İnnemâ veliyyukumu(A)llâhu verasûluhu velleżîne âmenû-lleżîne yukîmûne-ssalâte veyu/tûne-zzekâte vehum râki'ûn(e)
Sizin dostunuz ancak Allah'tır, Resulüdür ve Allah'ın emirlerine boyun eğerek namazı kılan, zekatı veren mü'minlerdir.
Sizin asıl dostunuz Allah'tır, O'nun Resulüdür ve namazlarını kılan zekatlarını veren ve rükû eden müminlerdir.
Mâide 55. ayet, müminlerin velayetini (dostluk ve otorite) Allah, Resulü ve belirli niteliklere sahip müminlerle sınırlayarak, bu kavramların derinliğini ve karşılıklı ilişkisini vurgular. Ayet, 'velî', 'îmân', 'salât', 'zekât' ve 'rukû'' gibi temel İslami kavramlar üzerinden bir aidiyet ve sorumluluk çerçevesi çizer.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Vely (الولي) kelimesi, iki şey arasında aracı olmaksızın yakınlık bulunması anlamına gelir. Bu yakınlık, mekan, nesep, din, dostluk veya yardım gibi farklı şekillerde olabilir. Ayetteki 'veliyyüküm' ifadesi, Allah'ın, Resul'ün ve belirtilen müminlerin müminler üzerindeki dostluk, yardım ve işleri üstlenme yetkisini ifade eder, yani onların işlerini idare eden ve onlara en yakın olan mercilerdir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Vely (الولي) kelimesi, 'nasîr' (yardımcı) ve 'muhibb' (seven) anlamlarına gelir. Ayetteki 'veliyyüküm' ifadesi, müminlerin Allah'ı, Resulü'nü ve zikredilen müminleri kendilerine yardımcı ve dost edinmeleri gerektiğini, onların işlerini üstlenen ve onlara destek olan kişiler olduğunu mecazi olarak anlatır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Kur'an'da 'velî' kavramı, sadece 'dost' veya 'koruyucu' anlamının ötesinde, 'otorite sahibi', 'işleri üstlenen' ve 'yakınlık' ifade eden geniş bir anlama sahiptir. Mâide 55'teki kullanımı, Allah'ın, Peygamber'in ve belirli müminlerin müminler üzerindeki mutlak otoritesini ve himayesini vurgular, bu da bir tür 'ilahî-siyasî' liderliği işaret eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İman (الإيمان), 'emn' (güven, emniyet) kökünden gelir ve kalbin tasdiki ile dilin ikrarını ifade eder. Ayetteki 'âmenû' ifadesi, sadece sözlü bir tasdiki değil, aynı zamanda kalben Allah'a, Resulü'ne ve getirdiklerine tam bir güven ve teslimiyetle inanmış olanları tanımlar. Bu, velayet ilişkisinin temelini oluşturan bir ön koşuldur.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): İman, Kur'an'da sadece bir inanç beyanı değil, aynı zamanda bir yaşam biçimi ve davranışsal bir taahhüttür. 'Âmenû' kelimesi, bu ayette, Allah'a ve Resulü'ne olan inançlarını namaz kılmak, zekat vermek ve rüku etmek gibi somut eylemlerle gösteren müminleri ifade eder. Bu eylemler, imanın dışa vurumu ve velayet ilişkisine layık olmanın göstergesidir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İkâme (إقامة) kelimesi, bir şeyi tam ve eksiksiz bir şekilde yerine getirmek, onu ayakta tutmak anlamına gelir. 'Yükîmûne' (يقيمون) fiili, namazı sadece kılmak değil, aynı zamanda onun şartlarına, rükünlerine ve adabına riayet ederek, huşu içinde ve devamlı olarak ifa etmeyi ifade eder. Bu, velayet ilişkisine layık olan müminlerin önemli bir özelliğidir.