E-iżâ mitnâ ve kunnâ turâbâ(en)(s) żâlike rac'un ba'îd(un)
"Öldüğümüz ve toprak olduğumuz zaman mı (dirilecekmişiz)? Bu, akla uzak (imkansız) bir dönüştür!"
Öldüğümüz ve bir toprak olduğumuz vakit mi (tekrar) dirileceğiz? bu dönüş çok uzaktır."
Kâf Suresi 3. ayet, yeniden dirilişi inkar edenlerin şaşkınlığını ve bunu imkansız görmelerini ifade eder. Ayet, 'ölüm', 'toprak olma' ve 'geri dönüş' kavramları üzerinden ahiret inancına karşı çıkanların argümanını dilbilimsel bir derinlikle sunar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'mevt' kelimesini ruhun bedenden ayrılması ve hayatın sona ermesi olarak tanımlar. Ayetteki 'mitnâ' (öldüğümüz zaman) ifadesi, kafirlerin yeniden dirilişi imkansız görmelerinin temelini oluşturan fiziksel ölüm halini vurgular. Onlar için ölüm, varlığın mutlak sonudur.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'mevt'i 'hayatın zıttı' olarak açıklar. Ayetteki kullanımı, kafirlerin, bir kez ölüp cansız hale geldikten sonra tekrar hayata dönmenin akıl dışı olduğunu düşünmelerini yansıtır. Onlar için ölüm, geri dönüşü olmayan bir yok oluştur.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'türâb' kelimesini 'toprak' olarak açıklar ve ayetteki bağlamda, ölen bedenin çürüyerek toprağa karışmasını, yani varlığın tamamen yok olmasını ifade ettiğini belirtir. Kafirler, bedenin toprağa dönüşmesini, yeniden dirilişin imkansızlığının bir kanıtı olarak sunarlar.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'türâb'ı 'yeryüzünün yüzeyi' olarak tanımlar ve bu ayetteki kullanımının, insan bedeninin ölümden sonraki nihai halini, yani çürüyüp toprağa karışarak yok olmasını simgelediğini ifade eder. Bu durum, kafirlerin dirilişi reddetmelerinin bir diğer dayanağıdır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'rücû'' kelimesini 'geri dönmek, bir halden diğerine geçmek' olarak açıklar. Ayetteki 'rac'un' (bir dönüş) ifadesi, kafirlerin, öldükten ve toprak olduktan sonra tekrar hayata dönmeyi, yani dirilişi imkansız bir geri dönüş olarak görmelerini yansıtır. Onlar için bu, akla ve mantığa aykırıdır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'rücû'' kavramının Kur'an'daki temel anlamlarından birinin 'Allah'a dönüş' olduğunu belirtir. Ancak bu ayetteki 'rac'un' kelimesi, kafirlerin ağzından, fiziksel bedenin ölümden sonraki hayata geri dönüşünü ifade eder ve bu dönüşü 'ba'îd' (uzak, imkansız) olarak nitelendirerek ahiret inancını reddederler.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'rac' kelimesini 'geri döndürmek' veya 'geri dönmek' olarak açıklar. Ayetteki 'zâlike rac'un ba'îd' ifadesi, kafirlerin, ölüp toprağa karışan bedenlerin tekrar diriltilmesini, yani eski hallerine döndürülmesini, gerçekleşmesi çok uzak ve imkansız bir olay olarak değerlendirdiklerini gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'bu'd' kelimesini 'yakınlığın zıttı' olarak tanımlar ve hem mekan hem de zaman açısından uzaklığı ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'ba'îd' (uzak) kelimesi, kafirlerin yeniden dirilişi sadece fiziksel olarak uzak değil, aynı zamanda aklen ve mantıken de imkansız, gerçekleşmesi çok zor bir ihtimal olarak gördüklerini vurgular.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'ba'd' kökünün Kur'an'da genellikle 'uzaklık, ayrılık' anlamlarında kullanıldığını belirtir. Bu ayetteki 'ba'îd' kelimesi, kafirlerin yeniden dirilişin gerçekleşme ihtimalini o kadar düşük ve imkansız gördüklerini ifade eder ki, bu durumu 'uzak' bir ihtimal olarak nitelendirirler, yani asla gerçekleşmeyecek bir şey olarak algılarlar.
Kâf Sûresi
Yine Mesnevi-i Şerif beyitleri ile yolumuza devam edelim;
1741. "Sen baş üstüne gelmezsin ve iyi gidersin; ben azgın kimse gibi tepe üstüne gelirim!
“Ben yürürken, gözünü budaktan sakınmayan azgın adamlar gibi sendeleyip tepe üstüne düşerim; sen ise dosdoğru ve iyi yürürsün.”
