Kâf(c) velkur-âni-lmecîd(i)
(1-2) Kaf. Şerefli Kur'an'a andolsun ki kafirler, aralarından bir uyarıcının gelmesine şaştılar ve şöyle dediler: "Bu tuhaf bir şeydir!"
Kâf. Şanlı ve şerefli Kur'an'a andolsun ki,
Kâf Suresi'nin ilk ayeti, 'Kaf' harfiyle başlayıp Kur'an'ın yüceliğine yemin ederek, surenin içeriğine ve Kur'an'ın kutsallığına dikkat çekmektedir. Bu ayet, hem harfin sembolik anlamını hem de Kur'an'ın 'Mecîd' vasfını vurgulayarak, ilahi kelamın eşsizliğini ortaya koyar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Hurûf-u Mukattaa'nın, Kur'an'ın i'câzına (mucizeviliğine) delalet ettiğini ve bu harflerin Kur'an'ın kendisinden meydana geldiği harfler olduğunu belirtir. 'Kaf' harfinin bu bağlamda, Kur'an'ın ilahi menşeini ve beşer sözünden farklılığını vurguladığını ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Hurûf-u Mukattaa'nın, Kur'an'ın kendine özgü bir dilsel yapıya sahip olduğunu ve bu harflerin Kur'an'ın ilahi kaynağını sembolize ettiğini belirtir. 'Kaf' harfinin, surenin ana temasıyla veya içerdiği mesajla bir bağlantısı olabileceği yorumunu yapar, ancak kesin bir anlam yüklemez.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Kur'an kelimesinin 'karae' fiilinden türediğini ve 'okumak, toplamak' anlamlarına geldiğini belirtir. Ayetteki 'Kur'an' kelimesinin, Allah'ın kelamını toplayan ve okunmasıyla ibadet edilen kutsal kitabı ifade ettiğini açıklar.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Kur'an'ın, 'okunan' ve 'toplanan' anlamlarını taşıdığını, bu ayette ise Allah'ın yemin ettiği, hükümlerini ve haberlerini içeren ilahi metni ifade ettiğini belirtir. Yeminin, Kur'an'ın yüceliğini ve doğruluğunu pekiştirmek için kullanıldığını vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Kur'an'ın, İslam'ın merkezî kavramlarından biri olduğunu ve 'okuma' eylemiyle doğrudan ilişkili olduğunu ifade eder. Ayetteki 'Kur'an'ın, sadece bir metin değil, aynı zamanda ilahi bir mesaj ve rehberlik kaynağı olarak algılandığını belirtir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): 'Mecd' kelimesinin, 'şeref, yücelik, cömertlik' anlamlarını içerdiğini belirtir. 'el-Mecîd' sıfatının Kur'an için kullanılmasıyla, onun şerefli, yüce, faziletli ve bereketli bir kitap olduğu vurgulanır. Bu, Kur'an'ın içeriğinin ve kaynağının üstünlüğünü ifade eder.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): 'Mecîd'in, 'şerefli, yüce, faziletli' anlamlarına geldiğini ve Kur'an'ın bu sıfatla nitelendirilmesinin, onun diğer kitaplardan üstünlüğünü ve Allah katındaki değerini gösterdiğini açıklar. Ayetteki yeminin, Kur'an'ın bu yüce vasfını tasdik ettiğini belirtir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): 'Mecd'in, 'kemal ve şeref' anlamlarını bir araya getirdiğini ifade eder. Kur'an'ın 'Mecîd' olarak nitelendirilmesiyle, onun hem lafzının hem de manasının mükemmel ve şerefli olduğu, insanlığa en üstün rehberliği sunduğu vurgulanır.
Kâf Sûresi
KÛR’ÂN-ı KERÎM’de YOLCULUK
(253-50-32) KÂF SÛRESİ VE MUSTAFA HİLMİ SÂFÎ HZ.
Yazan ve Düzenleyen MURAT DERÛNİ (32) İRFAN SOFRASI
NECDET ARDIÇ
TASAVVUF SERİSİ (253-50-32) NECDET ARDIÇ
TERZİ BABA
“İz- -T-B- “Es Selâm En Necat” Adres Büro: Ertuğrul Mahallesi Hüseyin Pehlivan Caddesi No: 31/3
Servet Apt. 59 100
Tekirdağ
Ev: 100 yıl Mahallesi Uğur Mumcu Caddesi Ata Kent Sitesi A Blok Kat 3, D. 13.
Tekirdağ (0533) 7743937
SAYFA NO
İÇİNDEKİLER ……………………………………………………………………. (3)
ÖNSÖZ ……………………………………………………………………………… (4)
Başlarken …………………………………………………………………………. (7)
KÂF SÛRESİ GİRİŞ ………………………………………………………… (22)
1, 2, 3 ,4 ,5. ÂYETLER …………………………………………………… (29)
6, 7, 8, 9, 10. ÂYETLER ………………………………………………… (46)
11, 12, 13, 14, 15. ÂYETLER ……………………………………….. (59)
16. ÂYETLER …………………………………………………………………… (71)
Ümmet-i Muhammed’in Allah’ı müşahedesi mümkün müdür? ……………………………………………………………………………………….. (88)
ŞAH DAMAR ………………………………………………………………… (100)
17, 18, 19, 20. ÂYETLER ……………………………………………… (112)
21, 22, 23, 24, 25. ÂYETLER ……………………………………… (119)
26, 27, 28, 29,30. ÂYETLER ……………………………………….. (137)
31, 32, 33, 34, 35. ÂYETLER ……………………………………….. (140)
36, 37, 38, 39,40. ÂYETLER ……………………………………….. (153)
41, 42, 43, 44, 45. ÂYETLER ……………………………………….. (170)
Salsala-i ceres........................................................(180)
TERZİ BABA KİTABLARI LİSTESİ ………………………………....(193)
ÖN SÖZ
بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ
BİSMİLLÂHİR RAHMÂNİR RAHÎM
Muhterem okuyucularım; her ne vesile ile elinize geçmiş olan bu kitabımızdan, İnşeallah Cenâb-ı Hakk’ın idrak vermesi ile en geniş şekilde faydalanmanızı temen-ni ederim.
