Bel ‘acibû en câehum munżirun minhum fekâle-lkâfirûne hâżâ şey-un ‘acîb(un)
(1-2) Kaf. Şerefli Kur'an'a andolsun ki kafirler, aralarından bir uyarıcının gelmesine şaştılar ve şöyle dediler: "Bu tuhaf bir şeydir!"
Doğrusu kâfirler kendi içlerinden uyarıcı bir peygamber geldiğine şaşırdılar da dediler ki: "Bu şaşılacak bir şeydir!
Kâf Suresi'nin 2. ayeti, müşriklerin kendilerine gelen uyarıcıya karşı gösterdikleri şaşkınlığı ve diriliş inancına yönelik inkarlarını dilbilimsel olarak ele almaktadır. Ayet, 'şaşma', 'uyarıcı' ve 'kafirler' gibi temel kavramlar üzerinden, vahyin reddedilmesinin psikolojik ve ideolojik boyutlarını ortaya koyar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'acb' kelimesini, insanın alışık olmadığı bir şeyle karşılaştığında duyduğu hayret ve şaşkınlık hali olarak tanımlar. Ayetteki 'acibû' fiili, müşriklerin kendilerinden bir uyarıcının gelmesini ve diriliş fikrini akıllarına sığdıramamaları, bunu garipsemeleri anlamında kullanılmıştır.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'acb' kelimesinin mecazi olarak, bir şeyin olağanüstülüğüne veya imkansızlığına inanma durumunu ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'acibû' fiili, müşriklerin peygamberliğin ve ahiretin imkansız olduğunu düşünerek hayrete düşmelerini vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, Kur'an'da 'acb' kavramının genellikle, Allah'ın kudretine veya peygamberlerin getirdiği mesaja karşı duyulan şaşkınlık ve inkarcılıkla ilişkili olduğunu ifade eder. Bu ayette, müşriklerin, kendilerinden bir beşerin peygamber olması ve ölümden sonra diriliş gibi 'alışılmadık' bir mesajla gelmesine duydukları şaşkınlık, aynı zamanda bir reddedişin başlangıcıdır.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'münzir' kelimesini, insanları Allah'ın azabından ve ahiret sorumluluğundan haberdar eden, onlara gelecekteki tehlikeleri bildiren kişi olarak açıklar. Ayetteki 'münzir', Hz. Muhammed'in (s.a.v.) peygamberlik göreviyle insanları uyarmasını ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'inzâr' kelimesinin, bir şeyi korkutarak veya tehdit ederek bildirmek anlamına geldiğini belirtir. 'Münzir' ise bu görevi üstlenen kişidir. Ayetteki 'münzir', müşriklerin alışık olmadığı, kendilerini ahiret azabıyla uyaran peygamberi ifade eder.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'inzâr' kavramının Kur'an'da genellikle, peygamberlerin tebliğ görevini ve bu tebliğin içeriğindeki uyarıcı niteliği vurguladığını belirtir. 'Münzir', insanları gafletten uyandırarak doğru yola çağıran, onlara ahiret sorumluluğunu hatırlatan elçidir. Müşriklerin şaşkınlığı, bu uyarıcının kendi aralarından çıkmasına yöneliktir.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'küfr' kelimesinin temel anlamının 'örtmek' olduğunu ve bu bağlamda 'kafir'in, hakkı, gerçeği veya nimeti örten, gizleyen kişi olduğunu ifade eder. Ayetteki 'kafirun', peygamberin getirdiği mesajı ve diriliş gerçeğini inkar eden müşrikleri tanımlar.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'küfr'ün, Allah'ın birliğini, peygamberliğini veya ahireti inkar etmek anlamına geldiğini belirtir. 'Kafirun' ise bu inkarı açıkça ortaya koyan, gerçeği reddeden kimselerdir. Ayette, bu kelime, diriliş inancına şaşıran ve onu reddeden Mekke müşriklerini ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, Kur'an'da 'küfr'ün sadece inançsızlık değil, aynı zamanda Allah'ın nimetlerine karşı nankörlük ve gerçeği bile bile reddetme eylemi olduğunu vurgular. 'Kafirun' terimi, bu ayette, kendilerine açıkça gelen uyarıya rağmen hakikati örtbas etmeyi ve inkar etmeyi seçenleri işaret eder.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'acîb' kelimesinin, insanın zihninde alışılmadık ve beklenmedik bir etki bırakan, hayranlık veya şaşkınlık uyandıran şey için kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'hâzâ şey'un acîb', müşriklerin diriliş fikrini akıl ve mantıklarına sığdıramadıkları, onu imkansız ve garip buldukları bir durumu ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'acîb'in, 'acb' kökünden türeyen ve şaşkınlık uyandıran bir niteliği ifade eden bir sıfat olduğunu açıklar. Müşriklerin 'Bu şaşılacak bir şey' demeleri, ölümden sonra dirilişin onların zihninde ne kadar olağanüstü ve kabul edilemez olduğunu gösterir.