1742. “Ben her bir dem, kurulukta olsun, yaşlıkta olsun, yüz üstüne düşüyorum"
1743. Bunun sebebini bana açık söyle ki nedir? Ta ben bileyim ki, nasıl yaşamak lâzımdır?"
1744. Dedi ki: "Denim gözüm senden daha aydındır; ondan sonra da yükseklikten bakıcıdır." Rûhânî olan kimse, cismânîye dedi ki: “Sen her şeye, basar-ı hissî ile bakarsın; ve ben basar-ı basîret ile bakanm. Binâenaleyh benim basar-ı hissîm, basar-ı basîretimle münevver olduğu için, daha nûrludur. Ondan sonra da be-nim ufuk-ı rü’yetim cismâniyyeti ve rûhâniyyeti muhît olduğu için, gözüm âlî bir mertebeden bakar. Senin dâire-i rü’yetin yalnız cismâniyyete münhasır olduğundan, nazann alçaktandır ve mahdûddur.
1745. "Yüksek dağın başı üzerine çıktığım vakit, akıllı olarak güç geçit yerinin sonunu görürüm.”
“Akabe" dağda geçilmesi güç olan geçit mahalli ma’nâsınadır. Beyt-i şerîfde zarûret-i vezn için “kaf’ın harekesi sükûna kalb olunmuştur. “Yüksek dağ”dan murâd, cismâniyyet-i beşerdir. Ya’nî “Âlem-i cismâniyyetin zirvesi beşeriyyet mertebesinde, ma’nâ âlemine giden güç geçit yerlerinin sonuna nazar ederim.”
1746. "Böyle olunca, Allah dahi benim gözüme bütün alçaklığı ve yüksekliği açık gösterir."
1747. "Ben her adımı görüş cihetinden koyarım; kaymaktan ve düşmekten kurtulurum."
“Ben âkılâne geçit yerlerine nazar ettiğimden, Allah Teâlâ hazretleri de benim gözüme, bu hayât-ı cismâniyyedeki alçaklıklan ve yükseklikleri, basar-ı basîretime açık bir sûrette gösterir. Binâenaleyh bu cismâniyyet sâhasında attığım her bir adımı, görerek atanım; onun için kayıp, tepe üstü dalâlete düşmekten kurtulurum.”
1748. "Sen önünü iki üç adım görürsün; dâneyi görürsün ve tuzağın zahmetini görmezsin."
“Ey cismânî! Senin his gözün gâyet kısa görür; onun görüşü iki üç adımlık mesâfeden başka değildir. Binâenaleyh sen cismâniyyete âid menâfi’ ve huzûzâtı görürsün ve onun altındaki tuzağın meşakkatlerini ve zahmeüerini göremezsin."
1749. "Sizin indinizde kör ve görücü, ikâmet mahallinde ve nüzulde ve gezilecek mahalde müsâvîdir."
“Ey cismânfler! Siz beşer sûretinde gördüğünüzün hepsini müsâvî addedersiniz. Onun ehl-i gaflet ve bâtından kör olanı ile basar-ı basîret sâhibi olanını fark edemezsiniz. Binâenaleyh makâm-ı insâniyyette oturan ve bu insâniyet makamından, hayvâniyet derekesine sukat ve nüzûl eden ve bu iki menzil arasında gâh insâniyet ve gâh hayvâniyet tarafına seyr eden kimseleri bir görürsünüz.”
1750. "Mâdemki cenîne karında Hak can verir, mizaca cezb-i eczayı O vaz' eder."
“Ey cismânî olan kimse! Sen dar görüşünle, öldükten sonra ba’si baîd görürsün ve dersin ki: (Kâf, 50/3) Ya’nî “Biz ölüp toprak olduğumuzdan sonra, yine hayâta rücû’ eder miyiz? Bu rücû’ baîddir.” Mâdemki Hak Teâlâ hazretleri ana kamında cenîne can veriyor, mizâca, eczâ-yı unsuriyyenin cezbini de o vaz’ eder; bu istib'âd olunacak şey değildir.” Ma’lûm olsun ki, unsuriyâtta “su” mâyi’ ve “toprak” sulb ve “hava" gaz ve “ateş” harâretten ibâret olan “erkân-ı erbaa” ümmehâttırlar ve her birinin bir sûreti vardır ve ma’nâsı da vardır. Her birinin sûreti zulmettir ve ma’nâsı nûr- dur. Her birinin sûretine “unsur” ve ma’nâsına "tabîat” derler. Binâenaleyh dört unsur ve dört tabîat olur. Ne bunun cümlesine “ümmehât” derler. Vaktâki bu ümmehâtı yekdiğerine bir şart ile kanştınrlar ki, müteşâbihu’l-eczâ bir şey peydâ olur; işte buna “mizâc” derler. Ve mizâcı, imtizâcdan almışlardır.