Bu vesile ile evvelâ bütün okuyuculara bir ömür boyu sağlık, sıhhat ve gönül muhabbetleri ve gerçek ma’nâ da tasavvufî idrakler niyaz ederim. Bu dünya da en büyük kazanç burasını, bu âlemi şehâdet-i, gerçekten müşahede ederek yaşayıp geçirmek ve kendini tanımayı bilmek olacaktır. Kûr’ân-ı Kerîm’de (yolculuk) adlı İz-Terzi Baba sohbetleri ve kitaplarının bu hususta faydalı olabileceğini düşünüyorum.
Bunlardan biri de konumuz olan (50) “KÂF” Sûresidir. Bu sûre-i şerifin bizler için ayrı bir özelliği vardır. O da şudur. Silsile-i mübareke de MUSTAFA HİLMİ SÂFÎ Hz. sırası (50) dir. Bu ise Kûr’ân-ı Kerîm’de (50) “KÂF sûresi” dir.
Bu çalışmamızda MUSTAFA HİLMİ SÂFÎ Hz. (50) yoldan verilen sıra numarası ile (50) “KÂF sûresi” nin arasında ki, bağlantıları ve İlâh-i muhabbet-i ilerleyen sayfalarda bulmaya çalışacağız.
Ancak yanlış anlaşılmasın Bu sûre-i şerifeye sahip olmak diye bir maksadımız yoktur, Tabiî ki bu sûre de bütün insanlığa gönderilmiş müşterek İlâh-i bir arma-ğandır. Ve herkesin içinde Hakk-ı vardır ve her kes gayreti kadar, içinden nasibini alacaktır.
Bizim yapmaya çalıştığımız ise bazı gerçeklere ışık tutup bunlardan bir nebze ma’nevi zevk ve huzur almaktır.
Cenâb-ı Hakk’tan bu hususta MUSTAFA HİLMİ SÂFÎ Hz. evlâtları ve ayrıca her kez için ma’nevi kazançlar niyaz ederim.
İçinde bir hayli mevzular olan bu Sûre-i şerifin zâhir, bâtın nûrundan bu dünyada iken yararlanmaya gayret edelim. Cenâb-ı Hakk’tan bu hususta her kez için başarılar niyaz ederim.
“Memur mâzûrdur” düstûruyla üstlendiğim bu vazîfeyi, Terzi Baba’nın feyiz pınarından gönlüme akan ilhâmlarla yerine getirmeye çalıştım. Bu süreçte, âyetlerin hem zâhirî hem de bâtınî mânâlarını bir bütün olarak ele almaya özen gösterdim. Bununla birlikte, zâhirî tefsirler hâlihazırda çokça mevcût olduğundan, çalışmamın odak noktasını âyetlerin iç, derûnî, enfüsî ve bâtınî mânâları oluşturdu.
Ana metinlerin altına, numaralandırılarak dipnotlar şeklinde, konu, kelime sözlük açıklamaları ve kaynaklar gerektiği yerlerde müracaat ve bilgi için belirtilmiştir.
İrfâniyet yolunda desteğini esirgemeyen İz-Efendi babam, Nüket Annem ve Eşim Serpil hanıma teşekkür ederim. Cenâb-ı Hak razı olduklarından eylesin, inşallah.
Sevgili okuyucum, bu kitabın yazılışında, düzenle-nişinde, basılışında, bastırılışında, tüm oluşumunda emeği ve hizmeti geçenleri saygı ile yadet, geçmişlerine de hayır dua et, ALLAH (c.c.) gönlünde feyz kapıları açsın. Yarabbi; bu kitaptan meydana gelecek manevi hasılayı, evvelâ acizane, efendimiz Muhammed Mustafa, (s.a.v.) in ve Ehl-i Beyt Hazaratı’nın rûhlarına, Nusret babamın ve Rahmiye annemin de ruhlarına, Nüket annemin ve İz-Efendi babamın ruhaniyetlerine, ceddinin ve ceddimin geçmişlerinin de ruhlarına hediye eyledim kabul eyle, haberdar eyle, ya Rabbi.
Muhterem okuyucularım; yine bu kitabı da okumaya başlarken, nefs’in hevasından, zan ve hayalden, gafletten soyunmaya çalışarak, saf bir gönül ve Besmele ile okumaya başlamanızı tavsiye edeceğim; çünkü kafamız ve gönlümüz, vehim ve hayalin tesiri altında iken gerçek ma’nâ da bu ve benzeri kitaplardan yararlanmamız mümkün olamayacaktır.
Gayret bizden muvaffakiyyet Hakk’tandır.
Bütün bunları efendimizin, sahabilerinin evliyaullah-ın ve MUSTAFA HİLMİ SÂFÎ Babamızın ve Hatice Hanım Annemizin, de ruhlarına ithaf ediyorum, yarabbi şefeatlarına nail eyle.
“Murat DERÛNİ En Nûr” ÜSKÜDAR/İSTANBUL 26-10-2024
BİSMİLLÂHİRRAHMÂNİRRAHÎM.
Başlarken.
Mustafa Hilmî-i Sâfî Efendi hakkında en geniş bilgiyi, müridi Hüseyin Vassâf‟ın Sefîne-i Evliyâ‟sında bulmaktayız. Vassâf burada, şeyhinin ârifâne hallerini anlatmak üzere Ahvâl-i Sâfiye adlı bir eser yazmayı istediğinden bahseder. Ancak buna imkan bulamadığı anlaşılmaktadır. Bir diğer önemli bilgi kaynağımız ise Mustafa Hilmî-i Sâfî Efendi‟nin Meşîhat-ı islâmiyye Sicill-i Ahvâl Dairesine verdiği 27 Mayıs 1335 tarihli hâl tercümesidir. Huzur Dersleri muhâtablığında bulunmuş olan Mustafa Hilmi Efendi‟nin bu hâl tercümesi, Huzur Dersleri adlı eserde yer alırken bunun yanında dâmâdı Mehmet Hazmi Tura tarafından verilen malûmattan da istifâde edildiği kaydedilmiştir. Bu eserde yer verilen fotoğrafının da damadı Hazmi Tura‟dan alındığı belirtilmektedir.
Mustafa Sâfî Efendi, hâl tercümesini doldururken kendisini şöyle tanıtmıştır: “İsmim Mustafâ, mahlasım Hilmî tarîkaten Sâfî‟dir. Hanefiyyü‟l-mezheb olup, pederimin ismi Ali, mesleği münâdî, şöhreti Dervişağazâde‟dir”. Vassâf, şeyhinin mahlasının Hilmî olduğunu aktarırken, kendilerinin bu mahlasın hakîkaten mümessili olup, hilmlerinin kemâl derecesinde olduğunu, onun kadar halîm bir zâta rastlamadığını ifâde eder.
