Ve-ssemâ-i żâti-lhubuk(i)
(7-8) Yollara (yıldızların dolaştığı yörüngelere) sahip göğe andolsun ki, muhakkak siz, (peygamber hakkında) çelişkili sözler söylüyorsunuz.
Yollara sahip göğe andolsun ki,
Zâriyât Suresi'nin 7. ayeti, 'el-hubuk' kelimesi üzerinden göğün düzenli ve yörüngeli yapısına dikkat çekerek, Allah'ın yaratma kudretine ve evrendeki intizama yemin etmektedir. Bu kavram, göğün çok katmanlı, sağlam ve estetik görünümünü vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Semâ kelimesi, 'sümuvv' kökünden türemiş olup, yüksek ve yüce olan her şey için kullanılır. Kur'an'da genellikle yeryüzünün üstündeki gök kubbe ve bazen de yağmurun geldiği yer anlamında geçer. Bu ayette ise, yörüngeleri barındıran, düzenli ve sağlam yapısıyla dikkat çeken kozmik gök anlamındadır.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Semâ, 'yüksek olmak' fiilinden türemiştir ve yeryüzüne göre yüksekte olan her şeye denir. Kur'an'da hem maddi gök cisimlerini hem de manevi mertebeleri ifade edebilir. Zâriyât 7'de ise, 'zâti'l-hubuk' ifadesiyle birlikte, yaratılışındaki mükemmelliğe işaret eden somut gök anlamında kullanılmıştır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Kur'an'da 'semâ' kavramı, sadece fiziksel bir varlık olmanın ötesinde, Allah'ın kudretinin ve azametinin bir göstergesi olarak sunulur. Genellikle yeminlerde kullanılması, onun önemini ve Allah'ın varlığına delil oluşunu pekiştirir. Bu ayette de 'zâti'l-hubuk' ile nitelenerek, yaratılışındaki mucizevi düzen vurgulanır.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Zât kelimesi, 'sahip olan, malik olan' anlamında kullanılır. Burada 'es-semâi zâti'l-hubuk' ifadesi, göğün 'hubuk' (yörüngeler, yollar) özelliğine sahip olduğunu, bu niteliği taşıdığını belirtir. Yani gök, bu yörüngelerle birlikte var olan bir varlıktır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Zât, bir şeyin kendisi, özü ve niteliği anlamlarına gelir. 'Zâtî'l-hubuk' terkibinde ise, göğün 'hubuk' ile nitelendiğini, bu özelliğin göğün ayrılmaz bir parçası olduğunu ifade eder. Göğün yörüngelere sahip oluşu, onun temel bir vasfıdır.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Zât kelimesi, bir varlığın mahiyetini, özünü veya bir şeye sahip oluşunu gösterir. Ayetteki kullanımı, göğün 'hubuk' ile nitelendiğini, bu niteliğin göğün varoluşsal bir özelliği olduğunu vurgular. Bu, göğün rastgele değil, belirli bir düzen içinde yaratıldığını ima eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): el-Hubuk kelimesi, 'el-hubuk' (dokuma, örgü) kelimesinden gelir. Göğün 'zâti'l-hubuk' olması, onun dokunmuş gibi sağlam, düzenli ve güzel yollara sahip olduğunu ifade eder. Tıpkı bir kumaşın dokusundaki düzen gibi, gökte de yolların ve yörüngelerin düzenli olduğu anlamına gelir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Hubuk, 'ihbâk' (sağlamlaştırmak, sıkılaştırmak) fiilinden türemiştir. Göğün 'hubuk' sahibi olması, onun sağlam, düzenli, güzel ve birbirine kenetlenmiş yollara, yörüngelere sahip olduğunu gösterir. Bu, göğün yaratılışındaki mükemmelliği ve intizamı vurgular.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): el-Hubuk, 'hubketü'ş-şa'r' (saçın örgüsü) gibi, bir şeyin düzenli, sıkı ve güzel bir şekilde örülmesi anlamına gelir. Ayetteki 'zâti'l-hubuk' ifadesi, göğün yollarının, yörüngelerinin veya katmanlarının birbirine geçmiş, sağlam ve estetik bir düzene sahip olduğunu anlatır. Bu, göğün sadece geniş bir boşluk değil, aynı zamanda karmaşık bir yapıya sahip olduğunu gösterir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Kur'an'da 'hubuk' gibi kelimeler, evrenin rastgele değil, ilahi bir düzen ve amaç doğrultusunda yaratıldığını vurgulamak için kullanılır. Göğün 'hubuk' sahibi olması, onun mükemmel bir mühendislikle inşa edildiğini, içinde belirli yörüngelerin ve yolların bulunduğunu, bu sayede kozmik düzenin sağlandığını ifade eder. Bu, Allah'ın yaratma kudretinin bir delilidir.
