İçeriğe atla
Mâide 110Cüz 7 · Sayfa 126

Mâide Sûresi 110. Âyet

المائدة

Sohbete sor

Iż kâla(A)llâhu yâ ‘îsâ-bne meryeme-żkur ni'metî ‘aleyke ve'alâ vâlidetike iż eyyedtuke birûhi-lkudusi tukellimu-nnâse fî-lmehdi vekehlâ(en)(s) ve-iż ‘allemtuke-lkitâbe velhikmete ve-ttevrâte vel-incîl(e)(s) ve-iż taḣluku mine-ttîni kehey-eti-ttayri bi-iżnî fetenfuḣu fîhâ fetekûnu tayran bi-iżnî(s) vetubri-u-l-ekmehe vel-ebrasa bi-iżnî(s) ve-iż tuḣricu-lmevtâ bi-iżnî(s) ve-iż kefeftu benî isrâ-île ‘anke iż ci/tehum bilbeyyinâti fekâle-lleżîne keferû minhum in hâżâ illâ sihrun mubîn(un)

O gün Allah, şöyle diyecek: "Ey Meryem oğlu İsa! Senin üzerindeki ve annen üzerindeki nimetimi düşün. Hani, seni Ruhu'l-Kudüs (Cebrail) ile desteklemiştim. Beşikte iken de, yetişkin iken de insanlara konuşuyordun. Hani, sana kitabı, hikmeti, Tevrat'ı, İncil'i de öğretmiştim. Hani iznimle çamurdan kuş şekline benzer bir şey yapıyordun da içine üflüyordun, benim iznimle hemen bir kuş oluyordu. Yine benim iznimle doğuştan körü ve alacalıyı iyileştiriyordun. Hani benim iznimle ölüleri de (hayata) çıkarıyordun. Hani sen, İsrailoğullarına açık mucizeler getirdiğin zaman, ben seni onlardan kurtarmıştım da onlardan inkar edenler, "Bu, ancak açık bir büyüdür" demişlerdi.

Mâide Sûresi

Terzibaba - Necdet Ardıç

(110) (İz kalAllahu ya Îsebne Meryemezkür nı'metî aleyke ve alâ validetik* iz eyyedtüke Bi ruhıl kudüsi tükellimün Nase fîl mehdi ve kehlâ* ve iz allemtükel Kitâbe vel Hıkmete vetTevrate vel'İncîl* ve iz tahlüku minet tîni kehey'etit tayri Bi iznî fetenfühu fîha fe tekûnü tayren Bi iznî ve tübri-ül' ekmehe vel ebrasa Bi iznî* ve iz tühricül mevtâ Bi iznî* ve iz kefeftü beni isrâîle anke iz ci'tehüm bil beyyinati fekalellezîne keferu minhüm in haza illâ sıhrün mübîn;)

“O vakti hatırla ki Allah Teâlâ şöyle buyurdu: "Ey Meryemoğlu İsâ! Sana ve annene olan nîmetimi hatırla! Hani seni Rûhu'l-Kudüs (Cebrâil) ile desteklemiştim. Beşikteyken ve kemâle ermişken insânlarla konuşuyordun. Sana yazıyı, hikmeti, Tevrat'ı ve İncil'i öğretmiştim. İznimle çamurdan kuş şeklinde bir şey yapmış ve ona üflemiştin, oda iznimle kuş olmuştu. Anadan doğma kör olanı ve

alaca hastalığına yakalanmış kimseyi iznimle iyileştirmiştin. Ölüleri iznimle (hayata) çıkarmıştın. İsrâîloğulları'na Âyetlerle geldiğin ve onlardan inkâr edenlerin: "Bu ancak apaçık bir sihirdir" dedikleri zaman seni, onlardan korumuştum.” Cenâb-ı Hakk ötelerde bir yerden değil karşılıklı konuşuyor gibi hitâp ediyor. Îsâ (a.s.) anne tarafından nefsi küll kaynaklı, baba görevi Rûhûl-Kudüs olduğundan aklı küll bâtında nefsi küll zuhûrda oluyor ve bu nedenle annesine atfen kendisine hitâp ediliyor. Ve bu yüzden İsâ (a.s.) da nefsi emmâre, levvâme ve mülhime mertebeleri yoktu.