Mustafa Hilmî-i Sâfî Efendi hicrî 1274/(1858) senesinde, Burdur‟da doğmuştur. Babasının adı Ali Efendi, şöhretleri yukarıda kaydedildiği gibi Dervişağazâde‟dir. Mustafa Hilmî-i Sâfî Efendi, Uşşâkî tarîkatından meşhûr mersiyehân Sebilci Hüseyin Efendi (Okurlar)‟nin amcasıdır. İlk tahsîlini Burdur‟da Çınaraltı mektebinde, Eski Yeni Medrese‟de görmüştür. Hüseyin Vassâf, Sefîne‟de şeyhi Mustafa Hilmî Efendi‟nin hayatını anlattığı bölümde, Mustafa Hilmî Efendi‟nin kendi arzusu ile Kur‟an‟ı hıfz etmeye muvaffak olduğunun, bu süreç içerisinde ailesinin mâni olmasından endişe ettiği için onlara hissettirmediğinin, ailenin ancak hâfızlığını tamamladığında haberdâr olduğunun kendisine nakledildiğini söyler.
1296/ (30 Eylül 1879) tarîhinde tahsîl için, memleketi Burdur‟dan İstanbul‟a gelir. Fatih‟te Tetimme-i Rabia Medresesi‟nde Rehâvî Muhammed ve İstanbullu Hâfız ġâkir Efendi‟lerin derslerine devam etmiş, tahsîlini tamamlayarak 1300/(1883) senesinde Hoca Ahmed ġâkir Efendi‟den icâzetnâme almıştır. 1304 senesinde açılan rüûs imtihanında başarılı olarak müderris olmuş ve Fatih Câmi-i Şerîfinde tedrîse başlamıştır. 1317 senesinde Fatih Câmii‟nde talebelerine icâzet vermiştir.
1314/(1898)‟de imtihan ile askerî mekteplerden Eyüp Sultan Askerî Baytar Rüştiyesi‟nde Kavâid-i Osmâniye muallimliğine tayin olunmuş ve Teşrinisâni 1316‟da bu mektebin Arapça muallimi olmuştur. Nisan 1320‟de Toptaşı Rüştiyesi Kavâid-i Osmânî, Temmuz 1325‟te Kuleli idâdisi Ulûm-ı Diniye ve Arabiye muallimliğine tayin olunmuştur. Aynı sene Teşrinisâni‟de ise Eyüp Askerî Rüştiyesi Lisan-ı Osmânî muallimliğine nakledilmiştir. Eylül 1326 (1910)‟da BeşiktaŞ Askerî Rüştiyesi Ulûm-ı Diniye muallimliğine ve Kânunievvel 1328‟de Koca Mustafa Paşa Askerî Rüştiyesi Ulûm-ı Diniye ve Arabiye muallimliğine nakledilmiştir. Askerî mekteplerin Maarif‟e geçmesiyle kadro dışında kalmıştır. Ramazan 1330‟da Huzur Dersleri muhatablığına tayin edilmiş ve 1339 senesine kadar muhataplıkta kalmıştır.
O dönemde İlmiye Teşkîlâtı‟nda bulunan kimseler, vazîfesini layıkıyla yerine getirip başarı sağlar, halkın işlerini en iyi şekilde yürütür ve aynı zamanda Meşîhat Makamı tarafından da gayretleri uygun görülürse, beşinci derecesinden aşağıya doğru Osmanlı ve Mecidî nişanları ile mükâfatlandırılırdı. Mustafa Sâfî Efendi de, Fatih Câmii‟nde talebelerine icâzet verdiği sırada bir altun madalya, Toptaşı Askerî Rüştiyesi‟nde iken ikinci rütbeden bir Mecidî nişanı ve vatan evlatlarına güzel hizmetinden dolayı beşinci rütbeden bir Mecidî nişanı ile mükâfatlandırılmıştır.
Vassâf‟ın aktardığına göre Mustafa Hilmî Efendi ilk evliliğini Burdur‟da dayısı Ahmed Ağa‟nın kızı Hatice Hanım ile gerçekleştirmiştir. Hatice Hanım 1320/(1904) tarihinde İstanbul‟da vefât etmiş ve Eyüp Sultan‟da defn edilmiştir. Mustafa Hilmî Efendi‟nin bu evliliğinden Cemâl Efendi isminde bir erkek ve Mürşide Hanım isminde bir kız evlâdı dünyaya gelmiştir. Daha sonra burada başka bir hanımla evlenmiş ve bir oğlu olmuş, ancak adem-i muâşeret sebebi ile bu evlilik sona ermiştir. Bu evlilikle dünyaya gelen oğlu da, Vassâf‟ın aktardığı şekliyle “tarîk-i nâ-hemvâra sâlik olmak hasebiyle dâire-i muhabbeti pederden hâriçte kalmıştır”. Mustafa Hilmî Efendi‟nin son evliliği Hatice Hanım ile olmuştur. Vassâf, şeyhinin eşi Hatice Hanım için “fahru‟n-nisâ ıtlâkına şâyândır ve azîzimin saâdet-i hâline hizmerkârdır” demektedir. Bu hanımın önceki eşinden olan Ahmed Cevad isminde yirmi dört yaşındaki oğlu verem hastalığından vefât etmiş ve Hz. Pîr dergâhına defnedilmiştir.
Mustafa Hilmî Efendi tasavvufa meyli ve muhabbeti sebebiyle Anadolu ve Rumeli‟de pek çok yeri gezmiş, ehl-i hâl ve sâhib-i kemâl zâtlar ile görüşerek onlardan istifâde etmiştir. Şeyh Hüsam Efendi‟nin öğrencisi Hacı Muhammed Tâhir Efendi‟den Mesnevî-i şerîf dersleri ile feyz alır. 1300/(1883) senesinde Nazilli‟ye giderek şeyh-zâde şeyh Muhammed Efendi‟nin delâleti ile şeyh şihâbeddin Efendi‟ye intisâb etmiş, o da şeyh Fahreddîn Efendi‟ye emânet buyurmuştur. Muhtelif zamanlarda İzmir, Üsküp, Selanik, Kosova, Edirne, Manastır, Konya, mükerreren Nazilli ve Bursa‟ya seyâhat ederek tarîkat ve şerîat nurlarını yaymıştır. Vassâf, Mustafa Hilmî Efendi‟nin Üsküp‟te Mevlevî şeyhi Niyâzî Efendi ile hemsohbet olup, onu sohbet şeyhi edindiğini Mustafa Hilmî Efendi‟den dinlediğini söylemektedir.