1751. Kırk seneye kadar onu cüzlerin cezbine Hak Teâlâ onu nemâda haris etmiş oldu.
Cenîn doğduktan sonra, kırk yaşma kadar o çocuğu, cismin cüzlerinin cezbine Hak Teâlâ tab’an haris etti ve cisim neşv ü nemâda bulundu. Zîrâ bu yaşa kadar vücüdda harâret-i garîziyye gâlibdir; ve kırktan sonra cisimde bürûdet ve yübûset gâlib olup, neşv ü nemâ tevakkuf eder. Ve yalnız masrûf olan eczânın yerine yenisi gelir ve cisim bu sûretle kâim olur.[6]
892. Toprağı ve nutfeyi ve mudgayı Hudâ bizim gözümüzün önünde tutar.
Cenâb-ı Pîr efendimiz “ibret-i cân” ta’bîrinden, umûm-ı ahvâl-i beşere intikâlen buyururlar ki: “Ey insan, sen de evvelki hâline ve şimdiki hâline bakıp da ibret al! Zîrâ sen evvelen toprak idin. Sonra babanın sulbünde nutfe olup, ananın rahmine munsab oldun, sonra orada pıhtılaşmış kan hâline geldin ve sonra da et parçası oldun. Doğdun, büyüdün, mütenâsibü’l-a’zâ cisim ve idrâk sâhibi bir insan oldun. Evvelki toprak hâlini ve sonra bir idrâr deliğinden, dîğer bir idrâr deliğine akan birkaç katre suyun parçası olduğunu, Ayâz’ın palaslan ve çanklan gibi dâimâ gözünün önünde tut da, zekâvetin ve sûrî güzelliğin ve servetin ile nazlanma ve azamet satma!” Nitekim Hak Teâlâ hazretleri bizim mevhûm olan kibrimizi ve enâniyetimizi kırmak için bu evvelki hallerimizi, Kur’ân-ı Kerîm’de gözümüzün önünde tutup, sûre-i Mü’minûn’da buyurur ki:
(Mü’minûn, 23/12-14) Ya’ni “Biz insanı çamurdan olan sülâleden yarattık; sonra o sülâleyi nutfe yapıp, bir karargâhda mekîn kıldık; sonra nutfeyi uyuş-muş kan yaptık; müteâkıben uyuşmuş kanı et parçası yaptık; et parçasını dahi kemik yaptık; sonra kemiğe et giydirdik, sonra onu dîger bir halk olarak inşâ ettik."
893. Ki "Ey bed-niyet, seni nereden getirdim! Ondan sana bir kerahet gelir."
“Hufrîk”, hı’nın zammı ve “hafrîk”, fethi ile çirkin ve kötü huyluluk ve bed-baht ve iğrenç ma’nâlannadır. Ya’ni Hak Teâlâ buyurur ki: “Ey fenâ niyetli ve fikirli olan insan! Ben seni nereden çıkanp, böyle mütenâsibü’l-a’zâ bir hey’ete getirdim? Sen hidâyetini düşünürsen, sana ondan iğrenmek gelir. Zîrâ bugün senin aslın olan nutfe eline bulaşsa yıkarsın; mütemekkin olduğun rahmin kanı bir tarafina bulaşsa, iğrenerek yıkarsın. Halbuki ana rahminde sen o kanı içer-din.”
894. "Onun devrinde sen ona âşık idin; o zaman bu fazlı münkir idin!"
“Sen o iğrendiğin ve süflî gördüğün şeylerin devrinde ve mertebesinde bulunduğun zaman, insan mertebesine gelmek fazlını ve ziyâdeliğini lisân-ı hâlinle inkâr ederdin. Ve: “Ben toprağım, sulb-i pederde nasıl nutfe olurum?” Ve nutfe olduktan sonra da, yine inkârına devâm edip: “Ben şimdi birkaç katre suyum, sudan nasıl insan olurum?” der durur idin!"
895. Bu kerem, nasıl senin o inkârının def i ise ki, toprak ortasında ibtidâ ettin.
Ya’ni Hakk’ın şimdiki halde seni mükemmel bir insan yapmak keremi, senin henüz toprak ortasında iken başladığın inkâr hâlinin defi olduğu gibi.
