Yes-eluhu men fî-ssemâvâti vel-ard(i)(c) kulle yevmin huve fî şe/n(in)
Göklerde ve yerde bulunanlar, (her şeyi) O'ndan isterler. O, her an yeni bir ilahi tasarruftadır.
Göklerde ve yerde bulunanlar, O'ndan isterler. O, her gün yeni bir iştedir.
Rahmân Suresi 29. ayet, Allah'ın evren üzerindeki mutlak kudretini ve sürekli tasarrufunu vurgular. Ayet, göklerde ve yerde olan her şeyin O'na muhtaç olduğunu ve O'nun her an yeni bir iş ve durumda olduğunu ifade ederek, ilahi fiilin sürekliliğini ve kapsamlılığını dilbilimsel olarak ortaya koyar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'سأل' kelimesinin 'bir şeyin elde edilmesi için talepte bulunmak' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'يسأله' ifadesi, yaratılmışların ihtiyaçlarını gidermek için sürekli olarak Allah'a yöneldiğini, O'ndan yardım ve rızık talep ettiğini gösterir. Bu, Allah'ın mutlak rızık verici ve ihtiyaç giderici olduğunu vurgular.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'سأل' fiilinin mecazi olarak 'ihtiyaç duymak' ve 'muhtaç olmak' anlamlarına da gelebileceğini ima eder. Ayetteki bağlamda, göklerde ve yerde olanların Allah'tan istemesi, onların varoluşsal olarak O'na bağımlı olduklarını ve her an O'nun lütfuna muhtaç olduklarını ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 's-e-l' kökünün Kur'an'daki kullanımının, insanın Allah'a olan bağımlılığını ve O'ndan yardım dileme eylemini güçlü bir şekilde ifade ettiğini belirtir. Bu ayetteki 'يسأله' fiili, yaratılmışların Allah'a olan ontolojik bağımlılığını ve O'nun her şeyi kuşatan kudretini vurgulayan merkezi bir kavramdır.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'سماء' kelimesinin 'yükseklik' ve 'yücelik' anlamlarından türediğini ve çoğulu olan 'سموات'ın, yedi kat gökleri ve onların içindeki varlıkları kapsadığını belirtir. Ayetteki 'السموات', Allah'ın kudretinin ve tasarrufunun sadece yeryüzüyle sınırlı olmadığını, tüm evreni kuşattığını gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'سماء' kelimesinin 'yüksek olan her şey' için kullanıldığını ve Kur'an'da genellikle 'gökler' anlamında geçtiğini ifade eder. Bu ayette 'السموات', Allah'ın hükümranlığının ve yaratıcılığının sonsuzluğunu, göksel varlıkların da O'nun iradesine tabi olduğunu vurgular.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'أرض' kelimesinin 'yeryüzü' anlamına geldiğini ve Kur'an'da genellikle 'gökler' ile birlikte zikredilerek Allah'ın yaratma ve hükmetme kudretinin kapsamını gösterdiğini belirtir. Ayetteki 'الأرض', Allah'ın tasarrufunun yeryüzündeki tüm canlıları ve cansızları da kapsadığını ifade eder.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'أرض' kelimesinin 'yeryüzü' ve 'alt katman' anlamlarına geldiğini ve Kur'an'da sıkça 'سماء' ile birlikte kullanılarak evrenin iki ana unsurunu temsil ettiğini açıklar. Bu ayette 'الأرض', Allah'ın kudretinin ve ilahi fiilinin yeryüzündeki her şeye nüfuz ettiğini gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'شأن' kelimesinin 'önemli iş, durum veya hal' anlamına geldiğini ve 'كل يوم هو في شأن' ifadesinin, Allah'ın her an yeni bir yaratma, rızık verme, öldürme, diriltme, affetme veya cezalandırma gibi fiillerle meşgul olduğunu gösterdiğini açıklar. Bu, Allah'ın fiillerinin sürekliliğini ve çeşitliliğini vurgular.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'شأن' kelimesinin 'önemli bir iş veya durum' anlamına geldiğini ve Allah'a nispet edildiğinde, O'nun sürekli olarak kainatta tasarruf ettiğini, her an yeni bir hikmet ve kudret tecellisi gösterdiğini ifade ettiğini belirtir. Ayetteki bu ifade, Allah'ın aktif ve sürekli yaratıcı gücünü vurgular.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'ş-e-n' kökünün Kur'an'daki kullanımının, Allah'ın sürekli ve kesintisiz bir şekilde evreni idare ettiğini, her an yeni bir yaratma ve düzenleme içinde olduğunu gösterdiğini belirtir. 'كل يوم هو في شأن' ifadesi, Allah'ın kudretinin ve ilahi fiilinin durağan olmadığını, aksine dinamik ve sürekli olduğunu vurgular.