Senelerce şeyh Muhammed Emîn-i Tevfîkî127 hazretlerinin feyz-i nazarlarına mazhar olmuş ve 1324 senesi Ramazan‟ının Kadir gecesinde (15 Kasım 1906), Fahreddin-i Himmetî tarafından kendisine hilâfet verilmiştir. 1325-1327/(1909) senesinde Taşkasap civârındaki Fındıkzâde Tekkesi meşîhatinin şeyh Ârif Efendi‟nin vefâtından sonra boş kalması üzerine, Mustafa Hilmî Efendi buraya tayin olunmuştur. Bu tekke esâsen Nakşî zâviyesi olduğundan Nakşî usûlü ile âyin icrâ edilmesi gerekmekteydi. Mustafa Hilmî Efendi‟de şeyh Arab Said Efendi‟den tarîk-i Nakşibendî icâzeti aldı ve tekkede hem hatm-i hâcegân hem de Uşşâkî âyini icrâsında bulunmaktaydı.
Büyük bir yangın sonucu tekkenin yıkılması ile Mustafa Sâfî Efendi açıkta kalmıştır. Bu yangında kıymetli birçok kitabı da zâyi‟ olmuştur. Yangından iki-üç gün sonra Mustafa Hilmî-i Sâfî Efendi, şeyhülislam Musa Kazım Efendi delâleti ile 10 Haziran 1334/(1918)‟de, Kasımpaşa‟da şeyh Muhammed İzzet Efendi‟nin vefâtından sonra boş kalan Hankâh-ı Hz. Hüsâmeddin Uşşakî meşîhatine nakledilmiştir. Vassâf, Mustafa Sâfî Efendi‟nin Hz. Pîr Dergâhı‟nda postnişin bulunduğu dönemi Şöyle anlatır: “Günden güne şöhretleri artmaya ve birçok teşne-gân-ı ma‟rifet, âb-ı zülâl-ı irfânlarından sîr-âb olmaya başladı. Müridânın adedi günden güne tezâyüd eyledi. Hânkâh-ı Şerîf, tavâf-gâh-ı ehl-i aşk u muhabbet oldu.” Burada zikr-i Şerif Perşembe günleri icrâ edilir ve Mustafa Hilmî-i Sâfî Efendi, zikr-i şerîften önce Mesnevî-i Şerîf takrîr ederdi. Ancak rahatsızlanması ve doktorların kendini yormaması yönündeki şiddetli tavsiyeleri üzerine Mesnevî-i Şerîf tedrîsine devâm edememiştir.
Mustafa Sâfî Efendi eser te‟lîf etmemiştir, onun eserleri yetiştirdiği kıymetli insanlardır. Kendisi kâmil ve mükemmil bir mürşittir. Sefîne-i Evliyâ‟da dış görünüşü şöyle tavsîf edilir: “Beyaz sakalı, arâkiyye üzerine sardıkları yeşil sarıkları sîmâ-yı dil-firîbine bir kat daha revnak-fezâ idi”.Vassâf, hâfızalarının çok güçlü olduğunu anlatırken, bahsi geçen herhangi bir konu üzerine Mesnevî-i şerîf‟ten ilgili beyitleri derhal okuyuverdiklerini, Hz. Salahaddin-i Uşşakî, Hz. Mısrî-i Niyâzî, Hz. Sezâî-i Gülşenî dîvânlarının hâfızasında olduğunu, binlerce mürîdânının isimlerini ve her birinin seyr ü sülûktaki mertebesini de bildiklerini kaydetmektedir. Taassup sahibi olmayıp herkesin hâline göre tenezzülleri olduğunu, sohbetinin pek latîf olduğunu, hiddetlendiğinin görülmediğini ve meşrebinin celâlden ziyâde cemâle nâzır olduğunu da Vassâf‟tan öğrenmekteyiz. Sefine‟de şeyhi Mustafa Sâfî Efendi için söylediği şu dörtlüğe yer vermiştir:
Bâb-ı irfân u füyûzunda bu âciz Vassâf Hâki zer eyleyecek nazra-i Hak-bîn ister şeyhimin kadrini takdîr edemem aczim var Anı hakkıyla gören dîde-i Hak-bîn ister Vassâf, Dîvân‟ında da “Azîzime” başlığıyla Şeyhi Mustafa Sâfî Efendi için birçok şiir yazmıştır. Bunlardan bir tanesi şöyledir:
Bârekallah azîzim Sâfî Seni mes‟ûd buyursun kâfî Öyle bir mürşid-i âlemsin ki Bırakırsın perîde eslâfı Kadrini bilmiyoruz hakkıyla Gıpta eyler sana Bişr‟ül-Hâfi …
Yâr-ı cânım o kadar şîrîn ki Vasfa sığmaz o güzel evsâfı
…
Mustafa Hilmî-i Sâfî Efendi‟nin, tarîkat ehlinden olduklarını söyleyip şeriata aykırı tutumlar sergileyen kimselerden hayli rahatsızlık duyduğu, Hüseyin Vassâf Efendi‟nin Dîvân‟ın da “Uşşâkîlerin Lisânından” başlığı ile yer alan şiirlerinin ardından yaptığı şu açıklamadan anlaşılmaktadır:
“Bu fahriyeleri azîz-i merhûm çok beğenmiş ve neş‟e-i fakîrânemin tezâyüdine dua buyurmuşlardı. şeriatsız tarîkat ehli geçinen ba‟zı câhillere karşı (Farz u sünnet yoludur meslekimiz billâhi) diye başlayan kısmı her zaman okurlar bunu ihvânın evrâd gibi ezberlemesini isterlerdi. Hatta bestelenmesi, dâimâ okunması temennisini izhâr ederlerdi.” Hüseyin Vassâf Efendi, şeyhinin irşad ve kerâmetlerinden şâhit olduklarına örnekler verir; bir gün şeyhinin huzûruna girip elini öptükten sonra kenara oturduğunda, Mustafa Sâfî Efendi, bugün Behcet Dede‟nin de kendisini ziyârete geldiğini, tam elini öpecekken geri çekildiğini sonra tekrar yaklaşıp öptüğünü, sebebini sorunca; elini abdestsiz öpmediği gibi besmelesiz de öpmediğini ve geri çekilmesinin sebebinin besmele çekmeyi unutması olduğunu, besmeleyi zikrettikten sonra elini öptüğünü anlattığını nakleder ve şunları söyler: “Vâkıa şahsımda hiçbir kıymet ehemmiyet yoktur. Lâkin şeyhine insan böyle nazar etmeli, böyle râbıta-bend olmalıdır. Bir Kur‟ân-ı sâmıt vardır. Bildiğimiz mesâhif-i şerîfedir. Bir de Kur‟ân-ı nâtık vardır, mürşidlerdir. Onlar hakâyık ve serâir-i Kur‟âniyye‟yi mürîdlere tefhîm ederler. Mesâhif-i şerîfe kırk yıl rafta dursa sâkittir. Onun mevzûunu bildirenler mürşidlerdir. Demek ki mürşidler hâmil-i esrâr-ı Kur‟ân‟dır. O sebeple onlara Kur‟ân‟ı nâtık demişler. Mushaf-ı şerîf hakkında, esteîzü bi‟llah (lemme…Arapça) buyurulmasına bakılırsa, Kur‟ân-ı nâtıka dahi abdestsiz, Besmelesiz messetmek câiz olmaz. Bizim Behcet Dede‟de bu esrâr tecellî etmiş, takdîr ettim”. Bu sözlerin üzere Vassâf Efendi, abdestsiz olduğunu ve tam almaya niyet etmişken şeyh‟ini görünce heyecanlanıp bunu unuttuğunu hatırlayarak utancından ter içinde kalır. Mustafa Sâfî Efendi, Behcet Dede‟de üzerinden, Vassâf‟ı daha dikkatli olmaya davet etmitişr.