896. Senin inşârın, inkârın hücceti oldu; senin bu hastalığın devâdan daha fenâ oldu.
Senin bu sûretle ihyân, öldükten sonra dirilmek hakkındaki inkârının hücceti oldu. Ya’ni sen cemâd hâlinde iken böyle bir zî-rûh olacağını hâlen münkir idin; fakat bu inkâr hâline rağmen birçok istihâlâttan sonra, sen sûret-i in- sâniyyeye geldin. İşte senin bu insan sûretine gelmen, hâlen o inkârının defi olduğu gibi, insan olduktan sonra, tarik-ı idrâk ile kavlen haşr-ı ecsâdı inkâr etmenin aleyhine de fiilen ve hâlen bir hüccet ve bir burhân-ı celî oldu. Ve senin cemâd hâlinde, lisân-ı hâl ile vâki’ olan inkânn bir hastalık idi; Hak Teâlâ hazretleri bu inkâr hâlinin zevâli için seni insan mertebesine getirip bu istihâlâtı tasdîk etmen için sana akıl ve idrâk ilâcını verdi. Fakat senin inkâr hastalığın, bu ilâc-ı idrâk yüzünden daha beter, daha fenâ bir hâle geldi. “Öldükten sonra hiç insan dirilir mi?" dedin.
Bu beyt-i şerifler haşr-ı ecsâdı münkir olanlara hitâbdır. Nitekim hükemâdan Meşşâiyyûn tâifesi haşr-ı ecsâdı inkâr ederler; ve Ebû Ali Sînâ dahi Mebde’ ve Maâd ismindeki kitâbmda der ki: “Nutfede nümüvv isti’dâdı vardır, sûret kabûl eder; vaktâki a’zâ sûret bağlarlar, nefsin bedene taallukuna müstaid olurlar. Binâenaleyh nefis peydâ olup, bedene taalluk eder ve onunla kalır. Ölüm geldiği vakit, bedende kâbiliyyet ve isti’dâd-ı taalluk kalmaz. Eğer kâbi- liyyet-i taalluk kalırsa mevt ârız olmaz ve bedene nefsin taalluku zâil olmaz. Binâenaleyh mevtten sonra eczâ dağılırlar ve aslâ onda taalluk-ı nefs is-ti’dâdı kalmaz. Böyle olunca, nefsin bu eczâya taalluku ve bu eczânın suver-i a’zâ bağlaması muhâldir. Zîrâ nefsin taalluku ve suver-i a’zâ ile tasavvuru, is-ti'dâd olmaksızın muhâldir.” İşte görülüyor ki, Ebû Ali Sînâ gibi cemâd mertebesinden, insan mertebesine gelip, akıl ve zekâ ilâcı ile evvelki inkâr hallerinin tedâvîsi kabil iken, bu ilâç onlann evvelki inkâr hastalıklannı tezyîd etmiştir.
897. Toprağa hu işin tasvîri neredendir, nutfeye düşmanlık ve inkâr neredendir?
Ya’ni, haşr-i ecsâdı inkâr eden hükemâ, toprağa ve cemâda bu insan mertebesine gelmenin ve insan sûretini iktisâb etmenin nereden olduğunu ve âciz bir nutfeye, istihâleler geçirip insan şekline girdikten sonra, hakikate karşı düşmanlık ve inkâr nereden olduğunu düşünememişlerdir.
Bu beyt-i şerîfde (Yâsîn, 36/77-79) “İnsan görmez mi ki, biz onu muhakkak nutfeden yarattık; ondan sonra o apaçık düşmandır. Kendi yaratılışını unuttuğu halde: “O çürümüş kemiği kim diriltir?” diye bize mesel darb etti. Ey Peygamberim de ki: Onu evvelki defada inşâ eden diriltir ve O, yaratmanın hepsini ziyâde bilicidir!" âyet-i kerîmesine işâret buyurulur.
Bir gün Resûl-i zîşân Efendimizin huzûrunda Kureyş'in büyükleri bulunduğu bir sırada Âs ibn Vâil veyâ Ebû Cehil veyâ Übey ibn Halef, elinde çürü-müş bir kemik bulunduğu halde gelip: “Bu çürümüş kemikleri kim diriltir?” dedi. Cenâb-ı Peygamber Efendimiz bu âyet-i kerîme ile ona cevâb verdiler.
Ma’lûm olsun ki, her bir ferd-i insânînin ilm-i İlâhîde bir hakikati vardır; o hakikat zâhir olmak için kesâfet âleminde bir mazhar ister ve kesâfetle zu- hûr dahi ancak madde ile mümkin olur ve madde ise dâimâ istihâlât kabûl eder. Emr-i ilâhî o hakîkatin kesâfet âleminde zuhûruna taalluk ettiği vakit, ona giydirilecek olan unsun ve maddî merkeb, cemâd ve nebât ve hayvân mertebelerini kat’ ederek “ahsen-i takvîm” üzerine insan mertebesine gelir. Vaktâki ölüm gelir, o merkebin eczâları yine, bu âlem-i kesâfet içinde dağılır; fakat o ölen insanın hakîkatı berzahda doğar. Mevtin değiştikçe Hak Teâlâ o hakîkate o mevti-nin mâyesine muvâfık dîğer bir merkeb verir. Binâenaleyh insanı maddeden ibâret zannedenler, zarûrî haşr-ı ecsâdı inkâr semtine giderler.