Er-Rahmân
Terzibaba - Necdet Ardıç
يَوْمٍ هُوَ فِي شَأْنٍعكُلُّ
yes’elühü men fiyssemavati vel ardı külle yevmin hüve fiy şe’nin semavat ve arzdaki men/kimseler yes’elühü/onu/kendisini se’elsual eder/ister hüve/o külle yevmin/her yevm/gün fiy şe’n/şen (şan, tavır, ahval, hadise) içinde/hakkında “Göklerde ve yerde bulunanlar ondan isterler.
O, her gün yeni bir iştedir/şandadır.
Sadece yeryüzündeki varlıklar değil, aynı zamanda semavattaki varlıklara da hitap edilmektedir.
Deniyor ki; Sizin dünyanıza benzer gök yüzünde, semada, uzayda da yerler vardır ki, onların da üzerinde şuurlu varlıklar vardır. Ve bunların hepsi Cenab-ı Hak’tan ihtiyaçları olan istihkaklarını talep etmektedirler.
Abdullah İbni Abbas (r.a)’a sormuşlar:
“Ey Abdullah, gök yüzünde bizim gibi insanlar var mı?”
O da cevaben:
“Evet orada da İbni Abbas’lar vardır” demiştir.
Tebareke-i Şerifede mealen:
“Siz bunların boşuna mı halk edildiğini zannediyorsunuz? Başınızı çevirip tekrar tekrar bakın; orada bir yarık, bir çatlak veya uygunsuzluk görecekmisiniz!” diye uyarmaktadır.
Kendimizi uzayda tek ve yalnız zannetmemiz çok yanlış olurdu. Bu varlık alemlerinde, bizler çok şerefli varlıklarız ki, bizleri muhatap alıp bize hitap edilmektedir.
Bize halife rütbesi verilmiş ve bizim cinsimizden, bütün bu alemlere rahmet olan Habibini halk etmiştir.
Yeryüzü ve semavatta madenler, nebatlar, hayvanlar, insanlar v.s. varlıklar vardır. Bunların hepsi kendi mertebelerinden, kendi ihtiyaçlarını talep etmektedirler.
Bu talepleri ise kendi zatlarından, özlerinden olmaktadır.
İnsan bu talebini;
zahirinden zahiri için;
batınından batını için;
özünden, ruhundan ise farkında olmadan fıtratından (var oluş hakikati) talep etmekte, yani sual etmektedir.
“Adem” yönüyle Ademliğini, “Halife” yönüyle halifeliğini, “İnsan” yönüyle insanlığını, “Beşer” yönüyle beşeriyetini, “Nefs” yönüyle de nefsani hakikatlerini talep etmektedir.
Bu talepleri neticesinde kendilerinde zuhura gelen tecelliler ile ilahi zuhurlarını ortaya koymaktadırlar.
Böylece en geniş manada “Allah” esmasının zuhuru ortaya gelmektedir. Böylece de ondan en güzel talep sual edilmiş olmaktadır.