Hazmî Efendi‟nin Şeyhi Mustafa Hilmî-i Sâfi Efendi‟den Hz. Pîr‟e kadar olan ehl-i silsile şöyledir:
Şeyh Mustafa Hilmî-i Sâfi Efendi Şeyh Muhammed Fahreddîn-i Himmetî Efendi Şeyh Muhammed Emîn-i Tevfîkî Efendi Şeyh Hüseyin Hakkî Efendi Şeyh Ömer-i Hulûsî Efendi Şeyh Muhammed Tevfîk Efendi Şeyh Ali el-Galib el-Vasfî Efendi Şeyh Muhammed Zühdî Efendi Şeyh Abdullah Selâhaddîn-i Uşşâkî Şeyh Seyyid Muhammed Cemâleddîn-i Uşşâkî Şeyh Muhammed Hamdî-i Bağdâdî Şeyh Sıdkî Osman Efendi Şeyh Abdülkerîm Efendi Şeyh Halîl Efendi Şeyh Muhammed-i Keşânî Şeyh Âlim Sinân Efendi Şeyh Ömer-i Karîbî Şeyh Seyyid Memicân Efendi
Hz. Pîr Hasan Hüsâmeddîn-i Uşşâkî (Kuddise sırruhu‟l-Bâkî)
16 Safer 1344/ 15 Eylül 1925 târîhli kânun gereğince tekke ve zâviyelerin kapatılması, Şeyhlik ve dervişliğin kaldırılması ile Âsitâne-i Uşşâkiyye de mühürlenmiştir. Mustafa Sâfî Efendi, harem dairesinde odasında uzlete çekilmiş, ziyârete gelen mensûplarına burada feyz dağıtmıştır. Sekiz ay kadar bu şekilde devâm ettikten sonra 22 şevval 1344 târîhinde (5 Mayıs 1926) Çarşamba günü, damadı Hazmî Efendi‟ye gitmeye niyet etmişken rahatsızlanmıştır. Üç gün hasta yatmış, 25 şevvâl Cumartesi gecesi vefât etmiĢtir. İlk halîfesi şeyh İzzet, dâmâdı şeyh Hazmî, pîrdaşı şeyh Mustafa Efendi, şeyh Osman Efendi ve Hüseyin Vassâf Efendi tarafından büyük bir ihtiramla gasl edilmiş, Pazar gecesi hânkâh-ı Hz. Pîr‟de bulundurulmuş ve Pazartesi günü Kasımpaşa Câmi-i Kebîr‟inde öğle namazını müteâkip cenâze namazı kılınmıştır. Namazını Rufâî şeyhlerinden şeyh Hâfız Fâik Efendi kıldırmıştır. Hükûmet tarafından izin verilmemesi sebebiyle Hz. Pîr hânkâhına defnolunamamıştır. Vassâf, cenâzenin tehlîl ile götürülmesine dahi mâni‟ olunduğunu aktarır. Hz. Pîr‟e yakın Kasımpaşa Feriköy Mezarlığına defnedilmiştir. Hüseyin Vassâf, Mustafa Sâfî Efendi için bir mezâr yaptırdığından, mezar taşına Üsküdar Mevlevî şeyhi Remzi Dede Efendi‟nin söylediği târîhin yazıldığından bahseder. Ancak bugün mezar taşının yenilenerek değiştirildiği anlaşılmaktadır. Sefîne‟de; Bursa Mısrî Âsitânesi Şeyhi Şemseddin Efendi‟nin, Bursa‟da Sa‟dî Dergâhı Şeyhi İsmail Hakkı Efendi‟nin, Bilecik Maarif müfettişi Hâfız Nuri Efendi‟nin, Gülşenî Şeyhi Şehrî Efendi‟nin, Mustafa Sâfî Efendi tarafından “Kutbu‟l-edeb” denilen İbnü‟l-Emîn Mahmud Kemal Beyefendi‟nin, Mevlevî Tâhir Beyefendi‟nin ve muharrir Hüseyin Vassâf Efendi‟nin, Mustafa Sâfî Efendi‟nin vefâtı için söyledikleri târîhlere yer verilmiştir.
Şeyh Mehmed Hazmî Efendi:
ŞEYH MAHMUD BEDREDDÎN DERGÂHI POSTNŞİNLİĞİ
Şeyh Mahmud Bedreddîn Dergâhı‟nın kurucusu ve ilk postnişini, Uşşâkiyye tarikatının ikinci Pîri (Pîr-i Sâni) kabul edilen Cemâleddin-i Uşşâkî (ö. 1164/1751)167 hazretlerinin halifelerinden, Şeyh Mahmud Bedreddin Efendi‟dir. Dergâh 1179/(1765-66) senesinde Fatih /Yenibahçe‟de Keçeciler caddesinde inşâ edilmiştir. Tekkelerin kapatılmasına kadar Uşşâkîliğin Cemâlî şubesine bağlı kalmıştır. Şeyh Mahmud Bedreddin Efendi İstanbulludur. 1196/(22 Ağustos1782) yılı Ramazan ayının onüçünde Perşembe gecesi çıkan büyük Cibâli yangınından bir sene sonra 1197/(1783)‟te vefât ederek vazîfe yaptığı tekkesine defnolunmuştur.