Kâf Sûresi
Genel ma’nâ da zâhirde Hakkı örtüp gizleyenler ve kişinin kendi vehimi varlığı ile hakkı örtüp gizleyen nefsi emmare kendi aralarından bir nezir uyarıcı gelmesine şaşırdı. O mahalde risalet mertebesi faaliye geçip Kur’ânı beyan etmeye açılamaya başladı. (Murat Derûni) Mesnevi-i Şerif ile yolumuzu devam edelim.
2035. Bu tenâzulardan Muhammed (s.a.v.) acebdedir. Ebû Leheb dahi taaccübde kalmıştır.
Muhammed (a.s.v.) da’vet buyurduğu münkirlerin nizâ’ ve muhâlefetlerinden dolayı taaccübdedir. Resûl-i zîşân Efendimiz’in sebeb-i taaccübleri budur ki: Da’vet buyurduğu münkirlerin her biri Ebû Cehil ve Ebû Leheb gibi zekâ- vetde ve idrâkde mümtâz mahlûklar idi; ve kendilerine söylenen sözler hîn-i da’vette gâyet ma’kal ve mantıkî idi. Böyle olmakla berâber bu ma’kül ve mantıkî sözler, onların zekâvet ve dirayetleri muvâcehesinde müessir olmadı; bil’akis inkâr ve nizâ’lan arttı. Bu hâl ise, son derece şâyân-ı taaccübdür.
Ebû Leheb ve emsalinin sebeb-i taaccübleri ise, eâzım-ı Kureyş dururken, kabile arasında çıkan kendi cinslerinden bir yetîmin bu eâzım ve ekâbir üzerinde tahakküm ederek bir inkılâb-i dînî vücûda getirmeğe teşebbüsüdür. Bu sebeble (Sâd, 38/5) “Birçok ilâhları bir Allah mı yapıyor, bu çok acîb bir şeydir" dediler. Ve kezâ sûre-i Kâf da (Kâf, 50/2) “Belki kâfirler kendi cinslerinden inzâr edici geldiğine taaccüb edip, bu acîb bir şeydir, dediler" buyurulur.
2036. Bu taaccübden, o taaccübe kadar derin fark vardır; sultân-ı azîm acabâ ne yapacaktır?
Resûl-i zîşânın taaccübünden, münkirlerin taaccübüne kadar derin fark vardır; çünkü bu iki taaccübden birisi ilme ve dîğeri cehle ve hamâkata müsteniddir. Acabâ sultân-ı azîm olan Hak Teâlâ hazretlerinin bu iki taaccübü, birbirinin muvâcehesine koymaktaki hükmü nedir ve ne yapmak murâd eder?
“Tâ”, taaccüb içindir. Binâenaleyh bu da cenâb-ı Pîr efendimiz tarafından meydân-ı fikre sürülen üçüncü bir taaccübdür. Ve bu taaccübün istinâd ettiği sebeb, sırr-ı kaderdir. Nitekim âyet-i kerîmede (En’âm, 6/149) ya’nî “Allah Teâlâ için hüccet-i bâliğa sabittir; imdi dilese idi, hepsine hidâyet ederdi” buyurulur. Zîrâ Hakk’ın irâdesi ilmine ve ilmi ma’lûma tâbi’dir. Ve ma’lûm ise, a’yân-ı sâbitedir. Binâenaleyh Hakk’ın tecellîsi a’yân-ı sâbitenin isti’dâd ve kâbiliyyetine göre olur.[5]