(55/29) يَوْمٍ هُوَ فِي شَأْنٍعكُلُّ
külle yevmin hüve fiy şe’nin “hüve/o külle yevmin/küllü/her yevm/gün fiy şe’n/şen (şan, tavır, ahval, hadise) içinde/hakkında “O, her gün yeni bir istedir”
“Fusüsu’l Hikem” adlı eserinde Muhyiddin-i Arabi Hazretleri bu ayet hakkında şöyle demektedir:
“Vücud-u mümkinat, varlıkların suretlerini Hakk’ın zuhurundan var etti. Ve bu zuhur ise Tecelli-i Hak’tır. Tecelli-i Hak’ta başka (gayrı) yoktur. Tekrarı dahi yoktur.”
“Vücud-u mümkinat”, yani “her an değişimde olan mevcut varlık” Hakk’ın her mertebede, o mertebenin gereği olan faaliyet ve görüntüyü ortaya koymasından ibarettir.
Ve bütün bu varlıklar bir oluşum ve değişim içindedir. Mevsimler, bitkiler, hayvanlar, her an her yerde bir şeyler değişmektedir.
Atomlar dahi sabit değildir. Zaman ölçümüzün temeli olan bir saniyede atomlar dokuz (9) milyon küsur defa titreşmektedirler.
Nasıl bir düzen?... Ne muhteşem bir ilahi program!....
Cansız dediğimiz madenleri meydana getiren atomlar dahi akıl almaz bir hızla hareket etmektedirler. Biz ise bunu göremediğimizden onlara cansız, hareketsiz varlıklar diyoruz.
Dünyayı canlı ve cansız varlıklar olarak ikiye ayıran tabiatçıya bir arif kişi;
“eğer taş, toprak, cansız dediğiniz bu dünya cansız ise, insan gibi bir canlıyı nasıl meydana getiriyor?” diye sormuştur İnsan kendisi için bir program yapar; bazıları tutar, bazıları tutmaz. Fakat ilahi program, altı (6) milyar küsur insanı, sayısız galak ve gezegenleri, melekleri, cinleri, hayvanları, madenleri, bildiğimiz ve bilmediğimiz bütün alemlerindeki yaşantıları, kendi zuhurları ve düzeni içinde hiç aksatmadan sonsuz olarak sürdürmektedir.
Her an bir değişimde olduğu halde, o kadar düzenli olan bu değişim hakkında Kur’anı Keriym Mülk Suresi 67. sure 3. ayette
ذى خَلَقَ سَبْعَ سَمَوَاتٍ طِبَاقًاعآلْ ٣
حْمَنِ مِنْ تَفَاوُتعمَا تَرَى فِي خَلْقِ الرّ
فَارْجِعِ الْبَصَرَ هَلْ تَرَى مِنْ فُطُورٍ
elleziy haleka seb’a semavatın tıbakan ma tera fiy halkırrahmani min tefavütin ferci’il basare hel tera min füturin elleziy/o zat ki seb’a/yedi (7) semavatı tabaka, tabaka halketti rahman halkiyeti içinde/hakkında min tefavütin/uygunsuz, aykırı, bozuk, çelişki, düzensiz, rüyet edemez/göremezsin
artık (haydi) basar/gözü, görmeyi rücü et
hel/..mi era/rüyet ediyor/görüyor musun
min füturin/fütur/çatlak, yarıktan “Bakın bakalım gök yüzünde bir uygunsuzluk, bir çatlak görebilecek misiniz?” buyuruldu.
Çünkü her an bütün alemde ve varlıklarda değişimde “şe’nde” olan bizzat O’dur. Bütün suretler, zuhurlar “Tecelli-i Hak”tan başka bir şey değildir. Ve bu “Tecelli-i Hak”ta “baka” yoktur: Hiçbir şey sabit değildir.
Bir televizyondaki görüntüyü düşünürsek; bir saniyede yirmi iki (22) ayrı görüntü sunulmaktadır. Bunu sunabilmek için binlerce devrenin çalışması, değişmesi gerekir ki; biz bu görüntüleri hareketli olarak seyredebilelim. O ayrı ayrı görüntülerde aksama olsa, sayısı azalsa veya çoğalsa, bütün düzen ve görüntü bozulur.