Aynı yangında pîrdaşı Salahaddîn-i Uşşakî hazretlerinin dergâhı da “dil-i Uşşâk” gibi yanmıştır. Salahaddîn-i Uşşakî hazretleri, Mahmud Bedreddîn Efendi ile aynı sene içinde vefât etmiştir. Anlatıldığına göre, Mahmud Bedreddîn Efendi dergâhına yakın bir bakkal dükkanı önünden geçerken orasının bir gün tekke olacağını söylemiş, hakîkaten bir müddet sonra o dükkanın bulunduğu yere Kādirî Tekkesi yapılmıştır. Hüseyin Vassâf Efendi, Şeyh Mahmud Bedreddin Efendi‟nin gâyet ârifâne ve âşıkāne yazılmış şiirlerini içeren bir dîvânını gördüğünü nakleder. Halifeleri; ġeyh Mehmed Edîb-i Uşşâkî (v. 1220/1805) ve ġeyh Zuhûrî-i UĢĢâkî (v.1172/1759)‟dir.
Şeyh Mahmud Bedreddin Efendi dergâh meşîhatinin belirlenmesi işini, çocukları, torunları, halîfeleri ve onların halîfelerinden de ehliyetli kimseler bulunmadığında, Şeyhliğe gelecek kimsenin Âsitâne-i Uşşâkiyye‟de postnişîn olan zâttan hilâfet almış olması esâsı üzerine te‟sîs ettiğinden, tekke ve zâviyelerin kapatılmasına kadar bu şarta riâyet edilerek Şeyh ataması yapılmıştır.
Kendisinden sonra halîfesi Şeyh Mehmed Edîb Efendi, ondan sonra oğlu Sirac Mahmud Efendi (v. 1267/1850), sonra da Mahmud Efendi‟nin oğlu Mehmed Sâlih Efendi (v. 1271/1854) postnişin olmuştur. Daha sonra postnişin olan Edirneli Şeyh Mehmed Sıdkî Efendi tekkenin ikinci ve son bânisidir ancak dergâhı yeniden inşâ işlemi bittikten bir hafta sonra 1272/ (1856) yılında burada vefât etmiş ve bir dönem Şeyh vekilliği yaptığı Âsitâne-i Uşşâkîyye‟ye nakl olunarak Hz. Pîr türbesinde defnolunmuştur. Arkasından oğlu Mehmed Said Efendi Şeyh olmuş fakat bir sene vazife yaptıktan sonra, verem hastalığından 1274/ (1857)‟de vefât ederek, dergâhta ġeyh Mahmud Bedreddîn‟in yanına defnolunmuştur. Tekke meşîhati boş kalınca dönemin Şeyhülislamı vasıtasıyla Sa‟dî meşâyıhından Hasan Hilmî Efendi (v. 1306/1888) meşîhata tâyin olunmuştur. Bu tâyin dergâha atanma şartlarına aykırı olduğundan tartışmalara sebep olmuş, Sa‟dî Şeyhi olan Hasan Efendi‟ye usûlen Uşşâkî tâcı giydirilmiştir. Bir müddet sonra vefât etmesiyle Uşşâkî Asitânesi postnişilerinden ġeyh Cemâl Efendi‟den halifelik almış olan Filibeli Hâfız Şeyh Ahmed Efendizâde ġeyh İsmail Efendi posta oturmuş, 1316/(1898) yılında vefât ederek dergâh bahçesine defnolunmuştur. Ardından, yine Cemâl Efendi‟nin halîfelerinden İkinci Şeyh İsmail Efendi meşîhate geçmiştir.
Bu zâttan sonra dergâh meşîhati boş kalınca, Mustafa Hilmi-i Sâfî Efendi ile pirdaş olup aynı anda hilâfet alan, Mustafa Sâfî Efendi‟nin Fındıkzâde Dergâhı ve sonrasında Hz. Pîr Dergâhı meşîhatinde bulunması ile rekabet hisleri uyanan Hacı Mustafa Efendi boş kalan bu dergâha tâyin olunabilmek için Mustafa Sâfî Efendi‟nin aracı olmasını istemiş ve ondan; “Şart-ı vâkıf îcâbınca Âsitâne-i Uşşâkiyye‟den müstahlef olmak şarttır. Şartu‟l-vâkıf kenassı‟ş-şâri‟ nazariyesine göre sizi oraya inhâ etmek vakfa karşı hıyânettir” cevâbını alınca, öyleyse kendisine ayrıca hilâfet vermesini talep etmiş, Mustafa Sâfî Efendi de bunun üzerine; “Azîzimin masbata-i irfânında yan yana bulunduk, rahle-i tedrîsinde berâber bulunduk. O size hilâfet vermiş. Ben onu ibtâl ile yeniden size hilâfet verebilir miyim? Rûh-ı azîz titrer, halk güler. Ehlu‟llâh la‟net eder” diyerek özür dilemiştir. Mezkûr şarta münâsib olarak Mustafa Sâfî Efendi‟nin halîfelerinden Muhammed İzzeddin Safiyullah Efendi dergâhın Şeyliğine getirilmiştir. Şeyh Mahmud Bedreddîn Dergâh‟ının İzzeddîn Efendi‟den sonra boşalmasıyla, Hacı Mustafa Efendi, bu kez de Molla Ahmed Efendi ismindeki halîfenin buraya geçmesi için ısrar etmiştir. İstekleri yerine gelmeyince Mustafa Sâfî Efendi‟nin “ateh getirdiği”ne dair bir tutanak oluşturmuşlarsa da, yetkililer bunun kötü niyetlilerce hazırlanmış olduğunu anlayıp geçersiz bulmuştur. Böylece, dergâh meşîhatinin belirlenmesi sürecinde Mustafa Sâfî Efendi‟yi çokça üzmüşler, o ise bu iller hiç olmamış gibi kendilerine muâmelede bulunmuştur. Bütün bu olayların arkasından, İzzeddîn Safiyyullah Efendi‟den sonra münhal bulunan Şeyh Mahmud Bedreddin Dergâhı‟na postnişin olan kişi Mehmed Hazmî Efendi olmuştur. Hazmî Efendi imtihanda ehliyetini göstermiş ve Şeyhi Mustafa Hilmî-i Sâfî Efendi‟nin delâleti ile dergâhın meşîhatı kendisine verilmiştir. Pirdâşı Hüseyin Vassâf Efendi: “ahîran azîzimin damad-ı muhteremi urefâ vü fuzalâdan ġeyh Muhammed Hazmî Efendi bi‟l-istihkak buranın meşîhatine revnak-fezâ olmuş… Ve bu vesîle-i hasene ile silsile-i zerrîn-i Uşşâkiyye‟ye dâhil olmuştur” demektedir. Tâc ve hırka giydirme merâsimi 17 Rebîulevvel 1343/(1924) târîhinde Perşembe günü, Kasımpaşa‟da Âsitâne-i Uşşâkiyye‟de, bir mevlid-i Şerîf cemiyeti ve dönemin meşâyıhı huzûrunda, Mustafa Sâfî Efendi tarafından icrâ edilmiştir.