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): İkâme (إقامة) kelimesi, bir şeyi düzgün ve sürekli kılmak demektir. Namaz için kullanıldığında, onu vaktinde, eksiksiz ve huşu ile eda etmeyi anlatır. Ayetteki 'yükîmûne' ifadesi, namazı sadece bir görev olarak değil, aynı zamanda bir yaşam biçimi olarak benimseyen ve onu hakkıyla yerine getiren müminleri tanımlar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İtâ' (الإيتاء) kelimesi, bir şeyi vermek, ulaştırmak anlamına gelir. Zekat bağlamında kullanıldığında, onu gönüllü olarak ve hak sahiplerine ulaştırmak demektir. Ayetteki 'yü'tûne' (يؤتون) fiili, zekatı sadece bir yükümlülük olarak değil, aynı zamanda bir ibadet bilinciyle ve cömertçe veren müminleri tanımlar. Bu, sosyal adalete ve yardımlaşmaya verdikleri önemi gösterir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): İtâ' (الإيتاء) kelimesi, bir şeyi vermek ve ulaştırmak anlamındadır. Zekatın 'îtâ' edilmesi, onun sadece maldan ayrılması değil, aynı zamanda belirlenen sınıflara, yani fakirlere ve diğer hak sahiplerine ulaştırılması gerektiğini vurgular. Bu, velayet ilişkisine layık olan müminlerin toplumsal sorumluluklarını yerine getirme biçimini ifade eder.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Rükû' (الركوع) kelimesi, eğilmek, boyun eğmek anlamına gelir. Namazdaki rüku, Allah'a karşı tevazu ve teslimiyetin fiziksel bir ifadesidir. Ayetteki 'râki'ûn' (راكعون) ifadesi, namazın bir parçası olan rükûyu özel olarak zikrederek, müminlerin Allah'a karşı tam bir teslimiyet ve huşu içinde olduklarını vurgular. Bu, onların velayet ilişkisine olan bağlılıklarının derinliğini gösterir.
Ebû'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Rükû' (الركوع) kelimesi, lügatte eğilmek demektir. Şer'î anlamda ise, namazda belirli bir şekilde eğilmektir. Ayette 'râki'ûn' ifadesinin kullanılması, namazın sadece şeklî bir eda değil, aynı zamanda kalben bir boyun eğme ve Allah'a karşı acziyetin ifadesi olduğunu belirtir. Bu, velayet ilişkisinin manevi boyutunu pekiştirir.
Mâide Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
(55) (İnnemâ Veliyyükümullahu ve ResuluHU vellezîne amenüllezîne yukıymunes Salâte ve yü'tunez Zekâte ve hüm râkiun;)
“Sizin asıl dostunuz Allah'tır, O'nun Resulüdür ve namazlarını kılan zekatlarını veren ve rükû eden müminlerdir.” Bir kimsede Allah’ın nûru ilâhîsi zuhûr ediyorsa Velî ismi onlar içinde geçerli oluyor. Fiziken yakın olanlar değil Cenâb-ı Hakk’ın Veli isminin mahâlleri gerçek velîlerdir ki, bunlar da zât tecellisi içinde olanlardır. Bunların özellikleri, ilk önce imân etmiş olmaları. Daha sonra namazlarını dosdoğru kılmaları, bunun için ilk önce dış hükümlerinin tam olarak yerine getirilmesi, daha sonra bâtıni kaidelerinin yerine getirilmesi şarttır. Her ne kadar zekât verilen şeyler zâten temiz olsa da, bunların kazanılması
Cenâb-ı Hakk’tan olduğundan ve kişi bunların kazanılmasında vesile olduğundan, Cenâb-ı Hakk burada diyor ki, “Benim sana verdiğim şeyin belli bir miktârını Benim için bir başkasına ver, çünkü bunda diğer esmâlarımında hakkı var orada”. Mânevi zekât ise, Hakk yolunda ne toplamış isen Hakk bilgisi olarak ve bu zekâtı alabilecek kimse karşında var ise yâni o ilme ihtiyâcı olup talep eden varsa ona yardımcı olman senin ilminin zekâtıdır. Bu zekâtı olanada o aldığı zekât sermâye oluyor ve daha sonra o kişi onun üreticisi olup belli bir süre sonra o zekât vermeye başlıyor.
Rükû Mûseviyyet mertebesidir ve rükûya varmak demek yavaş yavaş kendi varlığının hakîkatini idrâk ederek fenâfillâh’a doğru gitmektir yâni sırâtullah yolunda gitmektir.