898. Vaktâki o demde kalbsiz ve sırsız idin, fikrete ve inkâra münkir idin.
Ey insanlık mertebesine gelip, öldükten sonra haşir ve cem’ yoktur diyen kimse! Sen toprak ve nutfe hâlinde iken, kalbsiz ve sırsız, ya’ni rûhsuz idin. Binâenaleyh o mertebelerin hâl dili ile “Toprak ve nutfede düşünmek olmaz ve inkâr ve ikrâr gibi haller bende olamaz” derdin ve düşünmeyi ve efkârı inkâr ederdin. Zîrâ düşünmek ve inkâr etmek için kalb ve rûh ve di-mâğ lâzımdır.
899. Vaktaki senin inkârın cemâdlıktan bitti, bu inkâr üzerine dahi senin haşrın sâbit oldu.
Vaktâki topraktan mahşûr oldun ve akıl ve idrâke geldin, bu akıl ve idrâk sebebiyle sende, gelecek haşnn fıkr-i inkân neşv ü nemâ buldu. Böyle olunca senin bu inkânndan dahi haşır sâbit oldu. Zîrâ senin hiçten böyle düşünebilecek bir hâle gelmen, evvelki inkârını ibtâl etti; ve bu inkârının ibtâli, gelecek haşnn delilidir. Mâdemki senin evvelki inkânn, mahşûr olman ile mündefı’ oldu, gerek bu haşır ve gerek gelecek haşırda bir fark yoktur ve senin inkânn ayn-ı ikrâr oldu.
900. Binâenaleyh senin misâlin halka-zen gibidir ki, efendi içeriden ona, "Efendi yoktur!" der.
Bu teşbîhde nazar-ı i’tibâre alınacak, müşebbehün-bih ancak inkânn, ayn-ı ikrâr olmasıdır. Ya’ni, “Bir kimse bir efendinin evine gidip kapısını çalıyor. Efendinin kendisi içeride olduğu halde. “Efendi evde yoktur!” diye kendinin varlığını inkâr ediyor.” Efendinin kendi vücûdunu inkârı, burada ayn-ı ikrârdır. Bunun gibi insan mertebesinde iken, münkir-i haşr olan kimsenin, kendi başından geçen haşr ü cem’i inkâr etmesi, efendinin kendisini inkâr etmesi kabilinden olup, inkân, ayn-ı ikrâr olmuş oluyor.
901. Halka-zen bu "yoktur"dan anlar ki vardır; binâenaleyh elini aslâ halkadan kaldırmaz.
Ya’ni, bu misâlde kapıyı çalan kimse, efendinin bu inkânnın, ayn-ı ikrâr olduğunu anlar ve bilir ki, efendi mevcûddur; binâenaleyh inkâra ehemmiyet vermez ve elini de halkadan kaldırmaz. Ya’ni, “Efendi inkâr etme! Buradasın, kapıyı aç!” diye ısrâr eder.
Ya’ni cemâd hâlindeki inkâr-ı hâlisinin, ayn-ı ikrâr olduğunu anlayan mü’minler, haşr-ı ecsâdı inkâr etmezler ve bu kapıyı çalmakta ısrâr ederler.
902. Böyle olunca senin inkârın dahi âşikâr eder ki, o cemâddan yüz fen haşr eder.
“Binâenaleyh senin inkânn âkil olan kimseler indinde, Hak Teâlâ hazretlerinin cemâddan yüz fen haşr u cem’ edeceğini mübeyyen ve âşikâr kılar.” Zîrâ suver-i âlem maddiyâttandır ve mâddiyyât cemâddır. Binâenaleyh Hak Teâlâ kemâl-i hikmeti ile bu suver-i eşyâda türlü türlü eşkâl zuhûra getirir ve insanı da cemâddan akıl ve zekâ mertebesine gelebilecek bir sûrette tasvîr buyurur.
903. Ey inkâr su ve çamur “Hel etâ”dan, inkâr doğurucuya kadar ne kadar sanat vâki oldu!
Bu beyt-i şerîfde (İnsân, 76/1) ya’ni “Muhakkak insan üzerine uzun zamandan bir vakit geldi ki, zikr olunmuş bir şey olmadı” âyet-i kerîmesine işâret buyurulur. Cenâb-ı Pîr efendimiz bir şahsiyet farzıyla inkâra hitâben buyurur ki: “Ey inkâr, su ve çamur, ya’ni cemâd, “Hel etâ”dan, ya’ni hîçten insandaki inkânn şahsiyyetini doğuruncaya kadar, ne kadar san’at-ı İlâhî vâki’ oldu.
