Hûrun maksûrâtun fî-lḣiyâm(i)
Onlar, çadırlara kapanmış hurilerdir.
Çadırlar içerisinde gözlerini yalnız kocalarına çevirmiş hûriler vardır.
Rahmân Suresi'nin 72. ayeti, cennet tasvirlerinden birini sunarak, orada bulunan hurilerin özelliklerini ve mekanlarını dilbilimsel bir derinlikle ifade etmektedir. Ayet, 'hur' kelimesiyle cennet kadınlarının göz güzelliğine, 'maksûrât' ile onların korunmuşluk ve iffetine, 'hıyâm' ile de ikamet ettikleri görkemli çadırlara işaret etmektedir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'hur' kelimesini 'havar' kökünden türeterek, gözlerinin beyazının çok beyaz, karasının ise çok kara olması nedeniyle bu ismin verildiğini belirtir. Ayetteki bağlamda, cennet ehli için yaratılmış, göz alıcı güzellikteki kadınları ifade eder. (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân, ص 275)
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'hur' kelimesini 'beyaz tenli' ve 'güzel gözlü' olarak açıklar. Ayetteki kullanımı, cennetteki kadınların fiziksel güzelliklerinin, özellikle de gözlerinin çarpıcılığının bir metaforu olarak değerlendirilir. (Mecâzü'l-Kur'ân, II, 237)
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'hur' kavramının Kur'an'da cennetin ödüllerinden biri olarak sunulduğunu ve genellikle 'gözleri iri ve güzel' anlamında kullanıldığını belirtir. Bu ayette, cennetin cazibesini artıran estetik bir unsur olarak karşımıza çıkar.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'maksûrât' kelimesini 'kısırlaştırılmış, alıkonulmuş' anlamında kullanır. Ayetteki bağlamda, hurilerin sadece eşlerine tahsis edilmiş, yabancı gözlerden korunmuş ve iffetli olduklarını vurgular. (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân, ص 444)
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'maksûrât' kelimesini 'kendi eşlerine hasredilmiş, başkalarına bakmayan ve başkaları tarafından da bakılmayan' olarak açıklar. Bu, onların iffetini ve cennetin özel ortamında korunmuşluklarını ifade eder. (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân, ص 653)
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'maksûrât'ın, 'kendi evlerinde kalmaya alışmış, dışarıya çıkmayan' kadınlar için kullanıldığını belirtir. Ayetteki anlamı, hurilerin cennetin özel mekanlarında, eşlerine sadık ve korunmuş bir şekilde bulunduklarıdır. (el-Külliyyât, ص 764)
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'hıyâm' kelimesini 'çadırlar' olarak açıklar ve bu çadırların cennetteki özel mekanlar olduğunu belirtir. Ayetteki kullanımı, hurilerin ikamet ettikleri, muhtemelen değerli ve görkemli meskenleri ifade eder. (Nüzhetü'l-Kulûb, ص 215)
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'hıyâm'ın, 'deriden yapılmış büyük çadırlar' anlamına geldiğini ve cennet bağlamında, özel olarak hazırlanmış, süslü ve geniş meskenleri ifade ettiğini belirtir. Bu ayette, hurilerin kaldığı lüks ve korunaklı yerleri simgeler. (Basâiru Zevi't-Temyîz, II, 545)
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'hıyâm' kelimesinin 'çadır' anlamına geldiğini ve cennet tasvirlerinde, genellikle inciden veya yakuttan yapılmış, geniş ve gösterişli çadırları ifade ettiğini açıklar. Ayette, hurilerin ikametgahlarının ihtişamını ve güzelliğini vurgular. (Umdetü'l-Huffâz, I, 442)
Er-Rahmân
Terzibaba - Necdet Ardıç
hurün maksuratün fiyl hıyami
huri/gözlerinin akı karasından çok olan cennet kızları
maksurat/tutulmuş, alıkonulmuş
fiyl hıyami/ hıyam/hıyam/çadırlar içinde/hakkında
“Çadırlar içerisinde gözlerini yalnız kocalarına çevirmiş huriler vardır.
Belirtilen cennetlerde birçok nimetlerin olduğu bildirilmişti.