Hazmî Efendi‟nin postnişin oluşu hususunda, Hüseyin Vassâf Efendi Dîvân‟ında: “Müderrisîn-i fuzalâdan, Azîzim Mustafa Sâfî hazretlerinin damadı şeyh Muhammed Hazmî Efendi Keçecilerde Bedreddîn Dergâhı Meşîhatine tayin olunmuştu. İstirkâb yüzünden bazı bed-hahlar bu tâyine aleyhdâr oldular. Hakkın galebesi cümlesi vâdi-i hüsrânda kaldılar. Bunun üzerine muhabbeten sunûh etmişti” diyerek şu beyitlere yer vermektedir:
Dergeh-i Hazret-i Bedreddîn‟e Post-nişîn oldu Muhammed Hazmî Bütün erbâb-ı hased cebhesine Sedd-i Çin oldu Muhammed Hazmî Gül-Şen-i aşka düşünce râhı Kâm-bîn oldu Muhammed Hazmî Pûte-i akşda olunca sâfî
El-emîn oldu Muhammed Hazmî İlm ü irfânını teslîm ederim Pek metîn oldu Muhammed Hazmî Neş‟e-yâb etsin onu Hazret-i Hak Aşk-mekîn oldu Muhammed Hazmî İrişüp Hazret-i Pîr‟den ona feyz Dâne-çîn oldu Muhammed Hazmî Oldu dâisi onun Vassâf‟ı
Zü‟l-yakîn oldu Muhammed Hazmî Hüseyin Vassâf, Sefîne-i Evliyâ‟sında da, Uşşâkî şuârasından Behçet Dede ile birlikte, Hazret-i Pîr Dergâhı‟nda, Hazmî Efendi‟nin Keçeciler‟deki dergâha tâyini münasebetiyle bir manzûme-i tarihiyye tanzîm ettiklerini anlatmakta ve aşağıdaki beyitlere yer vermektedir:
Vassâf: Muhammed Hazmî-i Uşşâkî Şeyh oldu bu dergâha Behçet: Makâmında olup dâim irişsün pek büyük câhâ Vassâf: Kulûb-ı âşıkānı nûr-ı irşâd ile kılsın şâd Behçet: Cemâl-i pertev-i ikbâli dönsün bedr olan mâha Vassâf: Harîm-i bezm-i irfâna girüp cânânı bulsunlar Behçet: Dutanlar destini vâkıf olup sırr-ı yedu‟llâha Vassâf: Geçüp dervîşleri tevhîd ile âsâr-ı kesretten Behçet: Olup âzâde-i elvân boyansın sıbğatu‟llâha Vassâf: İrişsün himmet-i Pîr‟im bütün ihvân u yârâna Behçet: Husûsan Hazmî âşık ola makbûl-ı feyiz-gâha Vassâf: Yazup bu nazm-ı târîhi muhibbi Behçet ü Vassâf Behçet: Temennî kıldılar cândan irişsün cümle di‟l-hâha Vassâf: Füyûz-ı tâmme târîh-i güşâdı bâb-ı irfânın – 1342
Behçet: Buyursunlar salâdır cümleten uşşâk-ı âgâha Dergâhda Salı günleri âyin icrâ edilmakteydi. Tekke ve zâviyelerin kapatılmasından sonra işlevsiz kalan tevhidhânesi 1932 yılında bakımsızlıktan çökmüştür. Hazmî vefâtına kadar dergâhın ahşap meşrûtasında ikāmet etmiştir. Vefâtından sonra 1977 yılında burası da yıkılmış ve arsa haline gelmiştir. Bugün tekkeden geriye, şeyh Mahmud Bedreddîn Efendi‟nin yenilenen türbesi ile yanındaki küçük hazîre dışında bir şey kalmamıştır.[1]
İsimlerinin sözlük anlamı;
Mustafa (Arapça: مصطفى), İslam peygamberi Hz. Muhammed (s.a.v.) 'in seçilmiş/seçkin anlamına gelen lakabıdır.
Hilmi (Arapça: حلمی) Hilm, kişinin sakin olması ve öfkesine yenik düşmemesi anlamına gelir. Hilmi de sakin, vakar ve yumuşak başlı anlamına gelir.
Sâfi (Arapça صافی) Katıksız, arı, saf…
İsimlerini kısaca Seçkin, vakarlı safiyet halinde olan anlamına gelmektedir.
Mustafa, sayısal değeri; “Mim: 40” “Sad: 90” “Tı: 9” “Fe: 80” “Ye: 10” dur. Toplarsak 40+90+9+80+10= 229 dur. Kendi içinde toplamı 2+2+9= 13 dur. Hakikat’ül Ahadiyet’ül Ahmediyedir.
Hilmi, sayısal değeri; “Ha: 8” “Lam: 30” “Mim: 40” “Ye: 10” dur. Toplarsak 8+30+40+10= 88 dir.
Sâfi, sayısal değeri; “Sad: 90” “Elif: 1” “Fe:80” “Ye: 10” dur. Toplarsak 90+1+80+10= 181 dir. Kendi içinde toplamı 1+8+1= 10 dur. Sıfât-Hakikat mertebesidir.
229+88+181= 498 dir.
