İçeriğe atla
Kâf 22Cüz 26 · Sayfa 519

Kâf Sûresi 22. Âyet

ق

Sohbete sor

Lekad kunte fî ġafletin min hâżâ fekeşefnâ ‘anke ġitâeke febesaruke-lyevme hadîd(un)

(Ona) "Andolsun ki sen bundan gaflette idin. Şimdi gaflet perdeni açtık; artık bugün gözün keskindir" (denir.)

Kâf Sûresi

Yine Mesnevi-i Şerif beyitleri ile yolumuza devam edelim.

1323. Eğer çekici ve yular mahsüs olaydı, imdi hu cihân dârü'l-gırâr kalmaz idi.

“Gırâr”, Kamûs’un beyânına göre “kitâb” vezninde, “noksân” ma’nâsınadır. Binâenaleyh “dârü’l-gırâr”, dâr-ı noksân demek olur. Çekici olan Hak ve yular olan sırr-ı kader, eğer bu âlem-i his ve şehâdette mahsüs olaydı, bu cihân-ı his ve şehâdet, “noksan evi” olarak kalmaz idi; zîrâ bu âlem-i dünyâ, âlem-i kesâfet olup, hakâyık-ı eşyânın perdesi ve hicâbıdır. Hakâyık ancak bu kesâfet zâil olduktan sonra zâhir olur. Nitekim Hak Teâlâ Kur’ân-ı Kerîm’de (Kâf, 50/21-22) Ya’ni “Her bir nefis kendisi ile berâber sâik ve’şâhid olduğu halde gelir ve ona denir ki: “Sen bundan gaflette idin, biz senden perdeyi kaldırdık, bu günde senin basarın keskindir” buyurur.[33]

2982. Ey letâfeili olan kimse, namazdan çıkma vaktinde o sebebden meleğe selâm getirmek lâzımdır.

“Tahlil", namazdan çıkma; “nemek”, tuz ve mecâzen “letafet” ma’nâsmadır. Ya’ni, ey bâtını letâfetli olan mü’min, namazdan çıkma vaktinde meleklerin sana hayrı ilhâm etmelerinden dolayı onlara “Essâlamu Aleyküm ve Rahmetullahi” diyerek selâm vermek lazımdır. Bu selâm şöyle demektir:

2983. "Sizin güzel ilhâm ve davetinizden benim bu namazımın ihtiyârı revân oldu." Ya’ni, namazdan çıkarken selâm vermek, “Ey melekler, sizin güzel ilhâm ve davetlerinizden dolayı bende bu namazı kılmak ihtiyâri harekete geldi. Allah’ın ism-i Selâm ile tecellîsi ve rahmeti sizin üzerinize olsun!” demektir.

2984. Günahtan sonra dahi iblîs'e tla'ne edersin. Zîrâ ki ondan mûnhanîsin.

“îrâ”, zîrâ demektir; “münhanî”, eğilen demektir. Ya’ni, bir günâhı işledikten sonra dahi İblîs’e la’net edip “Hay mel’un şeytan! Benim kalbime bu fesâdı ilkâ etti ve nefsime uydurdu da ben günâh işledim!” dersin. Zîrâ bilirsin ki, o fesâda o şeytanın vesvesesinden ve ilkââtmdan eğildin ve o günâhı işlemeğe meylettin.

2985. O iki zıd, gizli mükâlemeler içinde sana arz ederler. Gayb perdesinde arz tutucu geldi.

“Sirâr”, gizli mükâleme edişmek demektir. Ya’ni, birbirine zıd olan melek ve şeytan gizli mükâlemeler içinde sana biri hayn diğeri şerri arzederler. Onlar gayb perdesi arkasında bu iki zıd fiilin icrâsını arz edici olarak geldiler.

2986. Vaktâki gayb perdesi önden kalkar, sen kendi kılavuzlarının yüzünü görürsün.

Bu beyt-i şerîfde sûre-i Kâf da olan şu âyet-i kerîmeye işâret buyrulur:

(Kâf, 50/21-22) ya’ni “Yevm-i âhirette her bir nefs ile berâber sevk eden ve şehâdet eden gelir; ona denir ki: Sen bundan gafil idin, şimdi perdeyi açtık, bugün senin gözün keskin görür."