Zâriyât Sûresi
"Zatü'l-hubük" semaya yemin ederim. "Zatilhubük" niteliği, eşsiz bir ifadedir. Bunun mânâsının ne olduğu hakkında çok şeyler söylenmiştir.
HUBÜK: "Habike'nin de, "Hibâk"in de çoğulu olabilir. "Târika" "Turuk" "Misal" "Müsül" gibi.
HABÎKE: Dikkat ve özenle sağlam sanatlı dokunmuş yol yol, menevişli güzel kumaşa denir.
HİBAK de, rüzgar hoş estiği zaman denizde veya kumda meydana gelen yol yol kıvrıntılara denir. Saçların çok kıvırcıklığından meydana gelen dalgalanmalara, yani ondülasyona hubük denir. Kelimenin kökü olan "Habk" sıkı bağlayıp sağlam yapmak ve kumaşı sıkı, sağlam ve üzerinde sanat eseri ortaya çıkacak şekilde güzel bir zemin üzere dokumak anlamına gelir ki aslı, "sefâkat" yani kumaşı sağlam ve güzel dokumak diye özetlenmiştir.[18]
Diyanet Meali:
51.7 - Yollara (yıldızların dolaştığı yörüngelere) sahip göğe andolsun ki, Hasan Basri Çantay Meali:
51.7 - O haareli yollara saahib gök hakkı için,
Yıldızların dolaştığı, kendi yörüngelerindeki yolları vardır. Ayrıca yeryüzünden gökyüzüne doğru giden yollarda ve bu yolların kapıları da vardır. Bu konuyu gelecek sayfalarda tekrar inceleyeceğiz.[19] “ İz- -T-B- ”
Bir başka ifade ile bu gök gönül göğüdür. Zaman ve irfaniyet eğitimi içinde bu gönül göğünde “Necm ” Nefsi benlik, “Kevkeb” İzâfi benlik, “Şıra” İlâhi bemlik ve bu yıldızları kapsayan Tarık yıldızı sırası ile dolaşmaya başlar. (Murat Derûni) Mesnevi-i Şerif beyitleriyle yolumuza devam edelim;
1072. Söyle, âlemde bir ni'met nedir ki, ondan bir ümmet mahrûm değildirler.
Ya’ni, âlemde bir kısım halkın mahrûm olduğu bir ni’met var mıdır? Meselâ îmân bir ni’met-i İlâhîdir. Zîrâ mü’min olan için ye’s-i adem yoktur. Ve hayât-ı dünyeviyyede kendisine isâbet eden belâlardan mütesellî olur ve ölüm, nazarında o kadar korkunç bir şey değildir. Kâfirler ve münâfıklar ise bu ni’metlerden mahrûmdurlar. Zîrâ bu ni’met onlara fenâ gelir. Ve gıdâ ve şâir husûslarda da böyledir. Meselâ ba’zı kimselere ba’zı meyveler lezzetli gelir; ba’zı kimseler ise onları hiç sevmezler.
1073. Öküz ve eşek için şekerden ne fâide var; her cân için başka bir küt vardır!
Ya’ni öküzün ve eşeğin gıdâsı şeker değildir, onlar bu ni’metten anlamaz. Meselâ “Eşek hoşaftan ne anlar!” darb-ı meseli meşhûrdur. Zîrâ her cânın kendisine lâyık olan başka başka gıdâları, ya’ni saîdin gıdâsı başka ve şakinin rızkı ve gıdâsı başkadır. Saîd, Hakk’ın (Mü’minûn, 23/51) ya’ni “Tayyibât cinsinden yeyiniz!" emrine ittibâan, rızkını tayyib ve helâl olan şeylerden intihâb eder. Şakî ise, oiüJi (Nûr, 24/26) mûcibince, Hak Teâlâ’nın habîs addettiği şeyleri ve harâmı kendisine gıdâ ittihâz eder.