904. Su ve çamur, "Muhakkak inkâr yoktur!" derdi; ihbar yoktur diye habersiz bağırır idi.
Bu beyt-i şerîfde şurrâh-ı kirâmın muhtelif sözleri vardır. Ankaravî hazretleri “Ağmez-i ebyâtdandır!” buyurur. Filhakika birinci mısrâ’daki “inkâr” Arabî olarak, ikrânn zıddı ma’nâsına alındığı vakit, beyt-i şerîfde gâmızlık zuhûra gelir. Zîrâ cemâd ve su ve çamurun hâlen inkâr içinde olduğu beyân buyurulmuş idi; burada inkâr yoktur, demelerine ma’nâ vermek müşkil olur; fakat eğer “engâr” kâf-ı Fârisî ile “tasavvur etmek ve zannetmek” ma’nâla- nna olan “engâşten” ve “engârden” masdarlanndan müştak olursa, tasavvur ve pindâr ma’nâlanna gelip, beyt-i şerîfdeki gâmızlık bertaraf olur. Ve bu sûrette beyt-i şerîf, yukanda beyân buyurulan ma’nâlann ve misâlin hulâsası olur. Ya’ni, “Velhâsıl su ve çamur, ya’ni cemâd rûhsuz bir hâlde iken, insanlık mertebesine gelmek tasavvuru ve engân yoktur derdi. Ve bu mertebeye geleceğini istib’ad ederdi. Nitekim insâniyet mertebesine gelen münkirler dahi (Kâf, 50/3) ya’ni “Biz öldükten ve toprak olduktan sonra, haşr olur muyuz? Bu rücû’ uzaktır” derler. Ve bu cemâd, efendinin içeriden, “Efendi yoktur!” diye vâki’ olan ihbârı gibi haberi olmaksızın bağırır idi. Halbuki efendinin kendisini inkân, ayn-ı ikrâr olduğu gibi, suyun ve çamurun kendilerinden haberleri olmaksızın hâl dili ile vâki’ olan inkârlan da, ayn-ı ikrâr idi ve vâki’ olan ihbârlanna, ihbâr değildir, derler idi. İşte cesedi sudan ve topraktan mürekkeb olan insanın, vuka’unu istib’âd ettiği insan mertebesine geldikten sonra dahi, haşn inkâr etmesi, efendinin kendisini inkâr etmesine benzer.
905. Ben bunun şerhini yüz yoldan söylerim; fakat lıâtır ince sözden kayar.
Ya’ni, ben bu haşr-ı ecsâdın ve öldükten sonra tekrâr vücûda gelmenin şer-hini birçok vecihler ile söyler ve isbât eylerim; fakat akıllar ve idrâkler muhteliftir; söyliyeceğim ince sözleri yanlış anlıyarak, başka ma’nâlara kayarlar; bu sebeble dalâlete düşmelerine sebebiyet verilmiş olur.[7]
1774. Her birinin canı, sabah vakti, akim cisme geldiği gibi tekrar cisme gelir.
Her bir mahlûkun cam ve hakikati, sabah vakti olunca uykuda olanlann akıllan cisimlerine geldiği gibi mevtın-ı haşrde tekevvün eden cisimlerine gelir. Bunun misâl-i âfakîsi budur ki, tecellî-i kahrîden ibâret olan kış mevsiminde nebâtâtın kısm-i küllîsi yapraklanın döker ve cümlesi meyve vermez olur ve cümlesi bîhuş bir hâldedir. Kuru ve yaş oldukları bile mahsüs değildir. Görülür ki, kış hâli, asla bahânn hâline benzemiyor. Birbirlerinin aksi oluyor. Müessirât-ı mevzû’a tahtında bu mevsimin devresi tamâm olunca bahar gelir ki, bu hâl, arza yeni bir tecellî-i rubûbiyyedir. Bu tecellî neticesinde cümlesine bu dalgınlıktan sonra yeniden hayât gelir ve her biri evvelce ne isti‘dâdda idiyseler o isti'dâd üzerine meknûzâtını izhâr ederler. Meselâ erik ağacı ise yaprak-larını ve çiçeklerini ve meyvelerini erik olarak verir. Erik ağa-cından kızılcık peydâ olmaz. Buna işâreten Hak Teâlâ Kur’ân-ı Kerîm’de buyurur: (Fâtır, 35/9) ya’ni “Arz öldükten sonra biz diriltiriz, işte nüşûr dahi böyledir.” Arzın ve insanın bu hâli bu dünyâda mahsüs iken bunu idrâk edemeyenler (Kaf, 50/3) “Biz ölü ve toprak olduğumuzdan sonra tekrar hayâta rücû’ eder miyiz? Bu hayâta rücû’ uzaktır.” dediler
1775. Can kendinin cismini gündüz vaktinde tanır, defîne gibi kendi harabesine gelir.
Ya’ni, uyuyan bir kimsenin canı, gündüz olunca, kendi cismini tanır, o define mesâbesinde olan rûh, bir vîrâne gibi olan cisme taalluk eder.