2987. Ve onları sözlerinden mâniasız açık tanırsın ki, bu gizli söz söyleyiciler bunlar idiler.

Gaybın perdesi olan bu cism-i kesîfin mevt-i tabîî vâsıtasıyla kalktığı ve onları açıkça gördüğün vakit onları sözlerinden mâniasız olarak tanırsın ve bilirsin ki, hayât-ı dünyeviyyede sana içinden gizli gizli sözler söyleyen ve ilkâatta bulunan bu melek ve şeytan imiş.

2988. Şeytan der: "Ey tab'ın ve cismin esîri, ben arzetiim, zor etmedim!" Bu beyt-i şerîfde sûre-i İbrahim'de olan şu âyet-i kerîmeye işâret buyrulur; (İbrâhîm, 14/22) ya’ni “Yevm-i âhirette emr-i ilâhî kazâ olunduğu vafiit şeytan der ki: Muhakkak Allah Teâlâ size va’d-i Hak ile va’detti ve ben de size hilâfet va’dettim. Halbuki benim için sizin üzerinize cebir ve kuvvet yok idi, ancak da’vet ettim. Siz de icâbet ettiniz. Binâenaleyh bana Ievmetmeyin ve nefislerinize levmedin! Ne ben size yardım edebilirim, ne de siz bana yardım edebilirsiniz”.

2989. Ve o melek sana der: "ben sana dedim ki, bu şâdîden senin gamın ziyâde olur." Ve yevm-i âhirette zâhir olan melek dahi sana der ki: “Ben hayât-ı dünyeviyyende gizlice sana dedim ki, bu hazz-ı nefsânîden hâsıl olan şâdîden ve sürûrdan hayât-ı uhreviyyede gamın ziyâde olur.”

2990. "O filân gün ben sana öyle demedim mi ki, cennetler tarafının yolu o tarafındadır.[34]

1779. Nâyî adamın nâye üflediği nefes nâyin lâyıkıdır; adamın lâyıkı değildir.

Ya’nî Hak nefes-i rahmânîsiyle her ân-ı gayr-i münkasimde mütecellîdir ve o tecellî ale’s-seviyyedir; aslâ tefâvüt yoktur, (Mülk, 67/3) "Halk-ı Rahmân’da tefâvüt göremezsin” âyet-i kerîmesinde bu ma’nâya işâret buyurulur. Ancak her ferd kendi isti’dâdı nisbetinde o tecellîyi kabûl eder. Nitekim neyzenin nefesi, muhtelif âhenkli neylere göre bir derecededir; fakat onlardan çıkan sadâ neylerin isti’dâdına göredir. Meselâ kimi “mansûr” âhenginde ve kimi “mâbeyn” veyâ “şâh” veyâ “dâvûd” âhenklerinde sadâlar çıkarır.

1780. Sakın ve sakın, eğer hamd ve eğer şükür söylersen, o çobanın nâ-fercâmı gibi tanı!

“Nâ-fercâm” , asıl ve esâstan ârî şeye derler. Ve nâ-fercâm çobanın mü- nâcâtına râci’dir. Ya’ni, “Sakın sakın ki, eğer türlü türlü elfâz ile Hakk’a hamd ve şükr edersen, onları çobanın esastan ârî münâcâtı kabilinden bil! Zîrâ senden zuhûr eden hamd ve senâ senin lâyıkına göredir; yoksa Hakk’ın lâyıkına göre değildir. Ve o sözlerin hepsi menba’-ı nakâis olan senin nâsûtiyyetine âiddir.

1781. Senin hamdin ona nisbetle gerçi daha iyidir; fakat o Hakk'a nisbetle yine nef den munkatı dır.

Senin Hakk’a karşı yaptığın hamd ve senâ, çobanın hamd ve senâsına nisbetle her ne kadar daha yüksek ise de, mâdemki kullandığın elfâz ve kelimât senin nâsûtiyyetin cümlesindendir, vücûdun mertebe-i lâhûtiyyetiyle nâsûtiyyetinin ahkâmı aslâ birbirine benzemediği için, Hakk’a nisbetle o hamd ve senâ hayırdan ve nef den munkatı’dır. Zîrâ yaptığın bu hamd ve senâ yarı yolda kalır.