1074. Fakat eğer o kut onun üzerinde arız ise, imdi nasîhat etmek onun için râizdir.
“Râiz", lügatta atı serkeşlikten alıkoyan biniciye derler. Ya’ni, saîd olan bir canın gıdâsı ba’zan bu dünyâ-yı süflide şakilerin canlarının gıdâsı olur ve bu gıdâ onun gıdâ-yı aslîsi değil, belki gıdâ-yı ârızîsidir. Böyle bir kimsenin canı, dünyânın izzetine ve mansıbına ve malına ve cemâl-i fânisine meclûb olup, nûr-i Hak’tan ibâret olan gıdâ-yı aslîsini unutmuştur. Binâenaleyh böyle bir kimseye nasîhat etmek, râizlik vazifesini ifâ eder. Ve nasîhat azgın bir nefsi bu azgınlık ve serkeşlikten men’ ettiği cihetle bir râiz mesâbesindedir. Ve canı saîd olup, muvakkaten mülevvesâta dalmış olan kimsenin bu marazı ârızîdir ve ârızî olan bir hastalık ise tedâvî ile zâil olur.
1075. Hir kimse gibi ki, marazdan nâşî çamuru sevdi, gerçi zanneder ki muhakkak o onun kütüdür.
Bu hâl-i ârızî, hastalıktan dolayı toprak yemeyi seven kimseye benzer. Bu maraza mübtelâ olan toprağı kendisine bir gıdâ olur zanneder.
1076. Aslî olan gıdayı unutmuştur; yüzü maraz gıdasına getirmiştir.
O kimse, gıdâ-yı tabîî-i beşerîsini unutmuş ve yüzünü hastalığın îcâbı olan toprağa çevirmiştir.
1077. Şerbeti bırakmış zehir içmiştir; illet kütünü o gıdâ-yı lezîz yapmıştır.
Binâenaleyh o kimse, latîf olan şerbeti bırakıp zehir içmiştir; ve illetin gıdâsı olan o toprağı gıdâ-yı lezîz ittihâz etmiştir. Nitekim hadîs-i şerifle “Toprak yiyen kimse, gûyâ kendi nefsinin katline muîn oldu” buyurulur.
1078. Beşer küt-i aslîsi Huda'nın nurudur; hayvânî olan gıdâ ona lâyık değildir.
“Nûr-i Hudâ"dan murâd, nûr-i ı nefsâniyyenin galebesine sebep olduğu cihetle, ma’rifet-i ilâhiyye için mahlûk olan insana lâyık değildir. Nitekim bunun mazarratını cenâb-ı Pîr efendimiz bir gazellerinde ma’rifettir. “Gıdâ-yı hayvânî”den murâd, şer’in ta’yîn ettiği had mikdârından fazla olan taâmdır ki, bu mikdâr nefsin telezzüzü için ihtiyâr olunur. Ve bu mikdâr sıfât- şöyle buyururlar:
"Senin canının kuşu, taamdan ve hadden fazia tokluktan bu cisim yumurtası içinde kalmıştır. Bu cisim yumurtası içinden çık; tâ ki kanatlann büyüsün! Vâkıâ, orucun safrâsı başın hayâlini çoğaltır; fakat işte böyle hayâlden yed-i bey- zâyı bulurlar!"
1079. Fakat illetten dolayı gönül buna düştü ki, o gündüz ve gece bu su ve çamurdan yer.
Ya’ni, bu derece gıdâ-yı hayvânîye mübtelâ olmak insana lâyık olmadığı halde, maraz-ı kalbî sebebiyle o insan dâimâ telezzüz-i nefsânîsi olan suya ve çamura mübtelâ olmuştur. “Su ve çamur”dan murâd, topraktan hâsıl olan gıdâların
1080. Yüz sarı ve ayak zayıf ve kalb hafif “Yollar sâhibi olan semâya kasem ederim” gıdası nerede?
Ya’ni, sudan ve çamurdan mütehassıl gıdâ ile telezzüzât-ı nefsâniyyesine mübtelâ olan kimse, sarı yüzlü ya’ni huzûr-i evliyâda utanmış ve ayağı zaîf ya’ni tarîk-ı Hak’ta yürüyemez ve kalbi hafîf ya’ni maârif-i ilâhiyye yükünü kalbinde taşıyamaz bir haldedir. Nûr-i rabbânî olan gıdâ-yı semâvî nerede?