1776. Kendinin cismini tanır ve ona gider; kuyumcunun canı terzi tarafına ne vakit gider?
Hz. Pîr Efendimiz Fîhi Mâ Fîh’in 43. faslında şöyle buyururlar: “Derler ki: Âhirette kiminin sağ eline ve kiminin sol eline nâmeler uçar; ve melâike ve izz ü nâz ve cennet ve mîzan ve hesâb ve kitâb vardır, bunlann misâli beyân olunmadıkça maiûm olmaz. Gerçi bu âlemde onlann misli yoktur, ancak misâl ile muayyen olurlar; ve bu âlemde onun misâli odur ki, gece bütün halk uyurlar. Fakîrin ve pâdişâhın ve âkilin ve gafilin ve bilcümle ehl-i san’atın düşünceleri mürtefi' olur ve hiç kimsede endîşe kalmaz. Subh-ı sefîd, sûr-i îsrâfîl gibi nefhasını üfürür, onların zerrât-ı ecsâmını ihyâ eyler. Yine her birinin düşüncesi, uçan nâmeler gibi, herkes tarafina gelir; hiç yanlışlık vâki’ olmaz. Terzinin düşüncesi terziye ve fakîhin düşüncesi fakîhe, zâlimin düşüncesi zâlime ve âdilin endîşesi âdile gelir. Hiç terzinin uyuyup sabahleyin kunduracı kalktığı vâki’ oldu mu? Hayır. Bil ki, o âlemde dahi böyle olur; ve bu muhal değildir ve bu âlemde de vâki’dir. Hadîs-i şerîfte “Yaşadığınız gibi ölürsünüz ve öldüğünüz gibi haşr olursunuz” buyrulur. İmdi bir kimse bu misâl ile meşgül olup ser-rişteyi elde eder ise o âlemin kâffe-i ahvâlini bu âlemde müşâhede eyler ve o ahvâl ona mekşûf olur.”
1777. Âlimin canı âlim tarafına gider. Zâlimim ruhu zâlim tarafına gider.
1778. Zîrâ Allah'ın ilmi onları sabâh vaktinde kuzu ve koyun gibi tanıyıcı etti.
Ya’ni, kuzu, anası olan koyunu nasıl tanırsa, Allah Teâlâ’nın kendi ilminden rûhlara bahş ettiği ilim ile, o rûhlar ba's vaktinde kendilerine mahsûs olan kalıplan tanırlar.
1779. Ayak, karanlıklarda kendinin pabucunu tanır; ey sanem, can kendi cismini nasıl tanımaz?
“Zulem”, zulmetin cem'idir. “Sanem", put ma'nâsına olup burada sûret ve cisim murâd buyrulur. Ya’ni, ey sûret ve ey cismânî olan kimse, ayak karanlıkta kendinin giydiği ayakkabıyı tanıdığı hâlde; can, kendisine lâyık ve münâsib olan cismi nasıl tanımaz? Zîrâ ayak, karanlıkta bir yabancının ayak-kabına girse, bu bana uymadı, benim değildir, diye derhal hükmeder. Rûhlar da ba's gününde böyledir. Kendilerinin dünyâdaki amellerine münâsib olarak verilen cisimleri tanırlar.
1780. Ey mülteci, haşr sabâhı küçüktür; büyük olan haşri ondan kıyâs tut!
“Müstecîr”, ilticâ edici ve sığımcı demektir. “Haşr sabâhı"ndan murâd, uy-kudan uyanmak vaktidir. Bu beyt-i şerîfte sûre-i Zümer’de vâki' olan (Zümer, 39/42) ya’ni “Allah Teâlâ nefsi ölüm vaktinde ve ölmediği hâlde uykusunda müteveffa kılar” âyet-i kerîmesine işâret buyuruyor. Binâenaleyh uykudan uyanma vakti küçük haşr ve ölümden sonra ba‘s vakti de büyük haşrdir. Bu küçük haşrden büyük haşre kıyâs et! Bu kıyâs yukanda 1778 numaralı beytin îzâhında geçti.