1782. Nice bir söylersin, perdeyi kaldırdıkları vakit ki bu olmamıştır, o şeyi ki zannettiler.

Ne vakte kadar “Ben Hakk’a hamd ve senâ ediyorum ve Hakk'ı zikrediyorum” dersin? Bu nâsûtiyyet perdesini kaldırdıkları vakit, olduğunu zannettiğin hamd ü senâların ve zikirlerin olmamış olduğunu görürsün. Bu beyt-i şerîfte, Kaf sûresinde vâki’ (Kâf, 50/22) “Sen evvelce bundan gaflette idin; imdi senden perdeyi açtık; binâenaleyh bugün basarın keskindir.” âyet-i kerîmesiyle, sûre-i Zümer’de vâki’ (Zümer, 39/47) y"Onlara Allâh Teâlâ tarafından zanneder olmadıkları şey zâhir olur” âyet-i kerîmesine işâret buyurulur.

1783. Bu senin zikrinin kabûlü rahmettendir; mûstehâzamn namazı gibi ruhsattır.

Ma’lûmdur ki, kadınlara hayız zamânında namaz kılmak câiz değildir. Fakat hayız zamânı geçtikten sonra yine kendilerinden gelen kan kesilmez ise, fukahâ onu “istihâza” addedip, namaz kılmasına şer’an icâzet vermişlerdir. Binâenaleyh bu ruhsat üzerine, kadın her ne kadar tâhir değil ise de namaz kılabilir.

Cenâb-ı Pîr, bizim menba’-ı nakais olan nâsûtiyyetimiz cihetinden olan hamd ü senâmızı ve zikrimizi , “müstehâza”nın namazına teşbîh buyurup derler ki: “Bizim bu Hakk’ın zât-ı pâkine lâyık olmayan zikrimizin bu adem-i tahâretiyle berâber kabûl buyurulması, mahzâ Hakk’ın bize olan rahmetindendir. Nitekim “istihâza” hâlinde bulunan kadının namazına şer’an izin verilmiştir.”

1784. Onun namazında kan bulaşmıştır; senin zikrin teşbihe ve "çûn'e bulaşıktır!

“Müstehâza”nın namazıyla senin zikrinin arasında hiç fark yoktur. “Müstehâza”nın namazı kan ile bulaşık olduğu için adem-i tahâret içindedir. Ve senin zikrin dahi senin nâsûtiyyetinin ve beşeriyyetinin îcâb ettirdiği teşbihlere ve “çûn"e ya’ni, kendi hayâlinin dâiresindeki keyfıyyete ve evsâfa bulaşık olduğu için, o da adem-i tahâret içindedir. Zât-ı Hak ise evhâm ve hayâlâta ve teşbîhâta sığmaktan muarrâdır.[35]

111. Vay o efsüsîye ki, firarda Münker veya Nekîr onun koku tutucusu ola!

“Efsûs” teessüf ve hasret ve sihir ve hezl ve zulüm ve sitem ve yolsuzluk ma’nâlanna gelir. Burada her üç ma’nâ münâsib olur. “Münker” nâhoş ve lâyıksız ve tanınmamış ma’nâsınadır. “Nekîr” yabancı ve mûhiş ma’nâsınadır; zıdd-ı ma’rifet olan “nekret”ten müştaktır; ve ölü kabre konduktan sonra onun rûhuna zâhir olan iki meleğin adıdır. Bunlar bir ölüye Rabb’inden ve dîninden ve peygamberinden suâl sorarlar. Hind şârihlerinden Şeyh Abdüllatîf, Abdülhak Dihlevî hazretlerinin Mişkât Tercümesi ’nden naklen der ki: “Kafirlere ve fâsıklara Münker ve Nekîr ve mü’minlere Mübeşşir ve Beşîr olarak suâl sorarlar.” Bu ma’nâya göre suâl melekleri kâfirlere ve fâsıklara ancak çirkin ve korkunç sûrette zâhir olurlar ve bu beyt-i şerifte de bu kavle mutâbakat görülür. Buyururlar ki: “Mezârda Münker ve Nekîr’in suâl sorduğu kimselerin vay hâline!” Ma’lûm olsun ki, rûh cisimden alâkasını kestikten sonra cisim cemâd hâlinde kalır ve bu cisim taaffün edip dirileri iz’âc etmemek için toprağa defn olunur. Binâenaleyh cisme i’tibâr yoktur. “Mezâr”dan murâd, rûhun intikâl ettiği âlem-i berzahtır ve yevm-i ba’se kadar rûh bu âlemde ya mün'am veyâ muazzeb olur. Bu tena’um ve azâbın nümûnesi dünyâda rü’yâ âlemidir.