Bunların en değerlileri ise az yukarıda belirtilen “hayratün hisan” ve bu ayette belirtilen “Hûrün maksûratün”lerdir.
Bunlar dünyadan cennete gidenler değil, cennette meydana gelen “huriler” suretinde tecelli-i “sıfat” ve “zatın” “nefs-i kül” yönlü görüntüleridir.
Bu dünyada “ve ala ibadillahissalihîn” zümresinden olup, ayrıca “Hakikat-i Muhammedi” irfaniyetiyle yaşayarak, hayatlarım bu anlayış ve muhabbetle sona erdirmiş olanların yapmış oldukları her fiil, bir kemal halinde oluşmaktadır.
Bu fiillerin bir “maddi”, bir de (latif) “manevi” oluşumları vardır.
Latif olanlarını bu gün görmemiz mümkün değildir, İşte batında gizli kalan bu manevi oluşumlar, cennette ehillerine latif huriler şeklinde siluet bulacaklar ve meydana gelmelerine sebeb olan fiil sahiplerine (sunulmak) “iade edilmek” için gözlerini onlardan ayıramayacaklardır. Çünkü varlık sebepleri o fiil ve irfan sahipleridir.
En büyük nimet ve ünsiyet eşlerin birbirleriyle muhabbet halinde buluşmaları, oluşmalarıdır.
İnsan her şeyden zevk ve muhabbet alabilir. Fakat kendi cinsiyle olan münasebetleri hiçbir şeyle kıyas edilemez. En üst birliktelik budur.
İşte bu sebeple, insanın amel-i saliha, muhabbet ve irfaniyeti ile meydana getirdiği silüetlerin en üstün olanı kemallisi kendisi ile ünsiyet edebilecek şekil ve surette olmasıdır.
Bunlara da cennette ( حُورِى) “huri” ismi verilmektedir. Meyvelerden, gölgelerden, kebaplardan çok daha değerlidirler.
“Hu”; bilindiği gibi, (hüviyet) “O “ demektir.
“R”; Rahmaniyet, “İ” ; insan demektir.
Hal böyle olunca, “Huri”; kendisinin meydana gelmesine sebep olanın hüviyetine “Hu”ya (O)na bağlı olarak, Rahmaniyet mertebesi itibariyle insan suretinde oluşan (hanım benzeri) “tecelli-i nefs-i kül”ün kemali demek olur, ki cennetin lezzetleri bakımından çok üstün olanları bunlardır.
Bunlardan daha üstünleri “hayratün hisan”dır.
Aralarındaki fark;
“hayratün hisan”ın daha evvelce belirtildiği gibi, dünyadan gelen mutena varlıklar;
“hürün maksuratün” ise, cennette oluşan insan (hanım) silüetli tecellilerdir. Bunlar hüviyetlerine bağlı olduklanndan, zatlarına hastırlar. Bu yüzden çadırlar içinde olan özel tecellilerdir, umumi değildirler.
Elmalı’lı Hamdi Yazır bu ayet hakkında özetle şöyle diyor;
[“ahver” veya “havra”nın çoğuludur ki;
gözünün beyazı şiddetli; beyaz, karası da şiddetli, kara olan ahu gözlüye denilir.] Ebu Musa El Eşri’den, Peygamber Efendimizin şöyle buyurduğu nakledilmiştir.
[“Dürretün mucevvefetün” (Çadır içi boş bir incidir); Gökte boyu altmış mildir. Her köşesinde mü’minin bir ehli (yakını) vardır. Diğerleri onları görmezler. Mü’min bunları dolaşır. ] Biı takımlarının da Ebu’d Derda’dan yaptıkları rivayete göre;
“Hayme büyük bir incidir ve inciden yetmiş kapışı mevcuttur”
“Maksuratün fiyl hiyam” sözü, gayet güzel manaya işaret eder.
Şöyle ki; cennette mü’min bir şeyi elde etmek için hareketi ihtiyaç hissetmez, eşya ona doğru hareket eder. Binaenaleyh o hareket etmeden yiyeceği, içeceği gelir. Arzu ettikleri şeyler üzerilerinde dolaşırlar. Huriler evlerde bulunurlar, istedikleri vakit mü’minlere intikalleri çadırlarda olur. Mü’minlerin çadırları vardır; huriler o çadırlardan köşklere inerler.