(49) Bağlı olduğu ve halifesi olduğu sıra Fahrettin Himmeti hazretleridir.
(8) Yolumuzun şifre rakamıdır.
Kendisinden sonra halifesi ve yolumuz sırasında 51. Sırada bulunan ve aynı zamanda damado olan Hazmi TURA r.a. sayısal değeri,
هضمى “HAZMİ” isminin sayısal değeri “He: 5” “Dat 800” “Mim 10” “Ye: 10” dir.
Toplarsak 5+800+40+10= 855 tir. 8+5+5= 18 dir.
(18) Onsekizbin âlemdir.
498+855= 1353 dir. Hem kendi içinde toplamı kısaca 13 olması ve 13-53 şifre sayılarının barındırması tesadüf olmasa gerektir.
Bu halde “Necdet” ismi ile sayısal bağlantısına da bakalım;
نجدت “NECDET” isminin sayısal değeri “Nun: 50” “Cim:3” “Dal: 4” “Te: 400” dür.
Toplarsak 50+3+4+400= 457 dir.
498/457= 41 dir.
41 ise Mescid-i Nebeviden girilen 1 numaralı kapı ile efendimiz (s.a.v.) in ziyaretini yapıldıktan sonra çıkılan cennet’ül baki kapısının sayısal değeridir. 5 veya 10 dakikada geçilen bu kapılar arası yol batini olarak salikin seyrinde yapılan çalışmalarla 15 ila 20 senesini almaktadır.
41 tersten gizli yazılışı ise 14 dür.
(14) Nûr-u Muhammed-i tüm mertebeleri kapsayan mertebedir.
Yeri gelmişken buraya bir ma’nâ da oluşan hatıramı almak istiyoruz.
Bundan 13-14 sene önce tam hatırlamadığım bir tarihte Üsküdar da bulunan Selamiali caminden sabah namazını kılıp dışarı çıkıyorum. Camii ana kapısından semaya baktığım zaman hava yeni ayndınlanmaya başlamış sağ tarafta Dolunay (Kamer) var, sol tarafta ise Mustafa Hilmi Safi hz. leri gülen nurlu yüzü ile fakire bakıyor.
Şimdi bu zuhuratı anlamaya çalışalım. Selamiali camii Selâm’ın yüce cemidir… Ve kapısından dışarı çıkmak ise bu yüce selâm kapısında dışarı çıkmaktır. Sabah namazı, Âdemiyet mertebesi namazıdır. Ve havanın aydınlanmaya başlaması fenafillahtan, bekabillah’a geçiştir. Gönül semâsında görülen, dolunay (Kamer) ise Hakikat-i Muhammedi ve Nûr-u Muhammedidir. Gönül semâsında Mustafa Hilmi Safi hz. lerin muhabbetinin olmasıdır. Ve sayısal bağlantılar ile İz-Efendi Babam ismi ile birlikte olan sayısal bağlantılar ve Rabb-i Hassı olan Selâm ismi ile bağlantıları olduğu anlaşılmaktadır.
Safi; sayısal değeri 181 idi. 18-1 Mir’ac âyetlerinin sayısal değerleridir. 1 tanesi 17/1 İsra Sûresi ve 18 taneside (53) Necm sûresinde bulunmaktadır. Bu sayısal değerler ile tesadüfi değil ezeli bir seçilmişliğin olduğu anlaşılmaktadır.
Mustafa Safi Hilmi isimlerinde; 1 Adet “Elif”, 2 Adet “Ha”, 2 adet “Fe”, 2 adet “Mim”, 1 adet “Lam” 2 adet “Sad”, 1 adet “Tı”, 3 Adet Ye vardır. Toplam 13 harf ile Hakikat’ül Ahadiyet’ül Ahmediye bağlıdır.
ا Elif; Ahadiyet,
ح Ha; Hakikat’in zahiri halk ve bâtını Hakk’tır,
ف Fe; Ef’âl-i İlâhiyye ve Hazre-i Şehadet,
م Mim; Zâhiri Hazret-i Muhammed (s.a.v.) ve Bâtın-ı Hakikat-i Muhammediye mertebeleridir.
ل Lam; Uluhiyet;
ص Sad; Subut-i Sıfâtlar ve Zat-i Sıfâtlar;
ط Tı; Bu mertebelerin hakikati ile tahahkkuk etmesi yani gerçekleşmesidir.
ی Ye; Yakin merteberi olan İlm’el Yakîn, Âyn’el Yakîn, Hakk’el Yakın dir.
Silsile sıra numarası 50 dir. (50) ise 50 vakit devamlı namaz hâli olan sıfât mertebesi namazı salat-û daimundur.
Bu kadar ile iktifa ederek yolumuza hazretimizin bağlantılı olduğu Kâf sûresi ile devam edelim. (Murat Derûni)
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ
بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ
EUZÛ BİLLÂHİ MİNEŞ ŞEYTANİR RACÎM
BİSMİLLÂHİR RAHMÂNİR RAHÎM
(سورة ق) KÂF SÛRESİ GİRİŞ…
Hakkında Mekke döneminde inmiştir. 45 âyettir. Sûre, adını başındaki “Kâf ” harfindenalmıştır. Sûrede başlıca İslâm inancının temel esasları çerçevesinde, Allah’ın birliğinin delilleri, Peygamberlik, öldükten sonra dirilme ve geçmişteki inkârcı milletlerin başlarına gelen felaketler, uğradıkları azaplar konu edilmektedir.
Nuzül Mürselât sûresinden sonra ve Beled’den önce Mekke’de nâzil olmuştur. Allah’ın gökleri ve yeri altı günde yarattığı, yorulduğu için de yedinci gün dinlendiği şeklindeki yahudi inancını reddeden 38. âyetin Medine’de indiğine dair bir rivayet vardır. Bu rivayet, Mekke döneminde halkın böyle bir bilgiye sahip bulunmadıkları için onu reddeden bir âyetin gelmesinin de uzak ihtimal olduğu düşüncesine dayanmaktadır. İbn Âşûr’un da haklı olarak ifade ettiği gibi, bu gerekçe 38. âyetin Medine’de geldiğini göstermez; çünkü Mekkeliler’in çevreyle kültürel ilişkileri vardı, bu bilgiyi Medine civarındaki yahudilerden öğrenmiş olabilirlerdi; ayrıca Allah Teâlâ her şeyi biliyordu ve gerekli gördüğü için bu inancı reddeden bir âyet gönderebilirdi (XVI, 274).