112. O ölülerden ne ağzı çalmağa, ne ağzını ilâç vericilerden hoş etmeğe imkân var!

Bu âlem-i berzah, bâtının zâhir olduğu bir âlem olduğundan, dünyâda olduğu gibi bir kişi o âlemde zâhiriyle bâtınını gizlemek mümkin değildir. Binâenaleyh dünyâda gıybet eden kimse o âlemde ne ağzını değiştirip latîf yapabilir ve ne de ağzını temizlemek için ilâç vericilerden yardım görebilir. O ancak kendi ameliyle kalır ve bâtını ne halde ise o âlemde zâhir olur. Nitekim âyet-i kerîmede (Târik, 86/9) “Sırların zâhir olduğu günde, o kimse için kuvvet ve yardımcı yoktur” buyurulur.

113. Muhakkak nikâh için su ve yağ yoktur. Akl ve idrâke hîle yolu yoktur.

“Âb u revgan” Bahâr-ı Acem’in beyânına göre, doğru ile yalanın ihtilâfından kinâyedir. Gıyâsü’l-LügStm beyânına göre tezyîn-i kelâm husûsunda tekellüf etmekten kinâyedir. Ya’nî “Dünyâda için başka düşünür, dilin süslü kelâmlar ile başka ifadede bulunur. Bu sûretle o süslü kelâmlan bâtınının yüzüne nikab yaparsın; fakat mezarda ya’nî âlem-i berzahta için dışına çıktığı vakit, Münker ve Nekîr’i kandırmak için böyle bir nikâb yoktur. Orada akıl ve idrâkin hile ve îcâdına yol yoktur. Ahvâl-i bâtmen ne halde ise öylece de görünür.”

114. Her herze yiyicinin başına ve kıçına onların topuzlarının darbeleri ne kadar doğ er.

“Mürz”ün müteaddid ma’nâlan vardır. Burada mak’ad ve kıç ma’nâsınadır. Ya’ni “Münker ve Nekîr hayât-ı dünyeviyyesindeki gayeyi fevt etmiş ve âlem-i berzaha sıfrü’l-yed olarak dönmüş olan her bir herze yiyen kimselerin başına ve kıçına o kadar topuz vurur ki, had ve hesâba gelmez. Bu hal, rü'yasında muazzeb olup uyanamayan kimselerin hâline mutâbıktır.”

115. Her ne kadar suretlerde, sopa ve demir görmez isen de Azrâil'in topuzunun eserine bak.

“Gürz” kaim sopa ucuna takılmış demir topuz ma’nâsınadır. Eskiden harplerde kullanılırdı. Azrâil (a.s.), sûretten ma’nâyı nez’e me’mûr olan bü-yük bir melektir. Bu melek hakkmdaki îzâhât yukanlarda geçti. Ya’nî “Hâl-i ihtizârda bulunan bir kimsenin hâline bak! Her ne kadar zâhirde sopa ve demirden mürekkeb olan topuzu göremez isen de, bu ma’nevî topuzun eseri muhtazır olan kimsenin vücûdunda görünür."

116. Zira sıra surette de görünür. Ondan ancak hastaya agahlık olur.

Ya’nî “Hz. Azrâîl’in âlet-i darbı ba’zan suver-i hayâliyyede dahi görünür. Fakat ona ancak hasta ve muhtazır olan kimse vâkıf olur. Zirâ muhtazır hayât-ı dünyeviyye ile hayât-ı berzahıyyenin hadd-i fâsılında bulunduğu için, iki tarafa da nâzır olur. Binâenaleyh hâl-i ihtizârda ona suver-i berzahıyye inkişâf eder ve bu hâl içinde, gördüğü şeyleri etrâfmda bulunanlara lisân-ı zâhir ile söylediği vakit, sayıkladığına zâhib olurlar.”

117. O hasta der ki: "Ey benim dostlarım, henim tepelerimin üstünde bu hılınç nedir?" Hind nüshalarında bu beyt-i şerîf şöyledir:

“O hasta der ki: Ey mahremim olan dost, başımın tepesinde bu kılıç nedir?” Ya’nî hasta etrafında bulunanlara gördüğü sûret-i hayâliyyeyi söyler.

