İçeriğe atla
Zâriyât 11Cüz 26 · Sayfa 521

Zâriyât Sûresi 11. Âyet

الذاريات

Sohbete sor

Elleżîne hum fî ġamratin sâhûn(e)

(10-11) Cehalet içinde gaflete dalmış olan (ve "Muhammed şairdir, delidir" diyen) yalancılar kahrolsun!

Zâriyât Sûresi

Kendi varlıklarında bulunan hakikatı, âlemde bulunan Hakikat-i Muhammediyeyi yalanlamaktadırlar. Onlar nefsi emarenin sarhoşluğu ve cehaleti içinde gayriyette hayali rableri ile ve beşeri hüviyetleri içinde hakikat-i Muhammedi ve insan-ı kamilin ilâhi hüviyeti hakkında şuursuzlar ve yanılmaktadırlar.

Mustafa Safi Hilmi Babamız r.a. mürşidi Fahreddin Himmeti hazretlerine bağlandığı zaman etrafındaki kişiler muallim olduğu ve iyi derece Arapça bilgisine sahip olmasına istinaden senin bu kişi yanında ne işin var soruşlarına, sizin bilmedikleriniz var diye cevaplamıştır. (Murat Derûni) Mesnevi-i Şerif beyitleri ile yolumuza devam edersek;

2933. Sen bir pire için bir kilimi yakma; ve her sineğin sadâsmdan günü bırakma!

Sûret, pire gibi ehemmiyetsiz bir şeydir; ve hakikat, kilim gibi ihâta sâhi- bidir. Sen bir pire için bir kilimi yakma; ve seni insân-ı kâmilden teb'îd ve tekfir etmek isteyen ehl-i sûretin sözleri, sinek vızıltısı gibidir; bu vızıltılardan dolayı gün gibi aydınlık olan rûhâniyet âlemini terk etme ve karanlık olan ta- bîat ve kesâfet âleminde kalma.

2934. Sûretlerde kaldığın vakit putperestsin; onun sûretini bırak ve ma'nâya bak!

2935. Hacca mensûb adam isen ister Hindû, ister Türk veyâ Arab bir hacıyı yoldaş iste!

2936. Onun nakşına ve rengine bakma; onun azmine ve âhengine bak!

2837. Eğer siyâh olsa da, o senin hem-âhengindir; sen ona beyaz de; zîrâ senin hem-rengindir.

2938. Bu hikâye âşıkların başsız ve ayaksız fikri gibi, altüst söylenmiş oldu.

Muhakkikin indinde bir “ezel” ve bir de “ezel-i âzâl” vardır. Ezel-i âzâl mertebe-i vahdettir. Bu mertebede esmâ ve sıfât-ı ilâhiyye müttehid olup, bir-birinden mütemeyyiz değildir. Ve ezel, mertebe-i vâhidiyyettir ki, ebede kadar olan ahvâl hakkında işâret olduğundan, ezelden ileri olan ezel-i âzâle taalluku hasebiyle başı ve ibtidâsı yoktur; ve ebede mukârin ve onunla berâber olduğu için ayağı ve nihâyeti de yoktur. Binâenaleyh bu hikâyeden herkes kendi mertebesinin zevkini duyar.

2939. Başı yoktur; çünkü ezelden ileridir; ayağı yoktur, ebede karabeti vardır.

“Ezel"den murâd, a’yân-ı sâbite mertebesidir. “Ebed"den murâd, a’yân-ı sâbiteden ibâret olan suver-i ilmiyye-i ilâhiyyenin vücûd-ı Hak ile kâim olup, aslâ fenâ bulmamasıdır. Ya’nî bu Mesnevî-i ŞeriFde beyân olunan esrâr ve hakâyık, a’yân-ı sâbite mertebesinden ileri ve Zât-ı Hak’da mahfı olan esmâ ve sıfâttan, ya’nî mertebe-i vahdettendir. Ve mertebe-i vahdet, vâhidiyyet mertebesi olan a’yân-ı sâbiteden ileridir. İlm-i İlâhîde sâbit olan sûretlerin suver-i ilmiyye-i insâniyye gibi, fânî olması mümkin olmadığından, ebed ile alâkası ve karâbeti vardır.

