekinet vardır ve Musa ile Harun hanedanının bıraktık larından bir kalıntı vardır. Onu melekler yükle neceklerdir. Eğer siz mü'minler iseniz şüphe yok ki, onda sizin için kesin bir delil vardır.” Dileyenler bu Âyet-i kerîme’leri tefsirlerden daha geniş biçimde araştırabilirler.

Şimdi bu beş Âyet-i Kerîme’yi özetle incelemeye çalışalım.

Görüldüğü gibi (2/248) de ki; “sekîne” görsel olarak bir sandığın içine indirilmiştir, onlar da Benî İsrâil-in manevî bakiyeleridir, bunları sandık içinde gören o günkü Benî İsrâil mensuplarının gönüllerine huzur ve güven gelmiştir.

Ancak bu sekîne kendilerinin dışında madde kaynaklı ve Rabb’larından, Rububiyyet mertebesindendir ve kendilerine dışarıdan dolaylı olarak gelmiştir. Doğrudan üzerlerine gelmemiştir. Bu sekîne sandık (tabut) la geldiği gibi gene sandıkla (tabut) gitmiştir ve oran (5/1) beşte birdir. Yani beş sekîne Âyetinden biri Ben-î İsrâil-Museviliğe dördü ise, İslâm’a ve Allahtan Ulûhiyyet mertebesinden indirilmiştir ki, arada çok büyük fark vardır. Yine görüldüğü gibi.

(Tevbe 9/40) “Allah Rasûlünün ve mü’min lerin üzerine sekîne’yi indirdi.” (Tevbe 9/40) “Allah Peygamberin ( veya sıddı kiyyet mertebesinin üzerine sekîne’yi indirdi.” (Fetih 48/4) “Mü’minlerin kalplerine indirildi.” (Fetih 48/18) “Mü’minlerin üzerlerine indirildi.” Diye ifade edilmektedir. Bunlardanda anlaşılacağı üzere (sekîne) hali, Hz. Peygamberde ve mü’minlerde kalıcı olmaktadır. Çünkü onlar, başta efendimiz (s.a.v.) olmak üzere mü’minler sekîne’nin meskün mahalli, yani iniş (nüzül) mahalli olmuşlardır.

Ben-î İsrâil’e sekîne dışarıdan, sandıktan gelmiştir. Onu gördüklerinde huzur ve sükûn bulurlar görmediklerinde gene huzursuz olurlardı.

Hz. Peygambere ve mü’minlere inen sekîne ise üzerlerine, vede kalplerine indiğinden kendileri sahip olmuşlar bu yüzden hariçten bir sekîneye ihtiyaç duymamışlardır. Baştaki (4) üncü Âyette sekîne’nin kelâm-î tarifi yapılmıştı, burada küçük bir tarif daha yapmağa çalışalım, şöyle ki;

Hz. Peygamberin sekîne’si, Allah ismi câmî’si ve Kûr’ân’dır.

Mü’minlerin sekîne’si gönüllerine indirilen Kur’ân-î ilimler, varlıklarına giydirilen sekîne’ler ise amel-i, salihleridir. Bunlarla huzur bulurlar. Her kesin sekînesi gücü, gayreti nispetinde talep ettiği kadardır.

Salik’in sekînesi ise her mertebede o mertebenin hâli üzere yaşayarak, sekîneden sekîneye geçerek sonunda Hakk’ta fâni olup, mutlak “sekine’ye-sükûna ulaşmaktır. Daha sonraları Hakk’la bâkî olup bu halin sekîne’si ni yaşamaktır.

Sekîne kelimesinin sayısal değeri toplam olarak (140) tır, görüldüğü gibi sıfırı kaldırırsak geriye (14) kalır ki, Nûr’u Muhammed-î dir, ve her mertebe de tecellisi ve hakimiyyet-i vardır. Yâni her mertebenin bir sekinesi vardır, Muhammed-î olan kimselere o sekine o mertebenin Nûr’u Muhammed-î sinden kalplerine ve üzerlerine indirilir, böylece huzurlu olarak yola devam edilir. Cenâb-ı Hakk her birerlerimize bu hakikatlerle ve “sekîne” haliyle yaşama inkânını verir İnşeallah.

(ve esebehüm fethan kariben.)

“ve onları bir yakın feth ile mükâfatlandır dı.” Tefsirlerde bu yakın fethin, Mekke’den döndükten sonra, (Hayber)in ve harbsiz olarak (Hecr) arazisinin fethi olduğu yazılıdır.

Bireysel varlığımızdaki hakikati ise, vücûd mülkümüzden acele olarak “Museviyyet” mertebesi itibariyle, olan (beşeri tenzih) anlayışının kaldırılmasıdır, diyebiliriz. Yâni (Hayber) (hay) ve (ber) kelimesinin ifade ettiği manâları, Museviyyet anlayaşından kurtarıp, islâm-î anlayış üzere faaliyete geçirerek yeniden hayat bulmasını sağlamaktır. (Hay) İslâm-î hayata, (ber) de İslâm-î berr’e-iyiliğe dönüştürmektir, diyebiliriz. Çünkü zâten idrakte evvelâ bu dönüşüme ihtiyaç vardır.

Baş taraflarda da belirtildiği gibi. Hayber kalesinin fethi Museviyyet mertebesinin fethi’dir.

Kûdüs’ü Şerîf’in fethi, İseviyyet mertebesinin fethidir.

Mekke’nin ve Kâ’be’nin fethi ise Muhammediyyet mertebsinin gönüldeki fethi’dir, diyebiliriz.

Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(4)