(Zâriyât, 51/7), Ve’z-Zâriyâti sûre-i şerîfesinde olup, “Yollar sâhibi olan semâya kasem ederim” ma’nâsınadır.
Her biri birer âlem olan, fevkimizde parlayan yıldızların azîm mahrekleri ve gözümüzün görmediği kuyruklu yıldızların mahrekleri birer yol olup, ilm-i hey’et’e vâkıf olanlar, bu yollann azamet ve kesretiyle berâber birbirlerine indirâcına ve yekdiğerinin mahreklerini kat’ ettikleri halde bir intizâm-ı tâm tahtında müsâdemesizce her birinin kendi felekleri üzerinde seyrlerine hayret ederler. Bu ecrâmın yekdîğerle-riyle olan irtibât-ı ma’nevî ve rûhânîlerini ancak Cenâb-ı Hak bilir.
Hind şârihlerinden Bahru’l-Ulûm hazretleri buyururlar ki: “Bu âyet-i kerîmede, lisân-ı işâretle “semâ”dan murâd, ulüvvdür. Ve “yollar”dan murâd, ulûm-i ilâhiyye yollarıdır.” Hülâsa-i ma’nâ budur ki: "Gıdâ-yı hayvânîye müteveccih olan kimsenin yüzü sarı ve şermende olup, Hakk’ın hâs kullarının meclisinde oturamaz; ve ayağı zaîftir, Hak yolu tarafına gidemez; kalbi metânetsizdir, ma’rifet-i ilâhiyye yükünü kaldıramaz. Böyle bir kimse için ulûm-i ilâhiyye gıdâsı nerede?”
1081. O devlet haslarının gıdasıdır; onu yemek boğazsız ve aletsizdir.
O gıdâ-yı âsumânî olan ulûm ve maârif-i ilâhiyye, Hakk’a yakınlık devletine nâil olan hâs kullara mahsûstur. O gıdâyı yemek için boğaza ve el ve ağız ve diş gibi a’zâlara; ve o gıdâyı istihsâl için değirmen ve ocak ve tencere ve ateş gibi âletlere ihtiyâç yoktur.
1082. Güneşin gıdası arşın nûrundan; hasûdlann ve şeytanların, ferşin dumanından oldu.
“Güneş"ten murâd, veliyy-i âriftir. “Arş”tan murâd, “hakîkat-i muhammediyye "dir ki, (Tâhâ, 20/5) ya’ni “Rahmân arş üzerine müs- tevî oldu” âyet-i kerîmesinde işâret buyurulduğu üzere, zât-ı Hak, rahmeten- li’l-esmâ’ mertebe-i ahadiyyesinden hakîkat-i muhammediyye mertebesine bi’t- tenezzül müstevî oldu. “Nûr”dan murâd, ulûm-i ledünniyyedir. Zîrâ nûr hissî zulmeti izâle ettiği gibi, ilim de zulmet-i cehli ve ma’nevî olan karanlığı izâle eder. “Hasûdlar”dan murâd, evliyânın merâtib-i ma’neviyyelerini çekemeyen kimselerdir. Ve “şeytanlardan murâd, halkı Hak’tan teb’îd ve nefis tarafına meyi ettirmeğe sa’y edenlerdir. Hülâsa-i ma’nâ budur ki: “Velînin gıdâsı, hakî- kat-i muhammediyyeden nâzil olan ulûm-i ledünniyyedir; hasûdların ve şeytanların gıdâsı ise arzın buhânndan ve rutûbetinden hâsıl olan mevâddır.”
1083. Hak, şehîdler hakkında "Rızıklanırlar" buyurdu; o gıdâ için ne ağız oldu ne tabak!
Bu beyt-i şerîfte, sûre-i Âl-i İmrân’da vâki, (Âl-i İmrân, 3/169) ya’ni “Allâh yolunda öldürülenleri ölü zannetmeyin, belki diridirler; Rablerinin indinde nzıklanırlar” âyet-i kerîmesine işâret buyurulur.