2940. Belki su gibidir; ondan her katre hem baştır ve ayaktır ve hem de o ikizidir.

Bu hikâyede ezel-i âzâlden ebede kadar olan vücûd-ı mutlakın merâtibine işâret olunduğundan nüzûl ve urûc bir akarsu gibidir; ve bu nüzûl ve urûc, vücûd-ı mutlakın o merâtibde takayyüdü ile vâki’ olduğundan ve her bir mertebenin bir ibtidâ ve intihâsı bulunduğundan, bu akar suyun her katresi ya’nî her bir mertebesi bir baş ve ayaktır; zîrâ mukayyeddir. Ve mâhiyyeti ancak vücûd-ı mutlakın merâtibe nüzûlü ve bu merâtibden urûcu olmak i’tibâriyle, hey’et-i umûmiyyesi başsız ve ayaksızdır. Ya’nî bu nüzûl ve urûcun ne ibtidâsı ve ne de intihası vardır; zîrâ Hak ezelen ve ebeden Hâlık’tır ve llâh’tır ve Rab’dir. Binâenaleyh vücûd-ı mutlakın nüzûl ve urûcunun aslâ inkıtâ’ı yoktur.

2941. Ben Allah'ı tenzih ederim ki, bu hikâye değildir. Âgâh ol, bu bizim ve senin nakd-i hâlimizdir; iyi bak!

Bu hikâyeyi masal olarak dinleme! Ey sâlik, bu bizim şimdiki hâlimizi tasvîr eder. Ya’nî bu hikâyede “Bağdâd”, halîfenin dergâhı, Hz. Pîr efendimizin dergâh-ı irşâdıdır ve sâliklerin her birisi de sahrâ-yı tabîatte bî-nevâ kalan “Arab erkeği”; ve onların nefisleri de, onlanrın “zevce"leridir. Ve bu hikâye her zamanda, her bir mürşid-i kâmil ile sâliklerinin hâlinden haber verir.

2942. Zîrâ sûfî kerr ü ferli olur; her ne ki o mâzîdir "lâ-yüzker" olur.

Ya’nî sûfi olan kimsenin geçmiş ve gelecek ile alâkası yoktur; zîrâ geçmişin fâidesi olmadığı için, zikre ve uzun uzadıya onunla meşgûl olmağa değmez. Onun için “Geçmiş zikr olunmaz” darb-ı meseli meşhurdur ve geleceğin de ne olacağı mechûldür; çünkü hâdisât-ı âlem, hiçbir vakitte in-sanın re’y ve tedbîrine uymaz. Şu halde sûffnin nazannda mühim olan za-man, ancak zamân-ı hâldir. Binâenaleyh onlann nazannda vuküât-ı mâziyyeden olan hikâyâtının kıymeti yoktur ki, birtakım hikâyât ile meşgûl olsunlar. Eğer bir hikâye söylerlerse hâle taalluku olduğu için söylerler.

2943. Arab da biziz, testi de biziz, şâh da biziz, hep biziz. Dönen ondan döndürüldü.

Bu hikâye zımnında beyân ettiğimiz şeylerin hepsi, şimdiki halde biziz. Sahrâ-yı tabîatte kalmayı ihtiyâr edip, dergâh-ı irşâdımızın kapısından dönen kimseler, isti’dâd-ı ezelileri iktizâsınca döndürülmüş olanlardır. Bu beyt-i şerîfde şu âyet-i kerîmeye işâret buyrulur (Zâriyât, 51/9-11) Ya’nî “Dönenler döndürüldü. Kur’ân’ı tekzıb edenler matrüd olsunlar ki, cehâletde müstağrak olan gâfıllerdir.” Beyt-i şerîfe vech-i rabtı budur ki “Kur’ân ve inşân, ikizdirler” buyrulduğu vech ile, insân-ı kâmil Kur‘ân-ı nâtıktır; onu tekzîb edip dergâh-ı irşâddan dönenler, ezelde döndürülmüş ve mahrûm edilmiş olan kimselerdir.[21]


Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(1)