118. “Biz görmüyoruz; bu hayâl olur." Hu ne hayâldir ki bu irtihâldir.

Hastanın yanında olanlar derler ki: “Biz senin söylediğini görmüyoruz. Bu hayâldir. Bu hastalığın iktizâsı olan sayıklamadır.” Cenâb-ı Pîr onlara cevâ- ben buyurur ki: “Hayâl ne demektir! Bu hastanın âlem-i berzaha intikâli hâlidir, size göre hayâldir, fakat muhtazıra göre hakîkattir.’’

119. Bu ne hayâldir ki, bu çerh-i ma kûs, bunun korkusundan şimdi bir hayâl oldu.

Yine Cenâb-ı Pîr buyurur: “Bu nasıl hayâldir ki muhtazırların havâss hamse-i zâhiresiyle meşhûd olan bu kubbe-i felek bu hayâlin korkusundar o ân-ı ihtizâr içinde bir hayâl oldu. Hiç böyle hayâl mi olur?”

120. Topuzlar ve kılıçlar hastanın önünde mahsüs oldu ve onun başı menkûs oldu.

121. O ân görür ki, onun içindir, düşmanın gözü ve dostun gözü ondan bağlarmıştır.

Muhtazır ancak kendisine âid olan a’mâlinin sûretlerini görür, onun göı düğü şeyleri ne dostlan ve ne de düşmanlan göremez. Zîrâ hayât-ı dünyevi) ye muhtazırın gördüğünü görmeğe hicâbdır. Nitekim evvelce kendisinin hı yât-ı dünyeviyyesi de, kendi amelinin berzaha âid olan sûretlerini görme, hicâb idi.

122. Hırs-ı dünyâ gitti ve onun gözü keskin oldu. Onun gözü hûn-rîz vaktinde aydın oldu.

Dünyâya taalluk eden hayat sönmek üzere iken muhtazmn dünyâya olan hırsı bi’l-ıztırâr gitti ve bu hayât-ı dünyeviyye perdesi kalkınca onun gözü âlem-i berzahı görmekte keskin oldu ve hûn-rîz vaktinde, ya’nî Azrâil (a.s.) vazifesini icrâ ettiği vakitte, rûhunun gözü parlak oldu. Bu beyt-i şerifte (Kâf, 50/22) ya’nî “Biz senden perdeyi açtık. İmdi senin basann bugünde keskindir” âyet-i kerimesine işâret buyrulur.

123. Onun gözü vakitsiz kuş geldi, onun kibrinin ve gazabının neticesinden.

Ya’nî muhtazırın gözü, kendi hâlini ölürken gördü, gördü ama vakitsiz gördü. Eğer hayât-ı dünyeviyye devâm ederken, ihbâr-ı İlâhî ve peygamberîye i’timâd edip akıl gözüyle göre idi, vakitli görmek olurdu. Ve o vakit kendisinin sû’-i a’mâline vâkıf olup tövbe ederdi ve bu görüşü makbûl olurdu. Fakat ne çâre ki, kibir ve gurûru ve gazabı sebebiyle aklının gözü göremedi. Binâenaleyh onun gözünün böyle vakitsiz görmesi, vakitsiz öten kuşa ve horoza benzedi.

124. Kuşun başını kesmek vâcib geldi; zîrâ ki çıngırağı vakitsiz kımıldatır.

Vakitsiz öten kuş, sebeb-i inflâl oldu ve meş’ûm bulunduğu için, onun başıın kesmek ve ona kahr ile muâmele etmek lâzım geldi. Binâenelayeh muhıtazın böyle vakitsiz görmesi de câlib-i merhamet olmadı; bilakis sebeb-i kahr ve azâb oldu.