İsâ (a.s.) ın annesine verilen nîmet İsâ (a.s.) gibi bir oluşumu kendi varlığında muhafaza edip zuhûra getirmesidir. İsâ (a.s.) a verilen nîmet ise Hakîkati Muhammedîyyedir. O güne kadar hiçbir insânda zuhûra gelmemiş hâliyle İsâ (a.s.) da zuhûra geldi yâni bir varlık üzerinde ilâhî hakîkat ilk defa ve teşbih mertebesinden zuhûra geldi. O güne kadar gelenlerin Allah’ı müşâhede etmelerine izin yoktu, İsâ (a.s.) ın sadece kendisine özel olarak görme mertebesi başladı. Ve varlığının hakîkatinde ilâhî varlığın olduğunu müjdeleyen ilk oluşum oldu.

Âdem (a.s.) ile başlayan ve Mûsâ (a.s.) da kemâlini bulan “ve nefahtü” yâni “rûhumdan üfledim” hitâbı var idi, İsâ (a.s.) da “iz eyyedtüke Bi ruhıl kudüsi” ifâdesiyle yeni bir aşamaya geçti ve kudsiyyet âleminden kendisine verilen bilgi orada zuhûra çıktı o da Hakîkati Muhammedîdir. Bu nedenle müslümanlara en yakın olanlar gerçek Hıristiyanlardır.

Ve Cenâb-ı Hakk’ın Kelâm sıfâtının zuhûru daha İsâ (a.s.) bebek iken kendisinde başladı. Daha idrâkinde olmadan Cenâb-ı Hakk ondan Hakîkati İlâhîyyeyi zuhûra getiriyordu, büyüyüp normal yaşa gelince bu sefer kendisi şuur ile konuşup Hakîkati İlâhiyyeyi zuhûra getirmeye devâm etti. Tasavvufi açıdan ise, bizim beşiğimiz bedenimizdir yaşımız kaç olursa olsun. Kitâptan kasıt şeriat bilgisidir yâni Hakîkati İlâhiyyenin şeriatını bahseden

bir kitâp. İçerde yaşamış olduğu kudsi âlemin dışarıda fiillerinin nasıl olması gerektiğinin kitâbıdır.

Tevrât, esmâ âleminin hakîkatlerini bildiren, İncil, sıfât âleminin hakîkatlerini bildirendir. Hikmet ise bunların hepsini gereği gibi gerektiği yerde kullanmaktır.

İncil yâni müjde İsâ (a.s.) ın insânlık âlemine Hz. Resûlüllah (s.a.v.) ı haber vermesi, o güne kadar insânlık âlemine en büyük müjde idi. İsâ (a.s.) kendi bünyesinde bu hakîkat ile zuhûra geldiği için onu müjdeliyor.

Tevrât, tevriyyetten gelmektedir yâni haberi en uzak yere ulaştıran mânâsınadır. O güne kadar gelen peygamberler sâdece kendi kavimlerine geliyorlardı, Tevrât ile bu alan genişledi. Tevrât-ı Şerifi tam olarak ezbere bilenlerin Mûsâ (a.s.) Hârûn (a.s.) ve İsâ (a.s.) olduğu belirtilmektedir, oysa Kûr’ân-ı Kerîme baktığımızda binlerce, milyonlarca ezberleyeni vardır, bu da Zâti tecellinin ne kadar geniş bir alanı kapsadığının ifâdesidir.

İsâ (a.s.) toprakta gezici varlıklar değil uçucu yâni gönül âleminde yükselen şeyler yapıyordu. Cenâb-ı Hakk “Benim iznimle” diyerek İsâ (a.s.) ın fiilini kendisine bağladığı anlarda İsâ (a.s.) da kudret-ulûhiyyetlik ortaya çıkıyordu fakat bu sürekli değildi zaman zaman oluyordu. Bu süreklilik sadece Hz. Resûlüllah (s.a.v.) ta oldu ve beşeriyetiyle, bu kendisinde süreklilik üzere olan ulûhiyyeti perdeledi.

Anadan doğma kör yâni daha başta Hakîkati İlâhiyyeyi idrâk edemeyenlerin mânâ gözlerini açıp Hakîkati İlâhîyyeyi görür hâle getiriyordu.

Alaca hastalığı olanları, yâni beşeriyyet dalgalanma-ları, benlik dalgalanmaları olanları “Allah’ın boyasıyla” boyadıktan sonra onlarda bu dalgalanmalar kalmıyordu.

Ölüleri, yâni ölü kalpleri diriltiyordu.

Teşbih hakîkatlerinin tenzih ile ortadan kalkmasına mâni olarak seni koruduk diyor Cenâb-ı Hakk.

Kendileri İsâ (a.s.) da bulunan Hakîkati İlâhîyyeyi idrâk edemeyip, meseleye beşeri akılla baktıklarından bu “sihirdir” dediler. 102

Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(6)