Ma’lûm olsun ki, gıdâ ya sûrî veyâ ma’nevî olur. Gıdâ-yı sûrî iki nevi’dir: Birisi, âlem-i kesâfetten hâsıl olan gıdâdır ki, alelumûm rûh-i hayvânî ondan kuvvet bulur. Ve diğeri, âlem-i letâfetten olan gıdadır ki, bundan hem rûh-i insânî ve hem de cisim mütezevvik ve müteğaddî olur. Nitekim bu rızık hakkında, “Ben Rabbim’in indinde gecelerim; beni yedirir ve içirir” buyururlar. Ve bu nzık hâzır olarak geldiği cihetle, istihsâli âlâta muhtâç değildir. Ve âlem-i letâfetten hâsıl olmakla, vücûd-i berzahî ile eki olunup, bu cism-i kesîfın ağzına ve a’zâlarına ihtiyaç yoktur.
Ve âlem-i letâfetten olan gıdânın te’sîri, âlem-i cisme nazaran iki derece iledir. Ondan ya cisim kuvvet bulur veyâhut bulmaz. Eğer cisim kuvvet bulursa, o muhakkak sûrî gıdâdır; ve eğer kuvvet bulmazsa ma’nevî gıdadır, ya’ni bir ma’nânın o sûretle zuhûrundan ibarettir. Meselâ bir kimse rü’yâsmda süt içse ve uyandığı vakit mi’desinde süt eseri bulunmasa, ilim ile te’vîl olunur ve ilim gıdâ-yı ma’nevîdir. Ve eğer mi’desinde süt bulunursa, o mahz gıdâdır. Nitekim evliyâdan ba’zılarına vâki’ olmuştur, işte, şühedânın irzâk olundukları rızık, vücûd-i berzahî ile tena’um olunan bu nzıktır. Gıdâ-yı ma’nevîye gelince, bu gıdâ doğrudan doğruya rûh-i insânînin gıdâsı olan nûr-i ma’rifet ve şa- râb-ı aşk-ı İlâhîdir ki, onun âsârı cemî-i mevâtında zâhir ve hükmü cismâniyyet ve berzah ve rûh âlemlerinde câridir.
1084. Gönül her bir yârdan bir gıdâ yer; gönül her bir ilimden bir safâ götürür.
Gönül her bir yâr ve refikten bir gıdâ ya’ni huy kapar; ve kezâ gönül her bir ilimden bir safa alır. Ya’ni refîk sâlih ise, gönül ondan güzel huylar alır; ve fâsık ise, ondan fenâ tabiatlara meyi eder. Ve kezâ gönül her bir ilimden bir zevk ve safâ kesb eder.
1085. O ter bir adamın sûreti bir kâse gibidir; göz onun ma'nâsından bir hassâsedir.
Her bir adamın sûreti mazhar-ı esmâ’ ve sıfât-ı ilâhiyye olduğundan, içi taâm ile dolu olan bir kâseye benzer. Ehl-i ma’nânın kalb gözü o sûretin ma’nâsından, ya’ni mazhar olduğu esmâ’ ve sıfât-ı ilâhiyyeden bir hassâsedir, ya’ni o ma’nâyı ziyâde idrâk edicidir.
1086. Her bir kimsenin likasından bir şey yersin; ve her karînin kıranından bir şey götürürsün.
İmdi, mâdemki sûret-i insâniyyeden her biri içi taâm dolu bir kâsedir; her bir kimseye mülâki olduğun vakit, onun kâsesinden bir gıdâ-yı ahlâkî yersin. Ve her karînin mukârenetinden de kendi kâse-i vücûduna bir şey nakl edersin. Zîrâ tabîat sârıktır, farkında olmadığı halde musâhibinden mutlaka bir şey alır. Onun için âyet-i kerîmede, (Tevbe, 9/119) ya’ni “Sâdıklar ile berâber olun!” buyurulur. Ve Türkçe’de, “Üzüm üzüme baka baka kararır” darb-ı meseli meşhûrdur.
1087. Vaktâki yıldız yıldıza mukârin oldu, muhakkak her ikisinin lâyıkı olan eser doğar.
Ya’ni iki şey birbirine mukârin olduğu vakit, mutlakâ onlardan bir münâsib eser husûle gelir. Bu, tabiatta kâide-i umûmiyyedir. Hattâ ilm-i nücûm kaidesine nazaran, iki yıldız birbirine mukârin olunca, her ikisinin isti’dâdına göre saâdet ve nühûset ve ihtirâk gibi mutlaka bir eser tevellüd eder.[20]