125. Senin canının cüzü için her zaman bir nez vardır. Canının nez'inde îmânına bak.

“Canın cüz’ü”nden murâd, mümidd-i hayât ve müferrih-i zât olan nefestir. İnsan her nefesi alıp verirken bir fikir ve bir amel içindedir. Bu nefes, fenâ fikir ve amel hâlinde insandan münfekk olursa, âlem-i ma’nâda çirkin bir sûret iktisâb edip gerek dünyâda ve gerek âhirette sâhibine musallat olarak ta’zîb eder; ve eğer iyi fikir ve amel hâlinde insandan müntezi’ olursa, güzel ve latif bir sûret iktisâb edip dünyâda ve âhirette sâhibini taltîf eder, imdi canın cüz’ünün nez’inde hal böyle olursa küllünün nez’inde nasıl olur, var kıyâs et! Ve onun nez’inde fikrinin ve amelinin sermâyesi ve küliü olan îmânına bak![36]

Onsekizinci Kısım: BERZAH

Berzah “ölüm zamânı ile kıyâmet zamânı arasındaki zamân aralığıdır”; ve “bir dîğerine muhâlif olan iki şey arasında ayırıcı olan şey”e derler. O iki şeyin ister bir dîğerine münâsebeti olsun, ister olmasın, berzahın vücûdunun tasav- vur edilebilmesi için, mutlaka iki şeyin vücûdu gereklidir. Nitekim geçmiş ile gelecek arasındaki berzah “hâl zamânı”dır. Rûhlar mertebesi ile kesîf cisimler arasındaki berzah “misâl mertebesi”dir. Ve cennet ile cehennem arasındaki berzah “A‟râf”dır. Hayvânlar ile insan arasındaki berzah “maymun”dur. Bit- kiler ile hayvânlar arasındaki berzah “hurma ağacı”dır. Bitkiler ile mâdenler arasındaki berzah “mercan”dır. Ve buna göre kıyasla. Ölümden sonra berzah âlemine nakledilen şey insanın şekli ve cesedi değil, belki şahsına ait hakîkatidir. Çünkü madde beden olan cesedi bu âlemin parçalarındandır; ölümden sonra yine bu âlemde bozulup dağılır. Zâten benzer yenilenme bah- sinde îzâh olunduğu üzere bu madde beden arazdan ibâret olup, iki zamanda dâimî kalmadığından, mecbûri ölümden önce dahi bozulup dağılma içindedir. Velâkin, şahsa ait hakîkatın bağlılığı, o madde bedenden kesilmediğinden duruyor görünür. Mecbûri ölümde ise bu şahsa ait hakîkatın alâkası tamemen kesilmiş olup, o hakîkat berzaha nakledilir. Ve berzah âleminin maddesine uygun bir bedene bağlanır. Zâhir isminin görünme yeri olan şehâdet âlemindeki ilâhi teklifler üzerine Bâtın isminin görünme yeri olan berzahta, oluşan amellerinin ve ahlâkının güzel ve çirkin sûretlerini, insan berzahta kendi yakını olarak bulur.

Sûretin yok olmasından sonra, mevcûtların tümünün berzaha nakledilip Cemâl ismine ait görünme yeri olanlar Cemâl mahallinde ve Celâl ismine ait görünme yeri olanlar da Celâl mahallinde zâhir olurlar. Fakat yalnız ilâhi emâneti taşımaya isti‟dâdından dolayı, kendisine teklif yapılan insan için soru vardır. Diğerleri mükellef olmadığından, onlara soru yoktur. Ve soru ve cevâp herkese kendi hakîkatinin açılmasından ibârettir. Nitekim Hak Teâlâ buyurur: (Kaf, 50/21-22) “Her bir nefis, kendisi ile berâber sevkedicisi ve şâhit olduğu halde gelir ve ona denir ki: Sen bundan gaflette idin, biz senden perdeyi kaldırdık. Bu günde senin görüşün keskindir.” Perdenin kaldırılması bir tecellî ile olur. Bu tecellî içinde herkesin soru ve cevâbı olmuş olur. Çünkü “innallâhe serîûl hisâb” ya‟nî “Muhakkak ki Al- lah, hesabı çabuk görendir”(Âl-i İmrân, 3/199) buyurulur. Nitekim, bu âlem- de bahar mevsimi bir tecellîden ibârettir. Ve bu genel tecellî “Neniz var?” sorusundan ibârettir. İşte bu genel tecellî netîcesinde gül ve diken ve tatlı ve acı meyve ağaçları cevaplarını verip: “Bizim isti‟dâdımız budur, bunları getirdik” derler. Bundan dolayı herkesin sevkedicisi ve şâhidi mertebelerinin tümünde kendisi ile berâber olan zâtına ait isti‟dâdıdır. Bu berzahın hâllerine bağlı bazı bilgiler “misâl mertebesi” bahsinde verilmiş olduğundan burada tekrârı gereksizdir.[37]


Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(3)