İşte, alemde saniyede yirmi iki değil, dokuz (9) milyon küsur titreşim, değişim hareketi olmaktadır. Bu suretle biz taşı, taş; toprağı, toprak olarak görüyoruz.
Bu alem ekranında Hakk’ın zuhurları devamlı olarak oyun sahnesinde oynamaktadırlar. Bu ayet-i kerime bize bunları anlatmaktadır.
“Tecelli-i Hak”ta “baka” olmadığı gibi tekrarı dahi yoktur. Aynı tecelliyi iki defa tekrarlamaz, bir varlığa iki defa aynı tecelliyi yapmaz. Bunları çok iyi anlamamız gerekmektedir.
Kur’an-ı Kerim, dinimiz bize tüm hakikatleri anlatmaktadır. Tefekkür etmemiz gerekir. Eğer Kur’an’da seçilen muhatap akıl sahipleri bizler isek, yaptığımız ibadetlerimizin sadece zahir ve şekilden ibaret olmadığım bilmemiz gerekmektedir.
Ne yazık ki, İslamı iyi anlayamadığımız için, iyi de anlatamıyoruz. Elimizde istediğimiz kadar büyük hazineler olsun, biz onun küçücük bir parçasını kullandıktan ve fakir yaşadıktan sonra neye yarar.
Kur’an-ı Kerim’i ve içindeki hakikatleri farkında bile olmadan. batılılar bizden daha çok inceleme ve araştırma yapıyorlar. Bu yüzden teknikte doğululardan ilerideler.
Muhyiddin-i Arabi gibi deryaların dalgıçlığını yapan kimselerin sayılarını arttırmamız lazım gelmektedir.
O zat hakkında bir batılı araştırmacı demiş ki:
“İçinizden bir adam, bir derya çıkmış... onu da siz kabul etmemişsiniz”
Neden? Çünkü hakikatleri anlatıyor. Şekilciliğin teferruatından öte, öz ve hakikatleri anlatmaktadır. Bizler kabullenemiyoruz; hakikat ilmini görmek istemiyor, dinimizi birkaç zahiri kuralla sınırlayıp, hareketsiz bir sistem olarak görmek istiyoruz. Belki işimize öyle geliyor Böylece nefsimiz de gaflet ile daha rahat hareket edebiliyor Ancak yine de; “O her an yeni bir şe’ndedir.” Zuhurunun şiddeti kendisine perde olmaktadır.
Elmalı’lı Hamdi Yazır bu ayet hakkında özetle şöyle diyor:
[“Göklerde ve yerde bulunanlar O’ndan isterler” Gerek sonradan meydana gelmeleri, gerekse aynı hal üzere kalmaları ve diğer halleri itibariyle muhtaç oldukları her dileği O’ndan isterler. Gerek davranışla ve gerek sözle olsun, daima O’ndan ister dururlar. Çünkü kendi kendilerine ve mümkün olan hakikatlerine nazaran var olmaya asla hakları yoktur. Bu yüzden her an O’ndan isterler “O her gün yeni bir iştedir” Ya celale veya ikrama bağlı bir iştedir ki; onlara istediklerini vermek de bu cümledendir. Zira Hak Teala üstün hikmetlerine dayalı dileği gereğince her an nicelerini yok eder ve nicelerini var eder, nicelerini de zengin kılar. Bazı halleri giderir, bazılarını getirir, İbnü Mace, İbnü Hibban ve bazı hadis alimleri Ebu’d-Derda (r.a)’tan rivayet etmişlerdir ki;
Hz Peygamber (S.A.V) şöyle buyurmuştur:
“Günahları affetmek sıkıntıları gidermek ve bir takım insanları yükseltip, bir takımlarını alçaltmak da O’nun şanındandır.” İla ahır....]