1781. Öyle ki rûh çamur tarafına uçar. Nâme dahi sola sağa uçar.
Rüh-i latîf nasıl cism-i kesîf tarafına uçup taalluk ederse, onun amellerinin defteri dahi sağma ve soluna uçar ve o cisme taalluk eyler.
1782. Buhl ve seha, fısk ve takva ve dün âdet etmiş olduğu şey nâmesini onun önüne koyarlar.
Ya’ni, hayât-ı dünyeviyyede hasislikten ve cömertlikten ve fisk ve takvâdan velhâsıl kendinin yapmağa alıştığı ahlâk cinsinden olan şeyleri, amelinin defterinde yazılı olduğu hâlde eline verirler.
1783. Vaktaki o seher vakti, uykudan uyanır, tekrar hayır ve şer den onun tarafına gelir.
Bu beyt-i şerîfte “Nâs uy[kudadır]lar, öldükleri vakit uyanırlar" hadîs-i şerifine işâret buyrulur. Ya’ni, vaktâki seher vakti gibi olan ölüm vâsıtasıyla uyku mesâbesinde olan dünyâ hayâtından uyanıklık mesâbesindeki hayât-ı uhreviyyeye intikâl ederler, hayât-ı dünyeviyyede hayırdan ve şerden ne gibi efâli sâdır olmuş ise bunlar birer sûretle onun tarafına gelir.
1784. Eğer kendi ahlâkına riyâzet vermiş ise, uyanıklık vaktinde yine o nezdine gelir.
Eğer hayât-ı dünyeviyyede kendi kötü ahlâklarını terbiye edip, ıslâh etmiş ise, uyandığı vakit yine nezdine o tebeddül etmiş olan güzel huylar gelir.
1785. Ve eğer o, dün ham ve çirkin ve dalâl içinde oldu ise, solu, kara mâtem nâmesi gibi bulur.
Ve eğer o kimse dün, ya’ni hayât-ı dünyâda, insanlık cihetinden hâm ve çirkin ve dalâlet içinde oldu ise, onun sol eli, amel defterini kapkara olan bir mâtem-nâme gibi bulur. “Azâ”, mâtem ve şiddet yılı ve musibete sabretmek ma'nâlannadır. Burada amel defterinin mâtem elbisesi gibi siyah olmasına işâret buyrulur.
1786. Ve eğer o, dûn takvâ ve dîn ile pâk oldu ise, uyanıklık vaktinde kıymetli inciyi götürür.
Ve eğer o kimse, dünkü gün, ya’ni hayât-ı dünyeviyyede, takvâ ve dîn vâsı-tasıyla, hayvanlığı temizledi ve nefsini insan yaptı ise, uyanıklık vaktinde kıymetli inci mesâbesinde olan mükâfâta nâil olur. Bu beytin ikinci mıs- râ’ı ba'zı nüshalarda böyledir: Ya’ni “Uyandığı vakit sağında bulur."
1787. Uyku ve uyanıklığımız bizim için ölüm ve mahşerimizin nişanı üzerine iki şâhid oldu.
“Uyku ölümün kardeşidir” hadîs-i şerifi mûcibince bizim uykumuz ve uyanıklığımız bizim için ölüm ve mahşer esnâsındaki hallerimize alâmet olarak iki mahsüs şâhit oldu.
1788. Küçük haşir ve büyük haşri gösterdi; küçük ölüm, büyük ölümü parlattı.
“Zidûden”, kalbi gamdan ve aynayı tozdan ve kılıç ve emsâlini pastan temizlemek demektir ve sâf etmek ve bir şeyin aslını zâhir kılmaktan kinâyedir. Ya’ni, uyku ve uyanıklık hâli bize ölüm ve haşir hâlini zâhir kıldı, demek olur.
1789. Fakat bu nâme hayâldir ve gizlidir; ve o büyük haşirde çok âşikâr olur.
Lâkin rü’yâda görülen bu nâme ve a‘mâl-i fiktiyye sûretleri hayâldir ve başkalarının gözlerinden gizlidir. Yalnız rü’yâyı gören kimseye âşikâr olur. Fakat haşr-i ekber günü olan kıyâmette apaçık zâhir olur ve başkalan da görür.
1790. Bu hayâl burada gizli ve eseri zâhir dir; hu havâiden orada suretler neşvu nema bulur.
Bu hayâl, ya’ni insanın iyi ve kötü fikirleri bu dünyâda başkalannın nazarından gizlidir ve fakat sözden ve fiilden o fikirlerin eserleri zâhirdir. İşte bu hayâlden orada, ya’ni haşr-i ekber gününde sûretler neşv ü nemâ bulur.[8]